Müslümanları taassubla suçlayan batıyı eleştiren Said Halim Paşa, 1917 yılında kaleme aldığı risalesinde, asıl mutaassıbın batı olduğunu belirterek, “Batı’nın Doğu’ya olan düşmanlığı, Haçlıların bunca çabasını boşa çıkarmış, Hristiyanlığın yayılmasına ve Avrupa’nın malum medenileştirme -sömürgeleştirme- siyasetine daima set çekmiş olan ‘İslam Şahsiyetini’ yok edememekten doğan derin bir öfkedir.” tespitinde bulunuyor.
Yakup Döğer
İslamcılık Düşüncesinin temel aktörlerinden biri olarak kabul edilen Said Halim Paşa (1864-1921), Osmanlı modernleşmesinin en yüksek yüksek irtifada seyrettiği bir zaman diliminde yaşamıştır. İslamcılık Düşüncesinin savunucusu olarak görülen Paşa’nın aynı zamanda İttihat ve Terakki ile de olan yakın ve sıcak ilişkileri kesintisiz devam etmiştir.
İslamcılık üzerine söz söylemesi, risaleler ve eserler yazmaya 1916 yılından sonra başlaması, Said Halim Paşa’nın üzerinde yeniden düşünmeyi gerekli kılmaktadır. Tabi bu ayrı bir tartışmanın konusudur. Paşa’nın hacim olarak küçük, fakat muhteva olarak önemli risalelerinden biri, şüphesiz “Taassub” adlı risalesidir. Biz risaleyi günümüz Türkçesine sadeleştirerek, siz okuyucularımızın ilgisine sunmayı faydalı gördük.
Said Halim Paşa risalesinde, “Taassub” kavramının nasıl tersyüz edildiğini çok çarpıcı bir şekilde izah eder. Paşa’ya göre, Batı’nın Müslümanlara yakıştırdığı “taassup” (bağnazlık) aslında bir aldatmacadır. Aslında asıl mutaassıp Batı’dır. Bu taassup, Orta Çağ’da kilisenin nefretiyle başlamış, modern dönemde ise “sömürgecilik” ve “medeniyet götürme” kılıfıyla devam etmiştir.
Batı’nın Müslümanlarda gördüğü ve “yobazlık” dediği şey, aslında Müslümanların kendi kimliklerini koruma ve sömürüye karşı gösterdikleri asil dirençtir. Paşa, bunu bir eksiklik değil, yok edilemeyen bir “İslam Şahsiyeti” olarak tanımlar.
Batının temel tezlerinden biri de, İslam’ın ilerlemeye engel olduğudur. Paşa, Batının bu fikrini sert bir dille reddeder. Batıda bilim ilerledikçe din zayıflamıştır, çünkü Hristiyanlık akılla çatışan dogmalara sahiptir. Batılılar, aynı durumun İslam için de geçerli olduğunu sanarak büyük hata yapmaktadır. İslam akli, ilmi ve doğal kanunlara saygı üzerine kuruludur. Müslümanların geri kalması İslam’dan değil, İslam’ın emirlerine yeterince bağlı kalmamaktan ve sürekli Batı saldırılarını savuşturmak zorunda kalmanın getirdiği askeri ve siyasi yorgunluktan kaynaklanmıştır.
Kısa bir özet yaptıktan sonra sözü fazla uzatmadan siz okuyucularımızı Paşa’nın risalesiyle baş başa bırakalım:
TAASSUB
İnsanlık, sarsılmaz ve üstün bir gücün etkisi altında, sürekli devam eden gelişim sürecini hiç bitmeyen bir çabayla takip etmektedir. Tabiatın kendisine verdiği sonsuz gayretle, evreni döndüren etkenler ve kuvvetler arasında payına düşen o zorlu vazifeyi yerine getirmektedir. Bilinmeze doğru yönelen bu hızlı koşuş karşısında insan aklı, insanların farkında olmadan imar ve inşa ettikleri bu dünyadaki varlık nedenini boş yere keşfetmeye çalışıyor.
Kaderi düzenleyen değişmez kanunlar, ucu bucağı olmayan niteliğiyle kavrayışımıza sığmıyor. Bütün insanlık bilgisi, toplumların ve bireylerin, üzerinde aynı etkiye sahip “kader” denilen mutlak bir güce boyun eğdiğini öğrenmekten ibaret kalıyor. Tarih, sözü edilen bu kanunların sonsuz ve farklı şekillerinden doğan olay ve hadiselerin birbirini izlemesinden başka nedir ki? İnsan gözünde tarih, sonuçlarına ve etkilerine ancak olaylar olup bittikten sonra vakıf olabildiği ve sadece doğuştan gelen merakını tatmin etmek için açıklamaya yeltendiği birbirine bağlı bir kaderler zinciri değil midir?
Kötü sonuçlarıyla insanlığın doğal gelişimine ve ilerlemesine engel olmuş, bu süreci asırlarca geciktirmiş olan Doğu ile Batı arasındaki sönmek bilmeyen bu nefrete kim ihtimal verebilirdi? Oysa kardeşlik ve dayanışmanın öncüsü olan Muhammedî Doğu (İslam dünyası), bereketli nurlarını barbarlık içinde yaşayan Hristiyan Batı’ya çok cömertçe sunmuş ve Batı medeniyetinin gelişip yayılmasına çok etkili bir şekilde hizmet etmişti. İnsanlık vicdanına göre Doğu’nun yerine getirdiği bu hayırsever vazife, tam tersine, medeniyetin birinden diğerine geçtiği bu iki insanlık topluluğu arasında ciddi yakınlaşmaların ve benzerliklerin oluşmasına zemin hazırlamalıydı.
Yazık ki araya giren haksızlıklar, kargaşa ve garaz, cahilce bir gayretle, savunucusu olduğu din üzerindeki otoritesini kaybetmemek arzusuyla hareket etti. Batı, aydınlatmakla yükümlü olduğu vicdanları bile nurdan mahrum bırakmaktan çekinmeyen, bağnaz bir ruhban sınıfının mutlak egemenliğine teslim oldu. Yakınlaşma ve dayanışma fikirlerinin alanı olması gereken bir ortamda, etrafa nifak ve ayrılık tohumları saçan çılgın ve ihtiras dolu bir düşmanlık, dinin kutsallığıymış gibi kabul edildi.
İşte Batı medeniyeti, daha insancıl duygu ve düşüncelerin etkisi altındaki daha adaletli ve cömert Doğu halklarının ahlaki seviyesinden çok uzak, bambaşka bir ortamda gelişti. İlkel halkların duygu ve inançlarına bağlı, dolayısıyla maddeperest bir karaktere, saldırgan ve baskıcı bir ruh haline sahip milletlerin mezhep savaşlarından doğan kin ve nefretle beslendi. Bu sebeple, kaderin sevkiyle dünyayı aydınlatma görevi Avrupa’ya geçince, Avrupa, bu üstünlüğünü kullanarak Roma İmparatorluğu’nun yıkıntılarını paylaşan ve barbarlığın yakın mirasçıları olan dünyevi liderlerin yıkıcı ihtiraslarıyla, ruhani liderlerin dini nefretlerine yol vererek dünyayı karanlığa boğmuştur.
Dünyayı ele geçirme hırsıyla dolu bu saldırganlık, İslam dünyasının ötesine de yayılarak en uzak Doğu’dan putperest Batı’ya kadar her yeri baskı ve zorbalık dairesine almıştır. Her yerde huzuru bozmuş, geçmiş medeniyetlerin asırlarca süren emeklerle kurduğu siyasi ve sosyal dengeleri altüst etmiştir.
Coğrafi yakınlığı nedeniyle Batı tecavüzlerinden en çok zarar gören ve etkilenen Doğu, garip bir duruma düşmüştür. Görkemli bir medeniyetin sonsuz hazinelerine sahip olan Doğu, yabancılaşmıştır. Ve aynı zamanda Muhammedî şeriata bağlı olması sebebiyle, Hristiyan ruhban sınıfının bitmek bilmeyen kin ve düşmanlığını üzerine çekmekle, Batılı savaşçıların açgözlü ve haset dolu bakışlarına maruz kalmaya mahkûm olmuştur.
Aralıksız devam eden savaşların birbirini izlemesiyle varlığını tehdit altında gören İslam dünyası, bütün imkanlarını kendisine yönelen saldırıları savuşturmaya adadı. Bu bitmek bilmeyen büyük savaşların kaçınılmaz gereklerini yerine getirebilmek için her şeyden vazgeçmek zorunda kaldı. Bu zorunluluk ise Müslüman ülke halklarının, hükümdarlarına mutlak bir itaatle bağlanmasını gerektirdiğinden, İslam hükümdarları zamanla keyfi ve baskıcı, müstebit bir saltanat sürmeye başladılar.
Böylece Doğu dünyası, daha önce aşıp geride bıraktığı ilkel sosyal ve siyasi hallere, Batı’nın zorlamasıyla yeniden dönmüş oldu. Bunun sonucu olarak da Doğu’nun dünyayı aydınlatma ve medeniyet kurma gücü gitgide yavaşlayarak sonunda yok oldu.
Batılıların gerçekleştirdiği her türlü yıkım ve gasp hareketleri, doğal olarak onlara karşı kin ve nefret uyandırdı. Batı’da gelişmekte olan medeniyete güvenemeyen İslam dünyası, uzun süre Batı’dan gelen her şeye ve onun bütün medeniyetine nefretle baktı. Doğu Batı’yı ancak Haçlıların, din adamlarının ve savaşçıların eylemleriyle tanıdı. Batı ise Doğu’yu – İslam dünyasını -, yağma ve talan için gönderdikleri aynı rehberlerin aracılığıyla tanıyıp öğrendi.
Avrupa zihniyeti içten içe, asırlarca dini ve dünyevi liderlerin yalan yanlış yayın ve telkinleriyle bozuldu. Avrupa’nın gözünde Müslüman denilince, zararlı ve aşağılanmaya layık yaratıkların en somut örneği canlanıyordu. Bugün bile Avrupalıların büyük çoğunluğuna göre bir Müslüman, düşük değerli bir varlıktır.
Düşünsel gelişimler sonucunda Hristiyanlığa ait bu tür saçmalıkların zamanla silinip gitmesi, bu kalıtsal düşmanlığı şeklen değiştirse de istilacı fikirler buna engel oldu. Nihayetinde hâkim olan aşırı bir materyalizmin ürünü olan sömürgecilik ve istismar fikrinin yayılıp gelişmesi, dini düşmanlıktaki çelişkiyi şiddetle telafi ediyordu. Artık kutsal kabul ederek uğrunda canlarını feda ettikleri dini önderlerin yerini uzak diyarların kâşifleri, baskıcı kan dökücü ve talancı şövalyelerin yerini ise sömürge askerlerinin varlığı almıştı. Bu gibi değişimler, aslında o eski nefretin yeni bir şekle bürünmesinden ibarettir.
Doğu dünyası artık ‘haç’ adına değil, medeniyet ve insanlık söylemleriyle saldırıya uğruyor. Müslümanlar artık dinlerinden dolayı yerilip suçlanmıyor. Fakat buna karşılık Avrupa’nın pazar hırsı için ‘olması gereken/araçsallaştırılan’ varlıklar olarak görülüyor. Günümüzde Müslümanlara karşı gösterilen aşağılama hissinin sebebi, onların üç temel toplumu (akvâm-ı selâseyi) kabul etme yeteneğinden yoksun olmaları değil, kendi dinlerine karşı duydukları samimi ve derin sevgi ile saygıdır.
Bugün medeniyetin dizginlerini elinde tutan milletlerin dinlerinden koptukları görülerek, fikirlerin gelişmesinin, dini hassasiyetleri yok ettiği zannedilmektedir. İşte bu inanca dayanarak, Muhammedi dinin şu yirminci asırda ilk günkü canlılığını koruması, İslam ümmetinin, Hristiyan milletler derecesinde gelişme ve olgunlaşma yeteneğine sahip olmadığının çürütülemez bilimsel bir delili gibi gösterilmektedir. Avrupalılara kendi doğal üstünlükleri hakkında kanaat veren ve bizlere kendilerinden farklı bir varlık türüymüşüz gibi muamele ettiren, işte bu muhakeme tarzıdır.
Oysa insanlıktaki gelişme yeteneğinin mutlaka dinsizlikle sonuçlanacağını iddia etmek neye dayanmaktadır? Mevcut Hristiyanlık, Avrupa’nın bugünkü arzularını tatmin etmiyorsa, durumun böyle olmasından, insanlığın dinden uzaklaşması gerektiği sonucu neden çıkarılıyor? Sadece Avrupa’ya has bir durumdan, böylesine genel bir sonuç çıkarmak elbette büyük bir hatadır. Özellikle de insanlığın gelişim sürecinde bu iddiayı destekleyen hiçbir olay görülmemiştir. Aksine şu iddia edilebilir ki: İnsanın yöneldiği düşünsel kazanımlarıyla gelişmiş, bildiğimiz veya bilmediğimiz bütün dinlerin sürekli ortaya çıkışı ve birbirini izlemesi, toplumların düşünce yapılarının bir sonucu olarak gerçekleşmiştir.
İnsanlık tarihi, insanların dinleri ile temel idealleri arasında sürekli bir ilişkinin hüküm sürdüğünü ispat ediyor. Öyle ki, şimdiye kadar ortaya çıkmış olan dinleri tam olarak bilmiş olsak, insan türünün gelişim biçimini başlangıcından zamanımıza kadar adım adım takip edebiliriz. Zaten bugünkü Hristiyanlığın kademeli olarak zayıflayıp tükenmesi, bu gerçeği doğrulamaktan başka bir şey değildir.
Teslis inancına olan bağlılık, inancın abartılı bulunmasından değil, bugünkü Batı vicdanlarında uyanan ‘başka bir kutsala’ inanılmaya başlandığı için eski hararetini kaybetmiştir. İnsanlar, tapınma hedefleri değişmekle din duygusundan uzaklaşmış olmazlar. Fen ve bilim gerçeklerinden doğan güzelliklere, yüceliklere ve bunların sonucu olan yeni kanaat ve inançlara karşı gösterdikleri bağlılık, Hristiyanlığın ilham ettiği inançtan daha fazla olmasa bile, her halükârda onun kadar ciddi ve samimidir. Hristiyan din adamlarının nüfuzunun sarsıldığından şüphe edilmese de bu durum, alimler, filozoflar ve fen bilimcilerden oluşan yeni bir ‘mürşitler kafilesinin’ lehinedir.
Evet, eski Hristiyanlığın yerine ‘yeni bir din’ yerleşiyor. Bu din de tıpkı yaratıcısı olan inanç ve gelenekleri besleyebildiği sürece ayakta kalacak, zamanla birtakım arzuları ve kuruntuları, bunları savunanları ve mimarları bulunacaktır. O derecede bir gayret ve bağnazlıkla – taassupla -, en koyu Hristiyan azizleriyle kıyaslanabilecek kadar yanıltıcı ve baskıcı savunucuları da olacaktır. Bu ‘yeni din’, kendisine uyanlara daha fazla mutluluk verebilecek mi? Buna ancak gelecek cevap verecektir. Şu anki durumda Avrupa’nın şimdiki nesline sadece umutlar veriyor olsa da bu durum, eski dinlerine karşı bir geri dönüş işareti olsa gerektir.
Dünyada her şey tekrardan ibarettir. Mahiyeti ne olursa olsun her şey, sonuçta biraz daha mutluluk sağlamak ve imkânlar ölçüsünde sonsuzluk hayalimize yaklaşmak amacına yöneliktir. İnsanları çalışmaya ve çabalamaya sevk eden, bu ezeli mutluluk ve sonsuzluk endişesidir.
Eğer Hristiyan dünyasında pozitif bilimlerin ve fenlerin ulaştığı ilerlemeler sayesinde maddi bir yol ve teknik bir felsefe ortaya çıkmışsa. Bu sayede manevi durumları gerçeklere dayandırmama (maneviyatı dışlama) yönündeki gelişimler Hristiyanlığın nüfuzunu ve gerekliliğini ortadan kaldırmışsa, İslamiyet’in de benzer bir çöküşe uğraması gerektiği düşüncesi, ancak İslam toplumlarının o derece olgunlaşmamış olduğu fikriyle açıklanmaktadır.
İslam’ın gerilemesini kaçınılmaz gören bu körlere karşı tamamen ilgisiziz. Görüyoruz ki bu kötü niyetliler, konuları hakkında yeterli incelemeler yapıp tartışmaya hazırlanma gereği bile duymadan iddialarda bulunuyorlar. Muhtemelen biraz tanıdıkları Hristiyanlık ile hiç bilmedikleri İslamiyet arasında kurdukları yanlış kıyaslarla, pek gülünç bir muhakemesizlikle rastgele hükümler vermeyi kendilerinde bir hak görüyorlar. Onların bu inancı, şüphesiz bütün dinlerin aynı kaynağa tabi olduğu ve aynı amaca ulaştığı yönündeki, oldukça yaygın olan o sakat zandan kaynaklanmaktadır. Öyle ki, İslamiyet ile Hristiyanlığın ‘din’ adı altında birleşmesi, her ikisi hakkında da aynı tarzda hüküm vermek için onlara yeterli görünüyor.
Bu tür değerlendirme hataları, çok geniş ve belirsiz anlamlar içeren birtakım genel kelime ve tabirlerle kendini ifade etme çabasından doğmaktadır. Zaten insanı daima yanıltıcı genellemelere, aldatıcı kıyaslara, kısacası her türlü hataya sürükleyen de bu tür içi boşaltılmış kelime ve tabirlerdir.
Şükürler olsun ki insanlık bilgisinin ve zihniyetinin genişleyip aydınlanmasıyla, bu tür tabirler yavaş yavaş açıklığa kavuşuyor. İddialar arasındaki farklar ortaya çıkıyor ve bu sayede hataların ürünü olan yanlışları düzeltme imkânı doğuyor. ‘Fen’ tabirinin bile belirsiz, doğaüstü ve hurafelerle karışık olmaktan kurtulup bugünkü anlamıyla anlaşılmasına kadar çok uzun zaman geçti. Ecdadımız ile bizlerin bu kavramı anlayışımız arasındaki farkın, geçmişteki donmuş zihniyetler ile bugünün bilim heyeti arasındaki fark kadar büyük olduğunu kavramak için insanlık asırlarca ilerlemeye ihtiyaç duydu.
Aynı durum ‘din’ tabiri için de geçerlidir. Müslümanlara göre din kavramının ifade ettiği anlamlar ile Peygamberimizden önceki peygamberlerin bugün bozulmuş olan kitapları arasında hemen hemen hiçbir ilişki kalmamıştır denilebilir.
İslamiyet’in bakış açısına göre din, keyif ve arzuya göre bazen yüceltilen, bazen de aşağılanan hayali veya itibarî bir şey değildir. O hiçbir zaman, metafiziğin kısır çölünde hapsolmuş hayalperestlerin tehlikeli bir tasavvurundan ibaret boş teselliler, gerçekleşmesi imkânsız vaatler veya geleceğe dair kuruntular sayesinde, hayali bir mutluluk elde etmeye yahut acı ve ıstırapları hafifletmeye yarayan düşsel bir vasıta değildir.
İslam’ın nazarında din, insan türünün maddi, manevi ve akli dengesinin bağlı olduğu ebedi kanunlara ve düsturlara duyulması gereken saygı sayesinde, insanlık mutluluğunu bir hayal olmaktan çıkarıp ispatlanmış bir gerçek haline getirmektedir. İslam, tekâmülün insanlara fayda sağlayacak bir şekilde yönetilmesini garanti altına alan, tabii, akli ve bilimsel bütün araçların sürekli araştırılıp uygulanmasıdır. İslam’ın yegâne amacı, hayır ve hakikatin aydınlık yolunda insanoğluna rehberlik etmektir. İnsanın ebedi meçhullükler içinde sonsuza dek sapmaya mahkûm olduğu metafizik alanlar içinde, doğru yönde ilerlemesini temin etmektir.
Bu tanımın bir sonucu olarak din, insanın bütün faaliyetlerinde, insanları denetim altında tutmak ve onların gelişim yeteneklerini sonsuzca genişletip büyütmekten ibaret olan yüce hizmetine karşılık, insanlıktan hak ettiği saygı ve bağlılığı bekleme hakkına ve görevine sahiptir. İşte bu yüzdendir ki İslam şeriatı, hayatımızın en ince tezahürlerine kadar daima sonsuz bir etki ve nüfuz sahibi olmuştur. Manevi varlığımızın sürekli gelişimine kesin bir etki yapmış, idealimizin ve irfanımızın temeli olmuştur.
Dolayısıyla deriz ki: İnsanların hayat gereksinimleri özgür bir hareket çizgisini gerektirdikçe ve gelişim yetenekleri bir inançlar bütününe iman etme zorunluluğunu taşıdıkça, en kesin bir imanla bağlanacağımız din, ancak ve ancak İslamiyet olacaktır. İslam şeriatının Batı milletleri nezdinde geri kalmışlığımıza sebep olduğu zannını uyandıracak kadar kesin veya açıklayıcı görünmesi, İslam milletlerinin şu anki durumda diğer milletlere oranla daha aşağı bir konumda bulunmasındandır.
Hristiyanlar, İslam coğrafyasının her tarafında büyük bir hayretle gördükleri bu geri kalmış maddi durumu, İslam dinine dayandırmakta mazeret sahibidirler. Çünkü ilerleme yolunda rastladıkları tek engel, kendi dinleri olan Hristiyanlık ve bu dinden doğan ruhban sınıfının mutlak otoritesi olmuştur.
Her ne kadar bir Hristiyan için İslam’ın ilerlemeye engel olduğu düşüncesine kapılmak doğal olsa da, bu düşünce batıl olmaktan kurtulamaz. Çünkü böyle bir inanış, İslam’ın özünü kavramaktan veya Müslüman toplumların ilerleyememesine sebep olan gerçek tarihsel nedenleri bilmekten değil, Hristiyanlık hakkındaki değerlendirme ve gözlemlerden esinlendiği için tamamen batıldır.
Dolayısıyla, şeriatımızın gerilememize sebep olduğu yönündeki inanç, dayanaksız, yüzeysel ve büyük bir hatadan ibarettir. Ve hiçbir şekilde dinimizin mükemmellikten uzak olduğuna delil olamaz. İnsanlık toplumlarının ilerlemesine engel olan sebep ve etkenleri belirlemek kolay işlerden değildir.
Milletlerin gerilemesi, genellikle uzun bir olaylar ve durumlar zincirinin, genel insanlık gelişiminin o toplum dâhilinde ve haricinde meydana getirdiği pek çok sebep ve etkenin sonucudur. Roma İmparatorluğu’nun çöküş nedenlerini belirlemek için her dönemde pek çok tarihçi büyük bir azimle çalışmak zorunda kaldıkları halde, bu konunun kapandığına dair bir görüş birliği yoktur. Aksine hâlâ yüzlerce inceleme ve tartışma, bitmek bilmeyen bir kaynak hükmündedir. Roma hakkında durum böyleyken, her biri ayrı bir imparatorluk olan topluluklardan oluşan İslam dünyasının çöküşü hakkında doğru bir fikir vermek için ne kadar büyük bir çaba ve gayret sarf edilmesi gerektiği anlaşılır. Oysa bu hayati mesele çok büyük bir önemi haizken, onu aydınlatmaya hizmet edecek ciddi hiçbir girişimde bulunulmamıştır. Bu konuda ‘tarihsel araştırma’ denilecek hiçbir zahmete girilmediği için İslam dünyasının gerileme nedenleri bilgi eksikliği sebebiyle cevapsız kalmıştır. Bugün ortaya konulan çözüm önerileri ise doğası gereği ciddiyetten uzak, eksik ve keyfî bir durumda kalmaya mahkûmdur.
Bununla birlikte, geçmiş asırlardaki o muazzam İslam görkemini çöküşe sürükleyen çeşitli sebepleri tek tek sayıp dökmekte aciz kalsak bile, bu çöküşün bugünkü etkenlerini inceleyip araştırabiliriz. Mesele bu şekilde ortaya konulunca, bugünkü geriliğimizin, dini emirlerimize gerektiği kadar önemle bağlı olmayışımızdan kaynaklandığı, İslam dünyasının en yetkili kişilerinin üzerinde birleştiği bir gerçektir.
Eğer bugünkü gerilememiz dini esaslarımıza uymayışımızdan kaynaklanıyorsa, geçmişte de aynı esaslara uyduğumuz için çöktüğümüzü varsaymak ne aklen ne de mantıken mümkün olabilir. Zaten bugün dinimiz aleyhinde bilim, fen ve güncel fikirler adına yapılan suçlamalar, vaktinde Haçlı zihniyeti adına yapılanlardan daha adaletli, daha saygıya değer veya daha güvenilir değildir. Dinimize gösterdiğimiz bağlılıktan dolayı bizleri aşağılamaları boşunadır.
Şüphesiz bu tür aldatmaca ve kışkırtmalar, iki dünya arasında var olan düşmanlık ve güvensizliği sürdürmekten başka bir işe yaramaz. İşte görüyoruz ki, medeniyetin beşiği olan Batı’nın hakkımızda beslediği düşmanlık kesinlikle temelsiz ve dayanaksızdır. Aksine bizde oluşan kin ve düşmanlık, onların İslam dünyası hakkındaki sakat değerlendirmelerinin doğal bir sonucudur. Batılılara karşı beslediğimiz güvensizlik ve nefret —ki onlar bunu bizim tarafımızdan aşırı bir bağnazlık ve gericilik olarak yorumlamaktadır— hiçbir zaman cahillikten veya hurafelere inanmaktan doğmamıştır. Tam tersine bunlar, bize karşı beslenen vahşi duygulara ve bize reva görülen muamelelere bakarak yaptığımız gayet adil muhakemelerin sonucudur.
Batılıları dinlerinden, vatanlarından, hürriyetlerinden veya üretimlerinden mahrum bırakmak gibi saldırgan emellerden uzak olan, Batı’nın ilim, irfan ve hatta sermayesiyle kendi ülkesini, kendi inançları çerçevesinde özgürce geliştirip ilerletmekten başka bir amaç gütmeyen Doğu’ya karşı duyulan bu nefret ve düşmanlık, yukarıda sayılan nedenlerden başka bir şeye bağlanamaz. Avrupa’nın bize karşı bu kadar çeşitli şekillerde gösterdiği sürekli düşmanlığın, güya insancıl duygulardan veya bizim ilerlememizi istediklerinden kaynaklandığına inananlar ancak saflardır. Bu saflar, Doğu dünyasının sırf şu anki güçsüzlüğü nedeniyle Batı’nın sömürü ve itaat boyunduruğuna girmiş olduğunu unutarak büyük bir gaflete düşüyorlar.
Zannediyoruz ki, Batılı komşularımızın hayal edip tasvir ettikleri o ‘cahilce bağnazlık’ bizde gerçekten mevcut olsaydı, bundan onlar değil bizim şikâyet etmemiz gerekirdi. Çünkü bizim cahilliğimizden onlar faydalanıp sömürmekte, bizler ise perişan olup zarar görmekteyiz.
Batı’nın en yüksek sesle ‘taassup’ (bağnazlık) diye şikâyet ettiği şey, o uzun ve acı tecrübeler sayesinde öğrendikleri üzere, aslında onların bencil amaçlarına karşı gösterilen direnişin yüceliğidir. Artık Avrupa’nın nefretini bizim kanunlarımızdaki eksikliklere veya dini inançlarımızın ‘manasızlığına’ bağlama zamanı çoktan geçmiştir. İftira etmekten korkmayarak iddia edebiliriz ki: Batı’nın Doğu’ya olan düşmanlığı, Haçlıların bunca çabasını boşa çıkarmış, Hristiyanlığın yayılmasına ve Avrupa’nın malum medenileştirme – sömürgeleştirme – siyasetine daima set çekmiş olan ‘İslam Şahsiyetini’ yok edememekten doğan derin bir öfkedir. Avrupalıları, bize karşı şiddet ve zulme teşvik eden fikir, dayanışma ve tevekkülle donanmış bu manevi şahsiyete karşı duydukları, asla yok olmayacak kindir. Kendi maddiyatçı şahsiyetinden pek farklı, her an Batı istilasına karşı muhalif, sabrını ve kuvvetini mahrumiyetlerden alan, Batı’nın tahakkümünden kurtulacağına dair kesin bir inanca sahip olan ve yıkılması imkânsız olan bu şahsiyetimiz, Avrupa’nın sabrını ve tahammülünü tüketiyor.
Yapılan bu geniş açıklamalardan açıkça anlaşılmaktadır ki, ‘İslam Taassubu’ tabiri gerçekte Müslümanların Hristiyanlara olan düşmanlığını değil, Batı’nın Doğu’ya karşı beslediği o miras kalmış genetik düşmanlığı ifade eder.
Bu satırları kaleme almaktaki amacım, bu kin ve düşmanlığı kışkırtmak veya şiddetlendirmek değildir. Aksine, tabiatın takdiriyle yan yana yaşamaya mahkûm olan ve dolayısıyla birbirini tanıyıp siyasi düzeyde ilişki kurmak zorunda olan bu iki büyük parçanın (Doğu ve Batı) arasında kurulması gereken güzel ilişkilere engel olan sapkınlıkları ve gafletleri ortadan kaldırmaktır. Bütün bu hatalardan dolayı yalnızca Batı’yı sorumlu tutmak adaletsiz bir hareket olur.
Bu sorumlulukta Doğu’nun da büyük bir payı vardır. Şayet Avrupa bizi tanımamışsa, kendimizi ona daha doğru tanıtmak bizim görevimizdi. İnsan ancak mevcut yanlışlıkları, gafletleri ve yanlış anlamaları ortadan kaldırmaya çalışmakla hem kendi türüne hizmet edebilir, hem de başkasının felaketi üzerine kurulu olan o (sahte) mutluluğun, aslında gizli bir felaketten başka bir şey olmadığını anlayabilir. Çalışmalarımızın hedefi, olması gereken gerçek ve sonsuz mutluluk, herkesin hakça ve adilce pay alacağı bir mutluluktur. Bu da ancak samimi ve tarafsız tartışmalarla ortaya çıkan hakikate değer vermekle mümkündür.
Said Halim Paşa, Taassub, İkinci tab, İstanbul, Ahmed İhsan ve Şürekası Matbaacılık, Osmanlı Şirketi 1333 – 1917













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *