İki çağın arasına gerilmiş gibiyim. Vardır bir hikmeti diyorum kendime. İnsanın bu hayat yolculuğunda bu evrelerden geçmesinin illaki bir hikmeti vardır…
Yazı ve Fotoğraflar: M. Akif Coşkun
Kendimizi Aramaklar Yolculuğu-46

İki çağın arasında sıkışmış gibiyim. Önceki çağın son demlerinde gözlerini açmış ve ahir ömrünü yeni çağın iklimine mukavemet ederken bu sıkışmışlık halinin verdiği yalnızlığa karşı da bir elem içindeyim. Biliyorum, bu halin tek yalnızı ben değilim. Tüm yalnızların yaşadığı gibi ben de bu halin fırtınasından yalnız geçmeliyim. Basit bir kuşak sancısı değil bu. İnsanoğlunun yaşadığı ilk çağ değişimi de değil. Türlü çağlardan geçip her çağda bir parça dönüşüm yaşayarak ve her çağın bir nüvesini kendinde barındırarak yeni bir kimliğe bürünmenin kaygısı. Bu kaygı, insanın dünyadaki hikayesi bitene kadar da devam edecektir. Gerçekliklerin farklılaştığı, zihinsel dönüşümlerin yaşandığı, değerlerin anlamlandırma biçimlerinin değiştiği bu iki çağ arasında kalmış bizlerin kendi aidiyetini ve zeminini yitirmiş olduğu evhamının da ötesinde bir buhranı yaşıyoruz. Bizler, daha önce hiç yaşamadığımız kadar bir rahatlığın içindeyken aynı zamanda, daha önce hiç olmadığımız kadar da zayıf bir haldeyiz. Şu an içinde yaşadığımız bu çağ değişiminin, geçmiş çağ değişimlerinden belki de en temel ayırıcı özelliği budur. Öylesine bir rahatlığın içindeyiz ki zayıf olmaklığımızın bile idrakinde değiliz. Yaşadığımız çağın sorunlarına karşı yavanlığımız bu yüzden. Ezbere konuşurken bile ezberimizde kusurluyuz. Zaten konuştuklarımıza kulak verenlerimizin de dikkati dağınık. Yavanlığımız sırıtmıyor o yüzden rahatız.
Eski çağın yapıları arasında dolaşırken ayağımı toza buluyorum ve rahatsız oluyorum. Ayağım toza bulandı, çamura saplandı, kirlendi paçalarım. Aslında ben böylesine yolculuklara çıkarken şu an beni ben yapan nüvelerimin de arayışına çıkmış oluyordum. Arkamıza bakmadan yürümeyi salık vermişlerdi bize ama, bu minvalde arkamıza bakmak, insanı insan yapan nüvelerin arayışına çıkmak demektir. Geçmiş çağların izini sürmem boynumun borcudur.

Yerimizden kıpırdamadan, hiçbir zahmet çekmeden, ter dökmeden istediğimizi elde etmenin rahatlığını yaşayan bu yeni çağın efsununa kapılmış kimseleriz. Her insanın nefsinde bu özlem vardır. Kolay olana temayüllüyüz. Doğal olan da budur. Kolay olana temayül etme, kolay olanı arzulama duygusu, türlü zorluklardan geçmeye koşulludur. Şu tepenin göğsünü yurt edinmişlerin ne tür zorları vardı aceba, ne tür bir kolaya özlem duyuyorlardı. Onların zoru ve kolayı ile benim zorum ve kolayım ne derece örtüşüyor? Zor ile yüz yüze gelmeyen kimse kolayın özlemini çekemez. Kolay olanı arzulamanın bir mahsuru olmadığı gibi bir günahı da yoktur. İnsan, kendi yaratılış vasıflarına mugayir olamaz. Zorluk karşısında mücadele ederken insana güç veren bu istektir. Bu istek olmadan zora karşı koyacak gücü bulamaz. Nihayetinde o zorun üstesinden gelip özlemini duyduğu rahatlığa kavuştuğunda ise yeni bir zorun arayışına girer. Zorluk karşısında yeni bir güce yeni bir dinamiğe kavuşmuş insanın gerek ruhu gerek bedeni yeni bir zorun peşine düşer. Bu da yaratılış vasıflarındandır. Rahatlık dediğimiz şeyin ömrü kısa tutulmazsa bu rahatlık karşısında insanın zihinsel ömrü kısalır, dumura uğrar. Dağcılar, bir zirveye ulaştıklarında orada en fazla iki saat kalabildikleri söylenir. Örneğin Everest dağının zirvesine tırmanan dağcılar en fazla yarım saat kalabilirlermiş. Zirvelerde oksijenin azlığı, rüzgarın kesifliği ve havanın ani değişkenliği yüzünden ziyareti kısa tutmak icap edermiş. Ciğerlerine ihtiyacı olan oksijeni çekmek için tekrar iniş yoluna revan olunurmuş. Zirveye çıkmak, zirvede kısa kalıp bu rahatlığın konforunu yaşamak ve tekrar başka zirvelerin yoluna düşmek, bunların tümü insanın fıtratında olan şeylerdir.
Yeni çağın, insanın zihnine üflediği efsun tam da bunun aksidir. İnsan hep zirvededir. İnsan daimi bir rahatlığın içinde olmalıdır. İşte bu minvalde insan dönüp arkasına bakmalıdır. Şu anki insanı insan yapan nüvelerinin idrakinde olmalıdır. Üzerine nüfuz etmiş hangi geçmiş çağın nüvesine bakarsa baksın hep aynı gerçeği görecektir.

İki çağın arasına gerilmiş gibiyim. Vardır bir hikmeti diyorum kendime. İnsanın bu hayat yolculuğunda bu evrelerden geçmesinin illaki bir hikmeti vardır. Ne yaparsak yapalım önüne geçemediğimiz, müdahil olamadığımız durumlar karşısında hayra yormanın teslimiyetiyle yol almanın beni ayakta tutan merhem olduğuna inanıyorum. Kaçınılmaz bir süreçten geçerken, şu an içinde bulunduğum çağın bünyeme ve fıtratıma aykırı olanlarına karşı mücadele etmemin elbette haklı gerekçeleri var. Ancak bu gerekçelerimin mutlak doğruluğu hakkında kendimi sorgulamam gerektiğini de inkar edemem. İnsanoğlunun çağ değişimlerinde yeni bir kimliğe bürünmesinde benim de bir payım olacak neticede. Eski çağın dinamiklerini kendimde barındıran biri olarak ben de yeni çağ insanlarının bir geçmişi olacağım. Onlar ardına baktıklarında ilk beni görecekler. Benden başlayarak kendilerini tamam edecek bu yolculuğa çıkacaklar. Önce beni aşmaları gerekecek ve ben, beni aşmaları için onlara fırsat vermem gerekecek. Nasıl olacak bu iş peki. Kendimden ve değerlerimden taviz vererek mi? Bu yolculuğumda şu dağın zirvesine yol alırken ayağıma çarpan taşların mezar taşları olduğunu öğreniyorum. Burada medfun ehli kubur kimler, hangi meşrepten hangi dinden bilmiyorum. Önemsemiyorum çünkü kendilerini aşmam için bana bir fırsat verdiklerini görüyorum. Her şeyin bir sonu var ve benim de bir sonum olacak, benim de medfun olduğum bir toprağım olacak.

Can sıkıntısı olmayanlar arasında yaşıyor olmaktan canım sıkılıyor. Can sıkıntısının ne demek olduğunu ben ancak kendimde yaşayarak öğretebilirim. Canımın sıkıntısını taze tutmalıyım. Yaşayan bir can sıkıntısı olarak sıkıntısı olmadığını düşünenler arasında varlığımı göstererek ifşa etmeliyim. Can sıkıntısına sahip değilsen bir fikre de sahip değilsin. O nedenle canı sıkkın olan kimselere “efkarlı” denmiştir. Sıkı can iyidir, dağılmaz. Latifeyle söylenen bu sözün ne kadar doğru bir söz olduğunu bu dağılmışları görerek daha iyi anlayabiliyorum.
Sessizliğini yitirmiş olanların arasında sessizliğimi korumaya çalışıyorum. Gürültüler arasında düşünemez insan. Zihnimi sağırlaştıran gürültülerden kaçıyorum. Bir dağın sırtına yaslanıyorum bazen, bazen dağlanan kitapların gölgesine sığınıyorum. Ne olursa olsun, hangi halde ve durumda olursa olsun insan kendine bir sükunet var etmeli. Başka türlü susmayı beceremiyoruz. Durmadan konuşanların arasında cümlelerimi yutkunarak sükunetimin cevherine değer katma gayretine giriyorum.
Sabrını yitirmiş olanların arasında sabrımı zorlamaya çalışıyorum. Sabırsızlar arasında sabretmenin çok zor olduğunu iliklerime kadar hissediyorum. Belki de en dayanılmaz olanı budur. Umudun ve tahammülün tükenip, öfkenin aynı nispette kabarmasıyla dengemi yitiriyorum. Ne için tüm bunlar. Sadece yapageldiklerimle örnek olmak için mi? Her şeyin anında ve hemen oluverdiği bu çağda tüm bunların ne önemi var ki. Sabretmenin, beklemenin, mukavemet etmenin, direnmenin ne önemi var. Her şeyi zaten tüm bunlar olmadan elde etmiyor muyuz?

Her şeyi zahmetsizce elde eden, onun değerinin bilincinde olamaz. Onu kaybettiğinde de, kendinde oluşturduğu boşluğu farkedemez. Her kayıpta bu boşluk büyür ve en sonunda bir hiç olur. Eşyanın, çevrenin, doğanın ve insanın insanla olan ünsiyeti budur. Her biriyle kurulan ilişkide insanı insan yapan nüvelerine bir yenisini ekleyebilmek, beklemekle, sabretmekle, canını sıkmakla, sükunete ermekle, mukavemet etmekle, mücadele etmekle ve direnmekle mümkündür. Direnç yoksa güç de yoktur. Direnç yoksa yukarıda saydıklarımın hiçbirine sahip olamaz. Tüm bunların yitimini yaşayan insan karşısında ben de yitik olmanın tehlikesi içindeyim. Benim konuşabilmem için karşımda susan, sustukça dinleyen, anlamaya çalışan, anlayış gösteren, tahammül eden ve hatta bana mukavemet eden biri olmalı ki ben de aynı ölçüde mukabele edebileyim. Karşılıklı dirençle güç kazanırız, karşılıklı mukavemetle, karşılıklı sükunetle, karşılıklı sabırla…
Bu yolculuğumun en son durağında soluklanırken, etrafımı anlamaya çalışıyorum. Manzaranın karşısında nutkum tutuluyor. İki tepenin arasında terkedilmiş bir yurdun kalıntıları arasında beni ben yapan nüveleri arıyorum. Kendimi onların yerine koymaya çalışıyorum. Yıkılan harabeleri zihnimde tekrar inşa edip birer birer yokluyorum haneleri. Bir zamanlar burada bir yurt vardı, hangi niyetle hangi maksatla burayı yurt edinmişlerdi ve yine hangi niyetle burayı terketmişlerdi. Bunları öğrenmenin imkanlarına belki sahibiz ama önemli olan bunlar değil. Ne maksatla olursa olsun bunlar, yaşanacak olan bir sonun sadece vesilesidir. Eşyanın tabiatına işlenmiştir sonluluk. Doğar, emekler, büyür, olgunlaşır ve ardından ihtiyarlayıp ölerek yolculuğunu tamamlar. Ardında bir nüve bırakacaktır istese de istemese de. O nüve bir şekilde ayağımıza dokunacaktır. İbret almak, ders çıkarmak, tespih tanemize bir tane daha eklemek ise bizim yolculuğumuzun sorumluluğudur. Şimdi bu harabede ara ara ayağıma çarpan renkten renge girmiş taşlara aldırış etmeden tevbe dağımı tüm görkemiyle görebileceğim bir yamaca gelip hürmetimi arz ediyorum kendisine. Tüm suskunluğum ve sabrım ve gayretim ve mücadelem içinde bana bir nebze nefes veren vesilem için şükrediyorum. Kimbilir belki buranın sakinleri de bu vesileyle burayı yurt edinmişlerdi. Öyle olmamış olsa bile ben kendi hayalimde öyle kurguluyorum. Bu da günah değildir ya…












Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *