Şeyhülislam Mustafa Sabri: Terakkî edelim, fakat Müslüman kalmak şartıyla

Şeyhülislam Mustafa Sabri: Terakkî edelim, fakat Müslüman kalmak şartıyla

Damat Ferid Kabinesinde Şeyhülislam olan Mustafa Sabri Efendi, dini çağın gereklerine göre yeniden yorumlamak ve aklı öne çıkarmak isteyen modern dönem ilim ehline karşı yazmış olduğu önemli eserlerinden birisi “Yeni İslâm Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyyesi” adlı eseridir.

Yakup Döğer

Mustafa Sabri Efendi’nin muhatabı, özellikle, Kazanlı âlim Musa Bigiyef ve onun temsil ettiği, dini modern akımlara göre yeniden yorumlayan “reformist” kanat olmuştur.

Sabri Efendi, adı geçen eserine bir de “Hatime” (Son söz) eklemiştir. Eserine eklediği bu son söz de, eserin peyder pey yayınlandığı Sebilürreşad Dergisinde yayınlanmıştır. Biz Mustafa Sabri Efendinin Hatime’sini, günümüz Türkçesine sadeleştirerek herhangi bir ek yapmadan okuyucunun ilgisine sunuyoruz. Mustafa Sabri Efendinin üzerinde durduğu konu, günümüze dair de çok şey söylemektedir.

Konu uzun olduğu için, okuyucuya soluk aldırmak maksadıyla makale arasına ara başlıklar tarafımızdan konulmuştur. Ara başlıklar dışında makaleye herhangi bir ekleme ve yorum yapılmamıştır.

Şeyhülislam Efendi hazretlerinin son zamanlarda yayımlanan ‘Yeni İslam Müctehidlerinin İlmi Değeri’ isimli ilim dolu eserinin son sözüdür:

TERAKKÎ EDELİM, FAKAT MÜSLÜMAN KALMAK ŞARTIYLA

Son zamanlarda, genellikle Müslümanların maddi imkânlarını elinden alan (onları zayıf düşüren) Avrupa’nın medeni ilerleyişi, birçok düşünürümüzün maneviyatında da yıkımlar meydana getirdi. Bu yüzden tartışma arkadaşım (münazırım), fikirlerindeki özgürlüğe ve kişiliğindeki yüksek gayrete rağmen, bu bulaşıcı hastalığın etkisinden kurtulamamıştır.

Yani Avrupa’nın şu anki ilerlemiş hali gözünü o kadar doldurmuş ki, bir bakıma Allah’ın kudretini ve büyüklüğünü ona unutturmuştur. Güçlü ve ilerlemiş gördüğü Avrupalıları bizimle kıyaslarken kapıldığı o hayranlık duygusu, Allah’ın kudretiyle bir ölçüm yaparken de mantığına hükmetmekten geri kalmamıştır.

Bu durumun etkisi, arkadaşımın üçüncü iddiasına kadar kendini hissettiriyor. Öyle ki, şöyle demiştir: ‘Her yerde perişan ve düşkün bir halde bulunan Müslümanların dini doğru olsun da; ilerlemenin ihtişamıyla gözleri kamaştıran milletlerin dini, hatta dinsizliği de içine alan görüş ve inançları doğru olmasın! Bu ne kadar tuhaf ve akla aykırı bir durum!

Cesaretli gafiller

Zavallı ve masum Müslümanlık!

Mensuplarının acizliği ve aşağılanmışlığı yüzünden yine sen mi suçlanıyor ve hesaba çekiliyorsun? Ve biz duygusuz, hayırsız Müslümanlar! Keşke kusurumuzun cezasını sadece bu dünyada çektiğimiz sefaletle bitirebilseydik de; bu acınası halimizle İslam dinine, hatta kendi içimizden söz getirmenin cezasını bir de ahirette çekmek zorunda kalmasaydık.

Diğer taraftan; ey içimizden kurtarıcı maskesiyle ortaya çıkan cesaretli gafiller!

Müslümanları düzeltmeye ve yüceltmeye gücünüz yetmediği için, asıl görevinizdeki bu acizliğinizin intikamını İslam dininden mi almak istiyorsunuz?

‘O sırada münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar: Bunları dinleri aldattı diyorlardı…’ (Enfal, 49) ayetinde belirtildiği gibi; Müslümanların ilerlemesine ‘çok dindar olmaları’ veya ‘bağnazlıkları’ engel oluyor zannına kapılan sizler! Şundan emin olun ki; bugünkü Müslümanların Müslümanlıktan uzaklaşmaları, dünyevi gerilemelerinden kat kat daha fazladır. Ne olurdu hastalığın sebeplerini biraz da bu açılardan arasaydınız.

Dini bozmadan adam etmenin yolu aranmalı

Müslümanların çöküşünü ve gerilemesini; en yüce ve en mükemmel dine mirasçı oldukları halde onun gereği gibi hareket etmemelerine veya o hidayet yolundan sağa sola saparak dinin kadrini bilmemelerine bağlayamaz mısınız? İnsanlık açısından tek başına bir üstünlük sayılmayan ‘ırk/milliyet’ duygusu ile sadece topraktan ibaret olan ‘vatan’ gayreti gerekli ve kutsal sayılırken; din duygusu, din onuru ve gayreti gerekli değil midir? Neden Müslümanların dinlerini bozmadan onları adam etmenin yollarını aramakla kendinizi sorumlu görmüyorsunuz?

Önce Müslümanlığı, Müslümanların hatalarından güzelce ayırın. Müslümanlığın değil, sadece Müslümanların ulaşamadığı ve uzaktan bakmakla yetindiği o medeniyet ilerlemelerinin ve harika insanlık eserlerinin; Allah’a ait meseleler karşısında ne kıymeti vardır ki? O eserlerin çekiciliğinden aldığınız cesaretle Allah’ın dini üzerinde oyun oynamaya kalkışıyorsunuz. Bu kadar şaşırmayın! İnsan ne kadar güçlenirse güçlensin, Allah katındaki hak ve batılı altüst edecek bir devrim yapma gücünden çok, ama çok uzaktır. Milyonlarca, milyarlarca gök cisminden sadece biri olan yeryüzünün birkaç noktasında karınca izi kadar yer kaplayan şu medeniyet eserlerine bakıp da görüşünüz orada takılıp kalmasın!”

Şu gökyüzüne (evrene) kıyasla yeryüzü sadece bir zerre demekse; insanın bu devasa sistem içinde kendisini yok sayması gerekir.

Sonra apaçık bir düşman kesildi

Zavallı insan; Allah’ın, başının içine nasıl yerleştirdiğini henüz kendisinin bile anlayamadığı o aklıyla icat ettiği trenlerini, otomobillerini ve uçaklarını bin kat daha hızlandırsa bile, yine de yerinde sayıyor sayılır. Bu eksik ulaşım araçlarına güvenip de kâinatın o muazzam hareket hızıyla yarışma hevesine mi düşecek?

‘İnsan görmez mi ki, biz onu bir nutfeden (bir damla sudan) yarattık da o şimdi bize apaçık bir düşman kesildi?’ (Yasin, 77)

İnsan şunu hiç unutmasın: En küçük bir balığı yoktan var etmek, en büyük zırhlı savaş gemisini yapmaktan; en sıradan bir sineği yaratmak ise en mükemmel hava gemisini icat etmekten çok daha büyük bir sanattır.

‘Allah’ı bırakıp da taptığınız o şeyler, hepsi bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar…’ (Hac, 73)”

“Bir pirenin bir filin üzerine yapışarak o fili sahiplenmeye kalkması örneğini versek bile, aradaki devasa farkı tam olarak anlatmış sayılmayız. İnsan, varlığının eserleriyle tutunmaya çalıştığı bu yer küre üzerinde ne kadarlık bir ilgi kurabilmiştir? Hacmi nedir, süresi nedir, hayatı nedir ve tüm bunlar nasıl bir pamuk ipliğine bağlıdır?

İnsan: Varlık süresi bir andan, hayatı ise bir nefesten ibaret

Kâinata genel bir bakış açısıyla bakıldığında; o bakış, en büyük, en gururlu bir adama en küçük bir mikrop kadar bile varlık payı ayırmaz; en ihtişamlı bir devlete bir santimetrekarelik yer vermez. Varlık süresi bir andan, hayatı ise bir nefesten ibaret olan insan; henüz hayattayken bile aralıksız yirmi dört saat boyunca dünyayla bağını koruyamaz. Her gün servetinden, eserlerinden, ilminden ve gücünden mecburen ayrılıp saatlerce başka bir aleme teslim olmak zorundadır.

‘Uykunuzu bir dinlenme kıldık.’ (Nebe, 9)

Şimdiye kadar bizi Avrupa’nın maddi ilerlemesine teşvik eden yenilikçilerimizin (müceddidlerimizin) bir kısmı, adeta şu anlama gelen engebeli ve yanlış bir yola bizi sevk ettiler: ‘Bu adamlar dünyalarını imar etmişler, bizim buna gücümüz yetmiyor; yani biz dünyamızı onlar gibi kalkındıramıyoruz, bari (onlara benzemek uğruna) ahiretimizi harap edelim!’

Benim fikrime gelince:

Müslümanların bugünkü sefalet ve çöküş sebeplerini incelemek amacıyla toplumsal meseleler üzerine bir yazı yazmadım. Aslında sırf dini ve ilmi bir meselede, tartışma arkadaşımın da kabul ettiği meşru ve dinen belirlenmiş sınırlar içinde fikir yürütmek için bu eseri kaleme aldım. Ancak sözün gelişi buraya vardığı için şu kadarını söyleyeyim:

Çöküşü durdurmak için din bozulmamalı

Ben, Müslümanların maddi ve ahlaki olarak gerilediğini, hatta kısmen iflas ettiğini inkâr edenlerden veya buna çare olacak uyanış ve yenilenme yollarını kapatmak isteyenlerden değilim. Ancak, bu çöküşe çare olacak diye doğrudan veya dolaylı olarak İslam dininin bozulmasına veya değiştirilmesine gerek duyulursa; o zaman ben, Müslümanların bu sefalet içinde kalmalarını onlar için daha hayırlı görürüm. Bu sefaleti de hiç olmazsa İslam’ın özüne sahip kalmış olmakla beraber, onun hükümlerini uygulamadaki kusur ve gevşekliklerimize karşı ilahi bir terbiye olarak görür ve bununla teselli olurum.

Ben Müslümanların dünyada mutlu bir hayata kavuşmasını kalpten arzu etmekle beraber; dinimizin üzerine basarak (onu çiğneyerek) ulaşacağımız yüksek dünyamıza lanet ederim. Biz o yüksek seviyeye çıktığımızda, İslamiyet de sımsıkı tutunduğumuz bir rehber olarak başımızın tacı olmalıdır. Eğer bu şekilde hareket edersek, yükseleceğimiz yere kendi kimliğimizi de beraberimizde götürmüş oluruz ve bu sayede başarımız daha kesin olur.

O yükseklerdeki kişiler artık ‘biz’ değilizdir

Bunun aksini yaparsak; daha yükselme aşamasındayken karakterini kaybetmiş (melezleşmiş) olan bizler, hedefimize varmadan gücümüzü yitiririz. Diyelim ki imkânsız olan gerçekleşti ve o hayal edilen zirveye ulaştık; o yükseklerdeki kişiler artık ‘biz’ değilizdir, bizden değişerek başkalaşmış kimselerdir. Bize yabancılaşmış olan o varlıkların dünyadaki mutlulukları için çalışmak görevimiz olmadığı gibi, ahiretteki sorumluluklarına ortak olmak da hiç işimize gelmez.

Yine ben; günümüzde ‘İslam âlimi’ makamında bulunanların birçoğunun aslında bu unvanla bir ilgisi olmadığını, en yetenekli görünenlerin bile bilgi, fikir ve duygu bakımından yetersiz bir seviyede olduğunu kabul ederim.

Fakat benim gibi o yetersizlerden biri olan Musa Bigiyef Efendi’nin veya başkalarının; vaktiyle Kelâm ve Fıkıh ilmini kuran ve düzenleyen o büyük İslam âlimlerinin yüce makamlarına hakaretler yağdırmaya kalkışmalarını asla doğru bulmam. O büyük alimler, yaşadıkları asrın ilmi ihtiyaçlarına fazlasıyla cevap verdiler ve o çağın zorluklarını yendiler.

Onlardaki ilmi kudretin ve görev bilincinin onda biri bizde bulunsaydı; belki biz de İslam dininin kimsesiz kaldığı şu zamanda onun yüzünü bir parça güldürebilirdik.

Geçmişteki alimler hakkında yanlış fikre kapılmamalı

İslam alimi sayılmaya layık olmayan bugünkü bazı zavallıları görüp de; İslam tarihinin, kılıcıyla nam salmış büyük komutanlardan çok daha fazla sayıda büyük alime sahip olduğu unutulmamalıdır. Hele ki bilgi eksikliğine bir de terbiye yoksunluğu eklenmiş olan ve bizden pek de farkı bulunmayan Musa Efendi (Musa Bigiyef) gibilerin sözlerine bakıp da geçmişteki alimlerimiz (eslâfımız) hakkında yanlış fikirlere kapılmamalı; Allah’tan korkmalı, ilmin ve dinin huzurunda utanmalıdır.

Yeni yetişen Müslüman çocukları; Avrupa’nın bilim insanlarının ve filozoflarının isimlerini, şöhretli hayat hikâyelerini sürü sürü ezberlerinde taşıyorlar. Bu durum yetmiyormuş gibi, bir de İslam alimlerinin hafızalarda kalan son izlerini de kazıyıp çıkarmak için onları kötülemeyi kendilerine adeta meslek edinenler ve bunu da güya İslam dinine hizmet ediyormuş gibi gösterenler bulunuyor!

“Bugünlerde her şeyin tuhaflaştığını görüyorum; öyle ki artık hiçbir şey tuhaf gelmiyor.”

Hayır, hayır… O yüce geçmiş alimlerin hizmetleri ve yüksek gayretleri, haddini bilmeyen sonraki nesillerin takdirine ihtiyaç duymayacak kadar yücedir.

Herkese ilim konusunda söz söyleme hakkı verilmiş gibi…

Lakin öyle bir zamandayız ki; Müslümanlar arasında, İslami ilimler konusunda herkese istediğini söyleme, hatta bu ilimleri hiç okumadan biliyormuş gibi davranma hakkı verilmiş! Yine bu ilimlere has olmak üzere, doğru ile yanlışın farkının artık aranmadığı bir dönemdeyiz. Ne yazık ki kütüphanelerin dili yok ki; sahipleri artık sessizliğe mahkûm oldukları için savunmasız kalan o ciltlerce ilim eserini yerinden çıkarıp ortaya saçsın!

Yerde (sahipsiz) kalmış bu kabiliyetlerden dolayı tabiat utansın!

Evet; o büyük geçmiş alimlerin ilim mirasının temsilcisi konumunda bulunan şimdikiler, bir acizlik ve gevşeklik içinde koşturmakta olup her türlü kınanmayı hak etmektedirler. Bununla beraber; din ilmine, onun kendine has yöntem ve teknikleriyle girmeyen veya dini sadece dünyevi ve toplumsal bir meseleymiş gibi analiz etmeye kalkan yenilikçilerin (müceddidlerin) İslam dinine verdiği zarar ve ziyan, bu yetersiz alimlerin zararından çok daha fazladır.

Bunu İslam tarihi gösterecektir; hatta belki de İslam dünyasının son yıllarında kısmen göstermiştir bile! Çünkü her şeyden önce bu yenilikçilerin, dinimizin gerçekten dostu mu yoksa düşmanı mı olduklarını belirlemek konusunda çaresiziz. Keşke daha net bir çehre ile karşımıza çıksalar.

Kaynak: Şeyhülislam Mustafa Sabri, TERAKKĪ EDELİM, FAKAT MÜSLÜMAN KALMAK ŞARTIYLA – Sebilürreşad – cilt 17, sayı 431-432, tarih 24 Temmuz 1335 – 24 Temmuz 1919

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *