Ölüm Korkusu ve Babam

Ölüm Korkusu ve Babam

Memlekete gitmeden önce babamla ne konuşacağımı düşündüm. Ölecek olan bir insana ne söylenirdi? Hem kendimizin ikna olmadığı bir şeyi söylersek ona kim inanırdı?

Gülbahar Ay Satan

Yaklaşık bir yıldır yani babam vefat ettiğinden bu yana, hep aynı rüyayı görüyorum. Rüyamda babam iyileşmiş ve o dayanılmaz acıları son bulmuş. Babamın göğsüne yaslanıyorum sevinçle: “Çok korktum baba, seni öldü zannettim! Son gördüğümde söylemeyi unutmuşum baba , ben seni çok seviyorum” diyorum. Oysa ölümünden iki hafta önce hasta yatağında onunla konuştum. Ona söyleyeceklerimin hepsini söyledim. Peki neredeyse her gün gördüğüm bu rüyalar da neyin nesi? Hem babam eski adam, O, beni sevdiğini hiç söylemedi. Ben de ona sevdiğimi hiç söylemedim. Babam uzun süre ayrı kalsak da hiç özledim demezdi. Ama türküler söylerdi hasretlik üzerine… Ben, aynı ana ve babadan doğan sekiz kardeşten en küçüğüyüm. Annem beni elli yaşlarında doğurmuş. Benden yaşça büyük yeğenlerim bile var. Bir keresinde, evlendikten aylar sonra baba evine gittiğimde, sabah saatlerinde uyurken yanıma biri uzanmıştı. Dakikalar sonra arkamı döndüğümde yanımda yatan kişi 80 yaşındaki babamdı. Uyandığımı görünce hemen kalkarak: “Çok üşüdüm kızım ondan yanınıza yattım” demişti. Hava üşüyecek gibi değildi. Sanırım özlediğini ve sevdiğini kelimelere dökmek çok zor eski insanlar için…

Ve bir gün haber geldi; Babam ölecekti! Artık son günlerini yaşıyordu. Her şey birkaç haftada olmuştu.

Memlekete gitmeden önce babamla ne konuşacağımı düşündüm. Ölecek olan bir insana ne söylenirdi? Hem kendimizin ikna olmadığı bir şeyi söylersek ona kim inanırdı? 

Kendime sordum; ben şu an ölüme hazır mıyım? Ölürken acı çekecek miyim? Boşluğa, karanlığa, bilinmezliğe mi sürükleneceğim? Ya dünyada bıraktıklarım; evim, bahçem, çocuklarım! Ya umutlarım! Bedenim ve ben yok mu olacağım? 

Her insan ölüme farklı bakar, gafil ayrı, fâsık ayrı… 

Peki bir mümin ölüme nasıl bakmalıydı?

Ölüm deyince sorular, sorular, sorular… İnsan korku, endişe ve kaygı içine düşüyordu. Oysa halletmiştim ben bu ölüm meselesini, ikna olmuştum. Neden şimdi ölüm konusuyla ilk defa karşılaşmış gibi afalladım. Ne oluyordu bana! Tüm bildiklerimi toparlamam lazımdı.

Düşündükçe hastalıktan ve insanlara muhtaç olmaktan korkuyordum. Sahi niçin yaratıldım ben? Cevabını çok iyi bildiğim bu sorular yeniden yeniden dikiliyordu karşıma…

Allah’ın beni yaratmaktaki amacı ne olabilirdi?

Evet, Allah amel bakımından hangimizin daha iyi olduğunu denemek için dünyayı yarattı. O kimseye zerre kadar zulmetmez! O, çekemeyeceğimiz yükü vermez.

Bu ayetleri tekrar ediyordum kendime; “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” “İnsan başı boş değil!” İnsan başı boş değil! İşte bu ayetler insanın belini doğrultuyordu. Boşuna mı Kur’an’ın bir adı zikir (hatırlamak) idi? Sanırım insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeyler; hatırlamak, tevbe, dua ve şükür. Bir mümin için korkulacak şey: olmadan ölmekti. Ve mümin için huzur, Allah’a teslimiyet ve ubudiyetti…

Evet, insanın ölümü anlayabilmesi için önce varlığı anlaması gerekliydi. Nasıl yaşadığına şaşırmayan ve dünyaya neden geldiğini idrak edememiş bir insan ölümü de anlayamazdı. 

Tüm düşünce tarihi ölümün varlığına bağlıydı. Bütün yollar ona çıkıyordu. Düşündüm, bugüne kadar kaç milyar insan doğdu, kaç milyar insan öldü. Kimisi 100 yıl yaşadı, kimi kundakta can verdi. Sahi o yaşta ölen cennetlik bebekler daha şanlı değil miydi? Bu soruyu erteleyerek o an Allah’ın mutlak adil olduğuna iman ediyordum.

Tek dünyalı insanlar her şeyi bu dünyada yaşamak isterken, çoğunluk ise ölümsüz olmak istiyordu. Bunun için insanlar kendine bambaşka “kutsallar” yaratıyordu. İnsanlar, kavmi, ırkı, soyu ya da saltanatı devam ederse kendi de bir şekilde ölümsüz olacağı fikrine kapılıyordu. 

Ölüme dair düşünceler giderek netleşiyordu zihnimde… İnsan, bilmediği bir şeyden elbette korkardı. İlk olarak kendime, kaygı ve endişeyi bir kenara bırak dedim. Korkmak iyi bir şeydir! Allah korkuyla imtihan edeceğini söylüyor. “Korkmak” Allah’ın varlığının bir delili… Ölüm korkusunun içimizde doğuştan olduğuna inanıyorum. Allah bizim erdemli bir hayat yaşamamızı istiyor. İnsanoğlunun imtihana yüz çevirerek canına kıyması haramdı. Örneğin; hiçbir şeye güç yetiremeyen çürümüş bir cesetten her insan korkar. Üstelik cesedin hiçbir şey yapamaz gerçeğini bilmemiz de bu korkuyu engellemez. Evet, korkmak insanın doğasında vardı. İnsan için hayatta acı çekmek de var sevinç de. Hastalık da var sağlık da. Gülmek de var ağlamak da. Zenginlik de var fakirlik de. Ve ölüm de var yaşam da… Bunları unutarak hayata tek bir yönden baktığımızda endişe ve kaygılarla düşüyoruz. Bizi düşündürmesi gereken asıl şey ahirete götürecek salih amellerimizin olmamasıdır. 

İnsanlar önceden gök gürültüsünden, depremden korkardı. Sebebini bilmedikleri için tanrı kızıyor zannederlerdi. Şimdilerde insanlar çok korkusuz, bilgi onları daha da azgınlaştırdı. Hastaneler onların mabedi gibi. Kendini ölümsüz zannedecek kadar bilgi ve eşyaya sahipler.

Bugün çoğu insanın kafasında taşıdığı endişelere bir bakın; tamamına yakını dünyevi endişeler. İnsanlar; eşya, mevki, eğitim (meslek) üzerine odaklanmışlar. Oturdukları evler o kadar konforlu ki artık cennette tarif edilen döşekler onlara cazip gelmemektedir. Çoğu insan dünyalık “dertlerini” kendisine kıble yaparak adeta kendi çocuklarına tapmaktadır. Başkasının hayatına sağır kesilerek bu dünyada vazgeçemeyecek kadar servet biriktirmektedir. Hepsi zamanla yok olacak dünya süsleri için asalak gibi çalışmaktadır. Çok sarsıcı bir soru; bu dünyada en çok ne için çabalıyoruz? Acaba uğruna ömür tükettiğimiz dünyalık şeyler ahirette bize nasıl bir surette görünecek? Koca bir HİÇ olarak mı? O ‘hiç’ duygusu sanırım insanların ahirette dayanılmaz pişmanlığı yani azabı olacak.

Bu çağda yaşayan yaşlılar, çoğu eğitimli evlatlar tarafından ölüm döşeğinde bile yalnızlığa terkedilmekteydi. Bu “eğitimli ve seçkin” insanlar ölümü de normal karşılıyordu. Bu onların şuurlu ve ölümün bilincinde oldukları için değil! Nasıl ki dünyaya geliş sebebini üzerine kafa yormamışlarsa aynen ölüm üzerine de hiç düşünmemişlerdi. Merhametsizliklerine, hayatın gerçekleri diye kılıf uydurmuşlardı. İki cümle ile özetliyorlardı olup bitenleri: O yaşlı zaten ölecek, elbette yalnız kalacak ve bunlara benzer hamakat belirtisi olan bahaneler. 

Yeniden hatırlıyordum bu dünyada kötülük de vardı iyilik de. Annesi ya da babası onları çocukken terketmiş, buna rağmen ana ya da babası yaşlı ve düşkün olunca onlara şefkatle bakan insanların hikayeleri de vardı. Kinden beslenmeyen, davranışını başkasının yaptıklarına göre şekillendirmeyen ve ne olursa olsun erdemli bir şekilde, kendi üstüne düşeni yapan insanlar da vardı. İşte İslam olabilmek buna benziyordu.

Düşündükçe ölümün bir lütuf olduğuna karar veriyordum. Ölüm gerçek Halik’in, Malik’in kim olduğunu hatırlatıyordu. Anlıyordum ki bu dünyada anlamlı bir hayat yaşarsan ölümün de anlamlı oluyordu.

Peki babam nasıl bir hayat yaşamıştı? Onun hayatı ölüm geldiğinde endişe edilmeyecek bir hayat mıydı? 

Babam çok küçük yaşta yetim kalmış ve ağabeylerinin yanında büyümüştü. Köyde, etrafında hiç namaz kılan birilerini görmediği halde babam tepelere çıkar namaz kılarmış. Babam çok hikmetli bir adamdı. Toprağı çok severdi. Yağmur yağınca keyiflenirdi. Küçükken onu anlamazdım çünkü çoğu insana göre köy, toprak gibi şeyler çamur ve geri kalmışlık demekti.

Babam, zamanında yoksulluktan Almanya’ya gitmiş. Ama o kapitalizmin zulüm çarkına kendini kaptırmamış ve emekli olmadan tekrar memleketine dönmüştü. O ülke toplumunun ahlakını beğenmediği için ailesini götürmemişti. Babam görünüşte çok sert bir adamdı. İsraftan nefret eder, yoksula gizliden verirdi.

Kendimi bildim bileli babam namazlarını hep vaktinde kılardı; misafir, iş güç, soğuk ya da sıcak demez ezan okunduğu an hemen namaza kalkardı. Çok küçükken yaşadığımız sahur gecelerini hatırlıyorum. Sahurda ezan okununca ev halkı aç kalacağını bilse bile yemeği bırakırdı. Ama babam ezan okunsa bile (eğer yemeği bitmemişse) aynı sakinlikte yemeğe devam ederdi. Sonra sakince suyunu içerdi. Küçükken babamın bu ‘meydan okuma’ olarak gördüğüm tavrını anlamazdım. Namazları bu kadar vaktinde kılan adam neden sahurda ezanı umursamazdı. Şimdi anlıyorum ki babam Allah ile arasına hoca da dahil kimseyi aracı kılmazdı. Onun Allah’ı hikmetli idi. Bunun için babam okunan ezandan değil, yani din zannedilen küçük şeylerden değil, dinin asıl istediği kul hakkından, haram yemekten korkardı.

Babamı seven de sevmeyen de ona güvenirdi. Mahallenin cami minaresi için biriken parası babama teslim edilirdi. Onun emanete hıyanet etmeyeceğini, yalan söylemeyeceğini herkes bilirdi. 

Evet, babam hatasıyla sevabıyla bir gün hesap vereceğini kendine mesele yapmış bir adamdı. Ve ben tüm bunları ölüm yatağındaki babama hatırlatmalıydım.

Allah’ın Elçisi, ölecek olan insanın yanında Yasin suresini okuyun demişti. Bunun bir anlamı olmalıydı. Mealini okuduğumda evet diyordum; ölecek olan bir insana ancak bunlar söylenir! Yasin Suresinden kısaca anladıklarım; Allah seni yarattı, iman et ve sadece Allah’a güven. Öleceksin ama yeniden dirileceksin. Bu Allah için çok kolay; kuru toprağa bak, ya tohumların filizlenmeden önceki hali; küflenmiş, çürümüş. Ama Allah onları nasıl yeşertiyor ve diriltiyorsa, çürümüş beden ve kemikler de öyle diriltecek. Yok olmayacaksın, seni yaratan, elbet tekrar yaratmaya kadirdir. Bak güneşe, aya, gecenin ve gündüzün akıp gitmesine. Hiçbir şey başıboş değil, her şey ama her şey Allah’ın iradesinde. Dünyada bıraktıklarına üzülme ne mal ne mevki. Çünkü mülk ve hükümdarlık sadece Allah’ındır. Ve sure şöyle bitiyor: “Hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” Yani herkes ölecek. Rahman ve rahim olana bırak kendini.

Evet vahiy hep ilk yaratmaya işaret ediyordu. Ölüme dair birçok şair ve müfessirlerden dinlediğim, “Anne rahminin dünyaya olan benzerliği”ni anlatan o misalleri de muhakkak hatırlatmalıydım babama. Baba demeliydim, bak Allah bizi yarattı ama bu uzun bir yol. Yolun başında tam olarak ne oldu bilmiyoruz. Sonra bilinen ilk mekanımız anne rahmi yani ilk dünyamız. Küçük bir yuvarlak içinde yaşıyoruz aynen şu anda yaşadığımız dünya gibi. Orada büzüşmüş şekilde bile memnunuz hayatımızdan. Çünkü bundan genişini görmediğimiz için her şeyi bundan ibaret sanıyoruz. Sonra bu evimizden, mekanımızdan çıkmamız gerekiyor. Ana rahminde içinde yaşadığımız su yok oluyor. Beslendiğimiz kordon kesiliyor. Bebek için görünüşte tam bir felaket, bir yok oluş adeta. Ama gerçekte sadece mekan değiştiriyor. Ana rahmi olan dünya sönerek yok oluyor ve hiç hayal bile edemeyeceği bir mekana gözlerini açıyor, korkular içinde, ağlayarak. Ama anne rahminden milyonlarca kat daha geniş bir dünyaya. O korkuyor ama onu sevinçle karşılayan yakınları var. Suyun içinde değil artık nefes alarak yaşıyor. Kordonu kesildi ama daha doğum aşamasındayken rızkı annesinin göğüslerinde birikti. Bu kadar savunmasız bir halde geldiği dünyada, annesinin kucağında merhametle tanıştı. İnsanlar da ölürken bir bebek gibi aynı korkuları yaşıyor. Ama mekan değiştirirken; doğarken de ölürken de Allah bizi yalnız bırakmayacak. Ne diyor vahiyde? Hayatında iyilik edenlerden olduysan, seni orada bekleyenler olacak. Üzerine melekler inecek ve “Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen cennetle sevinin’’ diyecekler. Nasıl ki doğmayan bir bebeği şanslı görmek, onun tüm hayatını anne karnındaki o dokuz aya indirgemek abes ise, ahirete göre çok sınırlı olan bu geçici dünya için üzülmek de anlamsızdı. Dünyada kaç gün kaldın diye sorulduğunda cevap sadece birkaç gün olacaktı!

Baba, bunun için ölüler, yaşayanlardan bir adım öndeler demeliydim. Baba, ölüler biz geride kalanlara üzülüyorlar. Bizim, anne karnındaki bebekler gibi, çoğu şeyden haberimiz yok. Ama ölüler ebedi diriliş için büyük yol aldılar. 

Uzun bir yolculuktan sonra babamın odasına girdim. Ömründe hiç doktora gitmeyen bir adamı yatakta görünce sarsıldım. Beklediğimden daha kötü bir durumdaydı. İlaçlar yüzünden sadece dudakları değil, dili ve damağı bile kurumuş, çatlamıştı. O heybetli, kimseden hizmet beklemeyen, daha bir ay öncesine kadar her işini kendi yapan adam artık ayağa kalkamıyordu.

Baba ben geldim dedim. Bak sana kimi getirdim İclal’i. (İclal benim bebeğim. Onun adını annem ile babam mutlu olsun diye koymuştuk. Çünkü bundan yaklaşık 65 yıl önce ilk doğan ablamızın adı da İclal imiş ama iki yaşındayken ölmüş. O zamanlar hastaneye gitmek günler alıyormuş. Babam onu her hatırladığında hüzünlenirdi.)

Bazılarını ölüm bir anda bulur. Bazıları günlerce zor gecelerde ölümü bekler. Bazıları yıllarca yatalak kalır. Acılar, insanı oldurmak, olgunlaştırmak için var. Fakat acı, sadece çekenin değil yakınlarının da imtihanı oluyormuş.

Babam yatağında beni görünce acı çekmiyormuş gibi durmaya çalıştı ama beceremedi. Gücünü toplayarak İclal’e baktı ama gülümseyemedi. Her şey gözümün önünde canlanmaya başladı. Daha geçen yaz, sabah namazı evin önüne sandalye koyarak akşama kadar İclal’i bekleyen babam şimdi tepki bile verememişti. Kendimi odadan dışarı attım. Toparlanıp tekrar konuşmak için odaya girdim. Elini tutum, ki hastaların en çok ihtiyaç duydukları şey ellerini tutmak ve dokunmak. İlacın etkisiyle babamın ağrıları biraz hız kesmişti. Bu bana konuşacak güç verdi. O an babamla konuşurken aslında ölüm gerçeğiyle ben yüzleşiyordum. Belki babam hazırdı ama ben hazır değildim onun ölümü kabullenişine. Bu gerçeği nasıl göğüslediğini, nasıl teslim olduğunu tam olarak bilmiyordum. Daha doğrusu, göğüsleyemez diye korkuyordum. O an öleceğinden çok bu gerçek ağır geliyordu bana. Kendimce onun yükünü hafifletmek istiyordum. Onun hayatına ve ölüme dair anlattıklarıma kafasını sallayıp ağlıyordu. O zaman konuyu değiştirip, “Baba iyileşince seni İstanbul’da gezdireceğim” diyordum. İnşallah diyordu. Çünkü anlattıklarımı ölümün değil de hayatın içindenmiş gibi anlatıyordum. 

Babamla konuşmak onu bilmiyorum ama bana iyi gelmişti. Ayrılırken onu son defa gördüğümü biliyordum. 

Babamın bilinci son ana kadar yerinde imiş. Sadece ölümüne birkaç gün kalasıya “Ana beni ayağında salla” diye sayıklamış. Zaten son haftada bedeni iyice küçülmüştü. Ablalarım onu bebek gibi sallamışlar. Sonra babama bakan o elleri tek tek öptüm.

Babamla ayrıldıktan iki hafta sonra ölüm haberini aldım. Cenazeye yetişemedim. Alıp mezarına götürdüler beni. Mezarı gördüğümde bakakaldım. Aynı babama benziyordu uzun ve ince, toprağın rengi güzel ve ferahtı. Zaten ilkbahardı. Babam yeşillikler ve kuş sesleri içinde yatıyordu. Acıları bitmişti. İmtihan bitmişti. Ağladım, ağladım… Sonra toprağa babamın yanına uzandım. Bir süre toprağın üstünde gözlerimi kapattım ve yattım Aynı baba evindeymiş gibi. Yine yan yana uzanmıştık babamla…

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *

2 Comments

  • Ş.Hüseyinoğlu
    3 Nisan 2021, 19:04

    Hüzün dolu, öğretici ve aynı zamanda diriltici bir yazı. Kaleminize sağlık. Rahmet ve sabır duasıyla.

    REPLY
    • Sureyya@Ş.Hüseyinoğlu
      9 Nisan 2021, 22:19

      Amin. Kelimesi kelimesine katılıyorum yorumunuza. Zira mecal kalmadı yazmaya… 🙁

      REPLY