Hayra ve şerre sadece bu dünyaya aitmiş gibi bakmaktır bizi yanıltan. Bu dünyada katlanmamız gereken acıların Rabbimizden gelen bir imtihan olduğuna, mükafaatının da ahirete kaldığına inanmamak bilinçli bir Müslüman için düşünülemez. Bir Gazze var karşımızda, gönlümüzde…
Bilgi ve bilinç mühim. Kandıran işini yapıyor; ya kandırılana ne oluyor?! Allah bu aklı fikri niye vermiş?! Vermediğine zaten bir mesuliyet de yüklememiş! Aklı olup da akletmeyen, o aklı kullanıp fıkhetmeyen, gerçekten akılsızla bir mi tutulacak?!
Anlatırken zaman zaman sesi titredi ve gözleri doldu. “Peki sebebi neydi onun kitaplarına bu kadar düşmanlık?” diyemedim. Daha neler neler demek istedim ama diyemedim. Sadece, “Onun kızı olmam yasağı bittirdi mi yani?” diyebildim.
Siverek Mebusu Nureddin Bey tarafından 19 Şubat 1326 (4 Mart 1911) tarihinde Osmanlı Meclis-i Mebusanına sunulan “Yemen Ahvalinin Islahı Hakkındaki Layiha”, imparatorluğun çöküş döneminde Güney Arabistan coğrafyasına yönelik üretilmiş en bütüncül ve rasyonel politika metinlerinden biridir.
Medyanın belirleyiciliği ile ilgili klasik düşünce “medya ne düşüneceğimizi söylemede başarılı olmayabilir ancak ne hakkında düşüneceğimizi söylemede son derece başarılıdır” görüşünden ortaya çıkmıştır. Bu görüş sosyal mecra için de geçerlidir…
Müslümanlar olarak uzun bir zamandan bu yana, kendimizle yüzleşmeyi sürekli erteleyen, ertelemeyi de bir tür sabır ve tevekkül nezaketiyle meşrulaştıran bir dil içerisinde yaşıyoruz. Bu dil, bizi hiçbir zaman incitmiyor. Hiçbir zaman incitmediği için de hiçbir zaman dönüştürmüyor.
İki çağın arasına gerilmiş gibiyim. Vardır bir hikmeti diyorum kendime. İnsanın bu hayat yolculuğunda bu evrelerden geçmesinin illaki bir hikmeti vardır…
Atasoy Müftüoğlu: “İçerisinde bulunduğumuz dönemde, İslami gündemi olan düşünce/kültür/edebiyat hayatının, toplumlarımızda her geçen gün çok daha derinleşen genel niteliksizleşme üzerinde eleştirel çözümlemeler yapmaları gerekir. Toplumlarımızda popülist medya kültürü, niteliksel entelektüel kültüre hayat hakkı tanımıyor.”
Ramazan ayı
Sultandır on bir aya
Hoş sefa geldi
Şair Cevat Akkanat’ın, Mayıs ayı boyunca tuttuğu günlüklerinden bir demet…
Hayatta her şey olabilir. İyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, haklı ya da haksız, her şey. Mesele buradaki hikmeti kavrayabilmek ve bunun altında yatan derin mevzuyu/mantığı kavrayabilmektir.
Rabbimiz Allah kendisi hakkında ne kadar bilgi veriyorsa, o bilgiler ile yetinmek Allah’a inanan bir insan için yeterlidir… Yazımızın konusu olan “Rabbca Allah’ın lisanı mıdır?” sorusuna vereceğimiz tek cevap vardır.
Yıllardır söylenen bir cümle vardır “evvel refik, ba’del tariyg” yani önce yol arkadaşı sonra yol gelir mealinde bir cümledir. Bu cümle neye istinaden kuruldu bilmiyorum. Ama yıllardır bu cümle bende bir yere oturmaz. Asıl olan yol mudur yoksa yol arkadaşı mıdır?
Tam da insanlığın İslâm’ın hakikatlerine, adaletine, merhametine ve ahlakına her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu bir zamanda… Bizim makam peşinde, para pul peşinde, mevki peşinde, iktidar peşinde koşuyor olmamız ne kadar da düşündürücü!
Muhafazakâr demokrat liderlerin ABD-İsrail ölçülerine uygun siyasetini hiç Allah korkusu taşımadan destekleyip yücelten ekran rahipleri hem kendilerini hem liderlerini hem de koca bir ülkeyi ateşe sevk etmekte ama bunun farkına varmamaktadırlar.
Biz iki Ömer’den hangisi olmayı tercih ediyoruz? Hz Ömer gibi kendi akrabamızdan, kabilemizden, mezhebimizden olmadığı halde her zaman doğrulun ve adaletin yanında mı? Yoksa Ebu Cehil gibi, sadece bizden olana, sadece çıkarlarımıza göre adaletli olmayı mı tercih ediyoruz?
İtalyan düşünür Niccolo Machiavelli’nin (1469-1527) Prens” isimli kitabından mülhem geliştiği varsayılan bir düşünüş, bir inanış biçimidir ve daha çok devlet…
Yaşadığımız zaman bizler için çok daha fazla bedeller ödemeyi gerektiriyor. Çok daha fazla çabalar, gayretler istiyor. Unutulan davet çalışmalarımıza tekrardan daha bir gayretle yeniden başlamalıyız. Bu konuda ısrarcı olmalıyız…