Bilgi ve bilinç mühim. Kandıran işini yapıyor; ya kandırılana ne oluyor?! Allah bu aklı fikri niye vermiş?! Vermediğine zaten bir mesuliyet de yüklememiş! Aklı olup da akletmeyen, o aklı kullanıp fıkhetmeyen, gerçekten akılsızla bir mi tutulacak?!
Mustafa Bozacı
Niyetimiz dilimizdeki ‘saf’ ifadesinin tazammunlarını, açılımlarını zihnimize yansımaları, sadrımıza düşenleri paylaşmak… Bakalım nerelere açılacak kapılar…
İlkin ‘saf’ kelimesi arı-duru, katışıksız, doğal, has, katkısız, berrak ve nihayet temiz anlamlarında bir içeriğe sahiptir. Bu manada ‘halis’ kavramı karşımıza çıkar ki ‘saf olan, safiyane, en öz, en sade’ anlamında, bizim de yazımızın ana temasını, esas vurgusunu ifade etmektedir. Eskilerin eskimeyen tabiriyle ‘etrafını cami, ağyarını mani’, dört dörtlük, bütüncül, eksiği-gediği ve fazlalığı olmayan, süzülmüş/damıtılmış, kıvamında ve mükemmel…
‘Halis’ kavramını ‘din’ kavramı ile birlikte kullanarak ‘halis din’ terkibine ulaşırız. Bu da Allah (cc) tarafından elçileri vasıtasıyla gönderilen, insanlığa hidayet kılavuzu, ziya, şifa, nur ve rahmet olan dinin adıdır. Sadece ondan razı olacağını beyan ettiği ve dahi yalnızca kendisine has kılmamızı istediği, aksi her hal ve düşünceyi ‘şirk’ olarak kabul ederek affetmeyeceğini beyan ettiği bir niteliği arz etmektedir.
Zümer suresi 3. ayette beyan edilen ‘Dikkat edin saf/halis din Allah’a aittir…’ ifadesi bunu açıkça deklare eder. Aynı surenin bir önceki ayetinde de Rabbimiz ‘…dini O’na has/özgü kılarak Allah’a kulluk/ibadet et.’ buyurarak dinin saflığına, halis oluşuna, özgünlüğüne, katışıksızlığına dikkatlerimizi çekmektedir. Yani Allah’a layık olan ve O’na yakışan haliyle ve O’ndan geldiği şekilde bir din ve kulluk; eklemeden, eksiltmeden…
Buradaki vurgu, kıyası kabil midir bilmem amma ‘saf altın’, olması gerektiği ayarda (24 ayar), farklı metallerle ayarı ve dolayısıyla fiyatı/bedeli düşürülmemiş halde bir olgu… Kıymeti elden ele, dilden dile, zamandan zamana, mekandan mekana değişmeyen… Ayarını bilenlerin bilebileceği, takdiri işin erbabınca ancak yapılabileceği, ona sahip olanın aldanmayacağı, yanılmayacağı, doğru yatırımı yapmış olacağı bir nitelik… Bunun da herkesçe değiştirilemeyecek, kabul edilecek, normu, ölçüsü, karat ve milyem değeri, standart bir oranı vardır. Ehil eller bunu mihenk taşıyla ve farklı kriterlerle pekala anlayabilirler.
İçine cürufat katılan, bakır ve gümüş miktarı artırılarak –ki bunlar da yerine göre değerli metaldirler- ayarıyla oynanan, değeri ve dolayısıyla fiyatı düşürülen ve fakat yine altın olarak alınıp satılan kısmı da işte o ‘halis-saf’ dediğimiz duruma kıyasla örneklendirilebilir.
Ata tohumu (atalar dini değil!) da başka bir örnek olarak verilebilir. Saf, katıksız, orijinal… Bozulmamış, aslını koruyan, olduğu, olması gerektiği gibi… Kendindeki potansiyeli aynıyla verebilen, beklentileri karşılayan… Farklı arızalara ve etkenlere karşı mukavemetli… Ya hibrit olan, genetiğiyle oynanmış, gdo’lu öyle mi?! Ya ebter tohum?! Sağaltmaz, besliyor zannederken farklı ve gizli tahribatlar yapar. İnbat yeteneği yoktur, tekrarlanamaz, tek kullanımlıktır. Devamlılığı yoktur.
Keza saf su örneği; o da susuzluk ihtiyacını giderir, hayatiyet verir, devamına katkı sunar. Ya katkılı, derişik, atıklarla kirletilmiş mailer?! Susuzluğu giderip sağaltmadığı gibi farklı arızalara, başta böbrekler olmak üzere organ yetmezliklerine kapı aralar, sıkıntılara sebep olur.
Aynen din konusunda da böyle değil midir? İçine eklemelerle, eksiltmelerle beşeri müdahalelerde bulunulan din ve dine dair müktesebat -buna en çok da hadis ve sünnet olguları dahildir- işin ehlince, dinin ana ve tek kaynağı olarak Kur’an’a vukufiyetle, o norm ve kritere başvurularak, ‘alimlerce/bilenlerce’, işin sadık taliplerince bilinip tanınarak idrak edilebilir. Yoksa dine dair müracaat verilerinden hadis ve sünnet de elbette o ana kritere müracaatla bir değer taşıyacak ve yer tutacaktır, aynı şekilde altına katılan bakır ve gümüş mesabesinde… Ancak fark; farkındalık ve ana dokuya, kırmızı çizgilere, aslî ilkelere sadakatle ve onları önceleyerek, sınırlar/ölçüler dahilinde…
Dinin aslı, indirilen hali ile ekleme ve eksiltmelerle kendisine beşeri müdahalelerde bulunulan hali -velev ki o beşeri müdahale, daha çok olduğu gibi, bu dinin elçisi, mübelliği ve örnekleyeni Hz. Muhammed (as)’ın adına, onun hadisi ve sünneti denilerek yapılsın-, yine çoğunlukla ‘iyi niyet’ ve ‘maslahat’ gayeli yapılsın –dinin beşeri alana müsadeli, ibaha alanı, füruatlar, ahkamın zilalinde zamanın teğayyürüne dair ictihadi alanı ayrı tutarak-, fark etmez; aynı mıdır?! Bunlar hiç bir, eşdeğer olur mu?! Bu dinin sahibi neyi ne kadar istemişse öyle ve o kadar! Gerisi safiyeti bozar. Safiyeti bozan da kulluğu bozar. O din Rabbin, yani inzal edenin dini halis dini değil; içinde her ne kadar ondan kırıntılar, kısmi renkler, belli ilintiler olabilse de yeni ve farklı bir din, ideoloji, gelenek, atalar yolu/algısı vb. isimlerle müsemma olacaktır. Yine Rabbimizin beyanıyla o, o temayül ve algılar sahibinden kabul edilmeyecektir (Âl-i İmran 85). Müşterisi, mensubu ve nüfuzu ne kadar çok olursa olsun!
Oysaki aslıyla, ahkamıyla, uygulamasıyla dünya ve ahiret saadetini temin için –ki ağırlık ahireti öncelemek ve önemsemek şeklindedir (Kasas 77)- gönderilen son ilahi din; bugün görüp yaşandığı üzere talip ve müntesiplerinin algı, zan ve kuruntularıyla, heva ve heves kaynaklı temayülleriyle, sekülerizm merkezli başkalaşımlarıyla mecraından çıkarılmış, renk ve dokusu üzerinde oynanmaya devam edilegelmiş bir halde ne inananlarına ne de insanlığa ziyasını da şifasını da sunamamaktadır. Ayarlarıyla oynanmış, içine bırakın bakır gümüş kabilinden eklemeleri, paslı küflü teneke kabilinden –örümcek ağı benzeri (Ankebut 41)- sözüm ona sanki bir eksikliği varmış, Allah’ın gönderdiği yetmezmiş gibi, O’nun ilettiğini beğenmezmişçesine, yersiz ve yetkisiz müdahalelerle, derişik ve katkılı hale dönüştürülmüş, kirletilmiş su ve ebter ve gdo’lu tohum misali sadece adı öyle kalmış bir halde, mehcur bırakılmaktan kurtarılmayı (Furkan 30) beklemekte, gerçek inananlarını aramakta (Enfal 2), hakkıyla iman edilmeyi salık vermektedir (Nisa 136).
İlaç prospektüsünü düşünelim; onu okumadan, ona rağmen, kafanıza göre veya yakınınızdaki birilerinin beyanıyla, kendinizce doz kullanımıyla şifa ararken farklı hastalıklara dûçar olmak, kaş yapayım derken göz çıkarmak nasıl olasıysa, bize lütuf ve kapsamlı rızık olarak sunulan son vahye de sırtımızı döner, onu dikkate ve kâle almazsak, sadece bir ritüel vesilesi, kutsal nesne muamelesi ile, onun yanına, önüne ve ardına, her ne niyetle ve kime ait olursa olsun sokuşturmalar, eksiltmeler yaparsak ne sadrımıza şifa, ne zihinlerimize bilgi ve bilinç, ne hidayetimize bir vesile, ne yolumuza nur ve ziya, ne de ictimai tüm dertlerimize deva olabilecektir! Bize okuyup üfleyip muska malzemesi olmaklığı ve sonuçta boş beleş beklentiler, avuntular kalacaktır!
Dini anlamda ‘saff’ ifadesi de bir ibadet için (örn; namaz ve cihad meydanı) cemaatin, aynı yola baş koyan inananların yan yana durarak, aynı duyarlılıkla ve düzgünce oluşturdukları sıra, düzen içinde, tek yürek ve tek bedencesine, aynı hedefe doğru, aynı amaç için omuz omuza vermek, bir araya gelmek anlamındadır. Saff suresi 4. ayet ve Saffat suresi 1. ayet mucibince ve mikdarınca…
Elbette bu da mezkur sahih ilgi ve yönelimler söz konusuysa… Yoksa safları ne kadar sıkı tutarsanız tutun, ister omuzlarınızı perçinleyin, niyetlerinizi de bileyin, asla ve usule sadakat ve aslıyla riayet, ’dini Allah’a has kılma’ bilinci yoksa; yok!
Kavramın mecazi olarak kullanımında ise kurnazlığa aklı ermeyen, kolay kanan, kandırılmaya müsait, bön manaları öne çıkmaktadır. Bu manada konumuzun girişinde ele aldığımız ‘saf’ kavramının iki olumlu kullanımından sonra bu defa da olumsuz tarafıyla karşı karşıyayız.
Gerçi bu olumsuz kullanımın da biri bilgisiz ve bilinçsiz, müsait olmak, gaflet ve bazen de aklî melekelerdeki bir nakısalıktan kaynaklanan, bir diğeri de ‘şark kurnazı’ denildiği şekliyle ‘safa yatan’ ve fakat çıkarcı, geçinmenin ve işin kolayına kaçan, işin içindeki getiri götürüyü görüp sorumluluktan kaçan, her halde sadece kendini düşünen, başkalarının sırtından geçinen bir suistimallik olmak üzere iki yön, tarz vardır. Bu ikinci ve ikircikli halin bu bağlamda, konumuzun teması anlamında ‘irapta mahalli yok’ diyelim ve vahyin ‘..asıl kendilerini kandırmaktadırlar’ (Bakara 9) diye bunları vasfettiğini belirterek geçelim…
Bu mecazi kullanımın ilk boyutunda ise ‘bilgi ve bilinçsizlik’ hali etken olduğundan, konumuzla yakın bir ilişkisi vardır ve değerlendirmeyi hak etmektedir. ‘Kolay kanan ve kandırılmaya müsait’ olmak elbette büyük bir handikaptır. Kişiyi sorumluluktan kurtarsa ne âlâ! Ancak aslında hem kişisel yanılgı ve içine düşülen yanlış süreç ve sonuçlar sebebiyle, hem de faillere bu imkanı ve dolayısıyla yapıp edilen her türlü fitne, fesat, ifsat, batıl yönelimler için zemin ve onay ve dolayısıyla bir meşruityet tanıma/taşıma anlamında toplumsal (kişiselliğin dışındaki en küçük birim aileden en kalabalık birlik olarak tüm insanlık ailesine değin) iki kere sorumluluk olsa gerek.
Şeytanın ‘..onlardan çoğunu saptıracağım’ (‘A’raf 17) beyanındaki husus gibi… Tarihin hangi kesitine baksanız bu durumu doğrulayacak hayli örnek durum bulunabilir. Bu durum, elbette şeytanın kehanetinden ve pek tabii ki Rabbimizin onayından kaynaklanmıyor. Akletmek, tefekkür etmek, tefakkuh etmek olmayınca ve insan kendi tercihiyle şeytan ve avanesinin (ins ve cinden/Nas 6) iğvalarına kanan, nefsinin dürtülerine (Furkan 43 ve Casiye 23) uyan kişi ve taifeler için güdülmek, güdülenmek, sürülmek, uyutulmak, uyuşturulmak ve tabii ki kandırılmaktan başka yol da kalmıyor sonuç da!.. Sorumluluk ise fifti fifti; kandıran için hem kendinin hem kandırdığının günahı, vebali var iken, kandırılan içinse hem kendi kanmasının vebali hem de kandırana verdiği açık çek, vekalet ve süreçlere dair taşınan meşruiyetler açısından ve belki de kandıranın ayartısına (maddi manevi, makam mevki, masa-kasa-nisa vb.) dirense, onu/onları da belli ölçüde frenleme ihtimali olabileceğinden dolayı sorumluluklar, vebal tahakkuk edecektir. Kandırılanın mes’uliyeti bir tık fazla yani!
Hasılı farkındalık önemli… Bilgi ve bilinç mühim. Kandıran işini yapıyor; ya kandırılana ne oluyor?! Allah bu aklı fikri niye vermiş?! Vermediğine zaten bir mesuliyet de yüklememiş! Aklı olup da akletmeyen, o aklı kullanıp fıkhetmeyen, gerçekten akılsızla bir mi tutulacak?! Üstelik Rabbimiz o aklı da vahiyle ve elçileriyle kılavuzlayarak, başıboş bırakmamış, takvasını da fücurunu da ilham etmiş ki bundan mütevellid sorumlu kılmış, hesap soracağını bildirmiştir.
Bunlara rağmen siz kalkıp yanlış kaynaktan beslenmeye kalkar, arı duru, saf su dururken derişik ve karışık gözelere dadanırsanız; aldanırsınız, farklı hastalıklara kapılırsınız ve çare diye de yılana/yalana, uydurulanlara sarılırsınız. Bu da yarayı onmaz, kapanmaz hale getirir ve nihayet melekelerinizi yitirir, uyuşur, kalben körelirsiniz.
O halde aklı selime düşen, dini Allah’a has kılarak, yalnız O’nun buyruklarını dikkate alarak, vahyin saf ve sağaltıcı pınarından beslenip elçilerinin ‘usve-i hasene’ kılınışına tâbi olarak, saf saf olup tek yürek halinde bir yönelişle mecazi anlamdaki saflıktan da korunarak, o tuzağa düşmeden sırat-ı müstakim üzere olmak ve de öyle kalmaktır.












Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *