Osmanlı modernleşmesi, son eşiğine doğru yaklaştığında, birçok tartışmanın hararetinin yükseldiği gibi, ortaya başka bir tartışma konusu daha çıkar. Tartışmanın daha önceye dayanan bir geçmişi olmakla birlikte, özellikle II. Meşrutiyetin ilanından sonra bu tartışma daha da gündem olur.
Yakup Döğer
Bahsini yaptığımız tartışma: “Din ve Devletin, Hilafet ve Saltanatın birbirinden ayrılması” gerektiği üzerinedir. Dönem itibarıyla bu iddiayı savunanlar da seslerini hayli yükseltmeye başlamış, dış mihrakların ve hassaten İngilizlerin teşvikiyle, bu konu üzerinde hayli neşriyatın da yapıldığı görülmektedir.
İslamcı cenah, din ile devletin, hilafet ve saltanatın birbirinden ayrılamayacağı üzerine savunmaya geçse de, sesleri yeteri kadar gür çıkamamış ve cılız kalmıştır. Dönemin emperyalist güçleri tarafından ileri sürülen bu iddiaya itiraz edenlerden birisi de, Ahmed Hamdi Akseki’dir (1887-1951). Biz konu hacmi uzamasın diye, Ahmed Hamdi Akseki’nin hayatı hakkında malumat vermedik. Akseki hakkında geniş bilgi almak isteyenler, Diyanetin İslam Ansiklopedisi’ne bakabilirler.
Aksekili Ahmed Hamdi Efendi, İslamcı neşriyatın amiral gemisi olan Sebilü’r-Reşad Dergisi’nde, hacim olarak küçük ama muhteva olarak gayet geniş iki makale yazmıştır. Hamdi Efendi makalelerinde, din ve devletin ayrılamayacağına dair ciddi ilmi izahlarda bulunmakta, İslam dininin Hıristiyanlıkla kıyaslanamayacağına dikkat çekmektedir. İngilizlerin İslam topraklarındaki entrikalarına, fikir ihracatıyla toplumu yanıltmaya yönelik çabalarına da işaret eder. Akseki, ortaya atılan tartışmanın temeline inerek konu üzerine izahatta bulunmaya başlar:
Din ve siyasetin ayrışma iddiası
“Bir zamanlar Mısır’da İngilizler tarafından yayımlanan birçok dergi vardı. Bunların çoğu İslam dünyasının durumları ve konularıyla ilgileniyordu; daha doğru bir ifadeyle, Müslümanları Hilafet Makamından tamamen ayırmak suretiyle o büyük makamın gücünü kırmayı ve İslam’ı zayıflatmayı amaçlıyorlardı. Şüphe yok ki bu emellerine ulaşabilmek için daima hakikatten yanaymış gibi görünmeleri gerekiyordu. Vaktiyle onlardan biri “İslam Birliği” (Câmia-i İslâmiyye) hakkında yazmış olduğu makalede şu sözleri söylemişti:
“İslam Birliği’nin gerçekleşebilmesi; din ile devletin, hilafet ile saltanatın birbirinden ayrılmasına bağlıdır. Bunlar birbirinden ayrılarak halife ruhani (dini) lider, sultan da siyasi lider olmalı ve artık halifenin din dışında devlet işleriyle bir alakası kalmamalıdır…”(1)
Aksekili Hamdi Efendi, emperyalistlerin günümüzde de cari olan etkin bir faaliyetinden bahsetmektedir. Sömürgeci güçlerin İslam toplumlarının yapısını dönüştürmek için yayın organlarını birer sosyolojik mühendislik aracı olarak kullandığını belirtmektedir. İngilizlerin Mısır’daki faaliyetleri, sömürge sosyolojisinin tipik bir örneğidir. Toplumu içeriden bölmek ve merkezi otoriteye (Osmanlı/Hilafet) olan bağlılığı zayıflatmak için “dini olanla siyasi olanı ayırma” fikri (sekülerizm) bir dış müdahale olarak topluma şırınga edilmektedir. Aynı uygulamanın, günümüzde de Müslüman toplumlar içindeki devşirilmiş aydın entelektüel tabakanın çabalarıyla, “Dini devlet işine karıştırmamak” iddiasıyla sürdüğü malumumuzdur.
Sömürgeci akıl, stratejik düşünmektedir. Ortaya böyle bir fikir atmış, ardından Müslüman aydınların da bu konu üzerine düşüncelerini talep etmiştir. Amaç, geniş çaplı bir gerginlik yaratmadan, karşılıklı diyalog içerisinde ortaya atılan fikri tartışmaktır. İngilizler amacına ulaşmış gibidir. Zira ortaya atılan, “Din Devlet ayrımı” fikri, Müslüman entelektüeller arasında da ilgi uyandırmıştır. Bunu gören Aksekili Hamdi Efendi, öncelikle din, devlet, hilafet ve saltanat kavramlarını sözlük anlamlarından başlayarak izahta bulunur, daha sonra bu husustaki kendi fikirlerini söyler. Hamdi Efendi’nin “Din” kavramına getirdiği anlam ve yorum dikkat çekicidir:
Din nedir?
“Din, sözlükte itaat etmek ve boyun eğmek anlamına gelir. İslam âlimleri dini şu şekilde tanımlıyorlar: Din, Yüce Allah tarafından konulan ilahi bir kanundur ki, akıl sahibi varlıkları kendi özgür irade ve arzularıyla, gönül rızalarıyla şimdiki zamanda ve gelecekte doğruya ve kurtuluşa sevk eder; onları dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturur.
İslam âlimlerine göre dinin temel kuralları üç şeyden ibarettir: İnançların düzeltilmesi (akait), ahlakın temizlenmesi ve amellerin (davranışların) olgunlaştırılması. Ameller de iki kısım olup bir kısmı ibadetler, bir kısmı da toplumsal ve hukuki ilişkilerdir (muamelat). Yargı hukuku, medeni hukuk, siyaset hukuku ve savaş hukuku da bu “muamelat” kısmına dahildir. Dolayısıyla İslam ıstılahında (terminolojisinde) “din”, dünyevi ve uhrevi (ahirete ait) bütün kuralları kapsayan bir anlamda kullanılır. Yoksa Avrupa terminolojisinde olduğu gibi “din” ile “şeriat” başka başka anlamlarda değildir.
Ansiklopedide belirtildiğine göre Hristiyanlarca din şu şekilde tanımlanıyor: “İnsanın Yüce Allah ile olan bağını koruyan yahut o bağın niteliğini beyan eden kanunların bütününden ibarettir.” (a.g.m.)
Din: Şimdiki zamanda ve gelecekte
Aksekili, din kavramını önce sözlük anlamıyla, yani itaat ve boyun eğme olarak ele alır. Vurgu yaptığı itaat ve boyun eğme, kişinin kendi üzerinde aşkın ve yüce bir otoriteyi kabul etmesini ifade eder. Din insanı zorla değil, rızayla dönüştürmeyi hedefler. Zorlama altındaki bir inanç İslam hukukunda geçersiz kabul edilir. Ahmed Hamdi, dinin vaat ettiği iki temel amacı öne çıkmaktadır. Bunlar doğruya ve kurtuluşa sevk etmek ile dünya ve ahiret mutluluğudur. Bu yönüyle dinin sadece metafizik ve öte dünyaya ait bir kurum olmadığını, dünyevi hayatı da tanzim eden ve burada da mutluluk vaat eden rehberlik edici bir yapı olduğunu savunur. “Şimdiki zamanda ve gelecekte” vurgusu ile zamanlar üstü bir sürekliliğe işaret eder.
Ahmed Hamdi Akseki, dinin kurallarını üç temel kategoriye ayırarak İslam düşüncesindeki klasik yapıyı özetler. Bu yapının sacayaklarını inançların düzeltilmesi yani akaid, ahlakın temizlenmesi ve amellerin yani davranışların olgunlaştırılması oluşturur. Akaid, zihinsel ve kalbi altyapıyı inşa ederken, ahlak bireyin içsel olgunluğunu sağlar. Amel ise inanç ve ahlakın dış dünyaya yansıyan eylemleridir.
Akseki, amel başlığı altındaki toplumsal ve hukuki ilişkileri ifade eden muamelat kavramını açarken yargı, medeni, siyaset ve savaş hukukunu özellikle sayar. Aksekili’nin bu kavramlara işaret etmesi, en can alıcı çıkarımına zemin hazırlar: İslam, seküler alan ile kutsal alanı birbirinden ayırmaz. Siyaset de savaş da dinin ve muamelatın doğrudan bir parçasıdır. Yaşanılan dönem göz önüne alındığında, bu tespitler çok önemlidir.
Tinsel bir din, İslam’ın kendi mantığıyla çelişir
Aksekili, İslam dünyası ile Avrupa ve Batı düşüncesi arasındaki köklü bir paradigma farkını da ortaya koyar. Batı dünyasındaki yaygın algının aksine, İslam terminolojisinde din, yol, yöntem, hukuk anlamına gelen şeriat kavramları et ve tırnak gibidir. Şeriat, dinin pratik hayata, hukuka ve sosyopolitik düzene uyarlanmış halidir. Dolayısıyla şeriatı dışlayıp sadece tinsel bir din kabul etmek İslam’ın kendi iç mantığıyla çelişir.
Aksekili Ahmed Efendi, Hıristiyanlık tanımını, daha çok bireysel, insan ile Tanrı arasındaki dikey bağa ve kurumsal kilise merkezli bir düzleme konumlandırır. Batı ve Hristiyan tanımında din daha çok bir bağ üzerinedir ve yatay düzlemdeki yani siyaset, hukuk ve savaştaki iddiaları modern dönemde sekülerleşmiştir. İslam tanımında ise din, sadece dikey değil, muamelat vasıtasıyla insanlar ve devletlerarası ilişkileri kapsayan yatay düzlemi de tamamen kuşatır.
Aksekili bütüncül bir İslam tasavvuru sunmaktadır. Onun ana tezi, İslam’ın sadece vicdanlara sıkıştırılmış, bireysel bir inanç motifi olmadığı, aksine inançtan hukuka, ahlaktan devletlerarası savaş hukukuna kadar hayatın her alanını düzenleyen bütüncül bir hayat tarzı olduğudur. Batı’daki din ve şeriat ayrımının İslam terminolojisine uymadığını belirterek de kavramsal sınırı koruma çabası gösterir.
İslam egemenlik, otorite ve güç üzerine kurulmuştur
Akseki’ye göre, İslam dini, egemenlik, otorite ve güç üzerine kurulmuştur ve getirdiği şeriat (hukuk düzeni) ile bütün dünyaya hükmetmek esasına dayanır. İnsanlığın tamamının bu dine inanmıyor oluşu, dinin bu temel üzerine kurulmasına engel değildir. Çünkü insanlığın kendiliğinden tek bir ümmet (toplum) haline gelebilmesinin imkânı yoktur. Bu hedef (insanlığın birliği ve huzuru) ancak iki şekilde sağlanabilir: İnanç birliği ya da bütün insanlığı eşit kılan adil bir yönetim birliği. Adil bir yönetimin sağlanabilmesi de ancak İslam ile mümkündür.
Ahmed Hamdi Akseki makalesine Sebilü’r-Reşad – Sırat-ı Müstakim’in 351. sayısında devam eder. Makalesinde devlet, hilafet ve saltanat kavramlarına yer verir. Önce devlet kavramını izah eder:
“Devlet kelimesi iki farklı anlamda kullanılır:
İlk anlamı, bir ülkeyi yöneten hükümdar ailesidir (hanedandır); Emevi, Abbasi, Osmanlı veya Roma Devleti örneklerinde olduğu gibi.
İkinci anlamı ise hükümet ve egemenliktir. Örneğin “Fransa Devleti” dendiğinde, o ülkenin topraklarında gücü elinde bulunduran mevcut yönetim kastedilir. Zaten “hükümet” kelimesi sözlükte “hükmetmek” fiilinden gelir ve aradaki anlaşmazlıkları çözüme kavuşturup otorite kurmak demektir. Terim ve genel kullanım anlamında ise hükümet; devletin sahip olduğu egemenlik gücü ile bu gücü fiilen kullanan devlet yöneticilerinden (kadrosundan) oluşur.”(2)
Aksekili Hamdi, devlet kavramını iki ana boyuta ayırarak aslında insanlık tarihinin en büyük siyasi dönüşümlerini özetlemektedir. İlk tanımında, devleti bir hanedan ya da soyla özdeşleştirir. Bu yaklaşım, siyaset biliminde patrimonyal –babadan oğula geçen- devlet anlayışı olarak bilinir. Bu modelde devlet, hükümdarın ve ailesinin şahsi mülkü gibi görülür, egemenlik dikey, kişisel ve kutsaldır. Siyasi otorite kurumlara değil doğrudan doğruya o soyun varlığına ve meşruiyetine bağlıdır. Nitekim Aksekili, Osmanlı Devletini bu tanım içerisinde zikreder.
Kurumsallaşmış ulus devlet
Ahmed Hamdi Akseki, ikinci tanımında devleti, hanedanlardan bağımsızlaştırarak coğrafi bütünlük, egemenlik ve hükümet aygıtı ile açıklamaktadır. Bu da modern anlamda kurumsal ulus devlet yapısına işaret eder. Burada egemenlik kişisellikten çıkıp, kurumsallaşmış ve hukuki bir tüzel kişiliğe bürünmüştür. Aksekili, bu iki tanımı yan yana koyarak, devletin kişisel bir güç odağından, kurumsal bir yapıya evrilme sürecini net bir şekilde örneklemektedir.
Aksekili Hamdi Efendi’nin modern siyaset teorisinden haberdar olduğu anlaşılmaktadır. Yaptığı dilbilimsel tahlille, siyaset teorisinin en temel sorunu olan düzen ihtiyacına ışık tutmaktadır. Hükümet kelimesinin kökenini, anlaşmazlıkları çözüme kavuşturup karara bağlama olarak açıklanması, modern siyaset felsefesindeki toplum sözleşmesi teorileriyle birebir örtüşür. İnsanlar arasındaki çatışmaları bitirecek ve adaleti sağlayacak üstün bir hakem yoksa devlet de yoktur. Devletin en birincil varlık sebebi, hukuku tesis etmek ve kaosu engellemektir. Karar vermenin ve hükmetmenin doğası gereği bir güç ve yaptırım gerektirmesinden dolayı, hükümet kavramını sadece soyut bir adalet mekanizması olarak değil, bu adaleti uygulayabilecek bir otorite kurma gücü olarak tanımlar.
Ahmed Hamdi Akseki, devleti sadece soyut bir fikir olmaktan çıkarıp sosyolojik bir gerçekliğe oturtmaktadır. Devletin egemenlik ve o egemenliğe sahip olan devlet kadrosundan ibaret olduğu belirtilerek hem soyut hem de somut unsurları vurgular. Soyut unsur olan egemenlik, devletin emir verme, kural koyma ve bu kurallara uyulmasını talep etme yetkisini yani en üstün güç olma vasfını temsil eder. Somut unsur olan devlet kadrosu ve bürokrasi ise bu egemenliği fiilen yürüten, ete kemiğe büründüren insan gücüdür. Siyaset sosyolojisinde de belirtildiği gibi, modern devlet ancak rasyonel bir kadro ve bürokratik mekanizma ile varlığını sürdürebilir.
Hilafet nedir?
Ahmed Hamdi Akseki daha sonra hilafet kavramını izah eder:
“Hilâfet, İslam hukukuna göre Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatından sonra onun vekili olarak hem dini işleri hem de dünya siyasetini yönetme ve koruma makamıdır. Bu yönüyle hilafet, dini ve dünyevi liderliği tek bir çatıda birleştiren bütüncül bir yapıdır.
İslam kamu hukukuna göre, toplum düzenini sağlamak amacıyla bir halifeye yetki vermek ve ona itaat etmek dini bir yükümlülüktür (vacip). Ülkede mahkeme kararlarının, cezaların ve hukuki kuralların geçerli olabilmesi için bunların ya bizzat halife ya da onun atadığı görevliler (vekiller) tarafından onaylanıp uygulanması gerekir.
İslam kamu hukukunun en önemli klasik eserlerinden biri olan Ahkâm-ı Sultâniyye’ye göre bir halifenin toplum adına yerine getirmek zorunda olduğu on temel kamu görevi vardır. Bu görevler; inancı korumak, adaleti sağlamak, ülkeyi savunmak ve kamu kaynaklarını adil dağıtmak gibi devletin varlık sebebini oluşturan ana sorumluluklardır.” (a.g.m.)
Aksekili, hilafet kavramını öncelikle kelime anlamı üzerinden yani Hz. Peygamber’in halefliği, vekilliği ve onun adına iş görmesi şeklinde tanımlamaktadır. İslam siyaset teorisinde bu tanım hayati bir öneme sahiptir. Çünkü halife, vahiy alma yetkisi hariç, Hz. Peygamber’in toplumsal ve siyasi rollerini devam ettiren kişidir.
Hilafetin çift taraflı karakteri
Hamdi Efendi’nin “dini işleri ve dünya siyasetini koruyup gözetme” ifadesi çok önemlidir, Aksekili bu ifadesiyle, hilafetin çift karakterli yapısını ortaya koyar. Batı siyaset düşüncesindeki din ve devlet ayrımının aksine, İslam kamu hukukunda din ile dünya işleri birbirini tamamlayan unsurlardır. Hilafet, bu iki liderliği tek bir makamda birleştiren bütüncül bir çatıdır. Dini korumak siyasi gücü gerektirir. Dünya siyasetini adaletle yürütmek ise dini meşruiyete dayanır.
Aksekili Ahmed Hamdi, hilafet makamının hukuki ve toplumsal yükümlülüklerine de değinir. Kamu işlerini halifeye devretmesi ve ona itaat etmeyi bir yükümlülük (vacip) olarak nitelendirmesi, İslam hukukundaki kamu düzeni felsefesini yansıtır. İslam âlimleri, otoritesizlikten ve kaostan (fitne) kaçınmak adına siyasi bir lidere itaati dini bir ödev olarak görmüşlerdir. Meşru bir otoriteye itaat, toplumun birliğini ve güvenliğini sağlamanın ön şartı kabul edilmiştir.
Aksekili, adeta modern hukuk dilinden konuşmaktadır. Hukuki hükümlerin yürürlüğe girmesinin bizzat halifeye veya onun atadığı vekillere bağlanması, modern hukuk dilindeki “meşru şiddet” kavramına karşılık gelmektedir. Devlet adına cezaların uygulanması, mahkemelerin kurulması, vergi toplanması veya savaş kararı alınması gibi egemenlik hakları ancak halifenin (yani devlet otoritesinin) izniyle hukuki geçerlilik kazanır. Bu durum, bireysel ya da feodal güçlerin kendi başlarına hukuk kurmaya çalışmasını engeller ve merkezi bir hukuki düzen inşa eder.
Halifenin görevleri
Aksekili’nin her ne kadar modern hukuk dilinden konuştuğu anlaşılsa da, Maverdi’nin eserine atıf yapması, tamamen klasik Ehl-i Sünnet siyasi doktrinine dayandığını göstermektedir. Maverdi’nin bahsettiği ve halifenin yerine getirmesi zorunlu olan on kamu görevi, dinin asıllarını korumak, adaleti sağlamak, sınırları savunmak, orduları hazırlamak, vergileri toplamak ve kamu kaynaklarını adil dağıtmak gibi devletin varlık sebeplerini oluşturan temel ödevlerdir.
Aksekili Ahmed Hamdi, hilafeti sadece sembolik ya da manevi bir liderlik olarak değil, dini muhafaza eden, dünyevi nizamı, adalet ve kamu hukukunu tesis eden en üst düzey siyasi, idari ve hukuki otorite olarak tanımlamaktadır. Ona göre, İslam toplumunda hukukun, düzenin ve dinin pratik hayatta var olabilmesi, meşru ve merkezi bir siyasi liderliğin (hilafetin) varlığına bağlıdır.
Saltanat nedir?
Ahmed Hamdi Akseki, Saltanat kavramını da kendi zaviyesinden izah eder.
“Saltanat, “sultan” kelimesinden türemiş olup devlet veya hükümet gücü anlamına gelir. Bu gücü elinde bulunduran ve devletin en üst düzey yöneticisi olan kişiye de sultan denir.
İslam tarihinde “sultan” unvanını resmi olarak ilk kullanan hükümdar Gazneli Mahmud’dur. Bu dönemde Bağdat’taki Abbasi halifelerinin askeri ve siyasi gücü zayıflayınca, Gazneli Mahmud gibi güçlü liderler ortaya çıkmıştır.” (a.g.m.)
Aksekili, saltanat kelimesinin kökenini hükümdar anlamına gelen “sultan” kelimesine dayandırarak, bu kavramı doğrudan devlet veya hükümet aygıtı ile özdeşleştirir. İslam siyaset teorisinde saltanat, soyut bir egemenlik gücünü ve bu gücün en üst düzey yöneticisi olan sultanın otoritesini ifade eder. Kelime anlamı olarak “güç, kudret, delil ve egemenlik” demektir.
Aksekili’nin verdiği tarihi bilgi, İslam siyasi tarihinde köklü bir yapısal dönüşüme işaret etmektedir. Sultan unvanı ilk kullanan kişinin Gazneli Mahmud olduğunu belirtmesi, İslam dünyasındaki hukuki/sembolik otorite ile fiili/siyasi gücün birbirinden ayrılmaya başladığı döneme işaret etmektedir. Gazneli Mahmud’dan önce İslam dünyasında hem dini hem de siyasi liderlik, teorik olarak Bağdat’taki Abbasi halifesinin elindeydi. Aksekili, halifeliğin askeri ve siyasi gücü zayıflayınca, çevre bölgelerde askeri açıdan güçlü liderlerin ortaya çıktığına işaret eder.
Sıratı Müstakim’in itirazı: Din devlet bütünlüğü
Ahmed Hamdi Akseki’nin iki makalesinde yaptığı izahlarını, Sırat-ı Müstakim Dergisi 359. sayısında genel bir değerlendirmeye tâbi tutarak İngiliz gazetelerine cevap verir. Daha önce ayrı ayrı analiz edilen din, devlet, hilafet ve saltanat kavramları, tarihi perspektiften nihai bir sonuca bağlanır. Verilen cevaplarda oldukça iddialı ve keskin bir siyasal ilahiyat ortaya konur.(3)
Sırat-ı Müstakim, Aksekili’nin kavramlardan yola çıkarak İslam’ın özünde maddi ve manevi egemenliği birleştiren bütüncül bir din olduğu tezini şiddetle savunur. İslam’ın dünya işlerini, ekonomiyi ve geçim kaynaklarını dışlamadığını, aksine bunları kendi hukukuyla düzenlediğini belirtir. Bu noktada, Hristiyanlık ile İslam arasında köklü bir teolojik karşılaştırma yapar. Hristiyanlığın tarihsel süreçte kilise ve devlet olarak ikiye bölünmüş yapısına karşılık, İslam’da halifenin hem dini hem dünyevi lider olduğunu vurgular. Bu durum, İslam düşüncesindeki “din-devlet bütünlüğü” idealinin en somut ifadesidir.
Laik devlet modeli sadece bir yönetim biçimi değildir
Sıratı Müstakim, Ahmed Hamdi Akseki’nin izahlarını temel alarak, “hükümet ve devleti dinden ayırma” yani sekülerleşme düşüncesine karşı çok sert eleştiri getirir. Laik veya seküler bir model, sadece bir yönetim biçimi değişikliği değildir. Doğrudan İslam’ın yeryüzündeki egemenliğinin sona ermesi ve İslam hukukunun (Şeriatın) iptal edilmesi anlamına gelir. Devlet dinden ayrıldığında ortaya çıkacak boşluğu, Müslümanların inancına göre “fasık, zalim ve kâfir” olarak nitelendirilen aktörler veya sistemler tarafından doldurulacağını, bunun da Müslümanları bu gayrimeşru güçlere boyun eğmek zorunda bırakacağına dikkat çeker. Varılan kanaatte, “siyasi meşruiyetin tek kaynağı ilahi hukuktur” görüşü merkeze oturtulur.
Sırat-ı Müstakim, bu savunusunu temellendirmek için, Maide Suresi’nin 44, 45 ve 47. ayetlerine başvurur. Kur’an’daki “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin, zalimlerin ve fasıkların ta kendileridir” ifadeleri, savunusunun ana omurgasını oluşturur. Bu ayetler, devlet yönetiminin ve hukukun ilahi vahiyden koparılamayacağının kesin birer delilidir. Siyasi gücü elinde bulunduranların Allah’ın kanunlarına göre hükmetmemesini, doğrudan inançsal bir sapma ve meşruiyet kaybı olarak ifade eder.
Amaç İslam Birliğini parçalamak
Dönem itibarıyla Osmanlı Coğrafyasında, İngilizler İslam Birliği’ni (Panislamizm) zayıflatmak için bilinçli bir strateji yürütmektedir. Bu stratejinin özü, hilafet (manevi liderlik) ile saltanatı (siyasi ve askeri güç) birbirinden ayırarak hilafeti sembolik, etkisiz bir makama indirgemektir. Sıratı Müstakim bu fikre karşı çok sert bir mantık yürütür ve İngilizlerin ya İslam’ın temel kavramlarını hiç bilmediğini ya da bilerek bir algı operasyonu yürüttüğünü söyler.
Sıratı Müstakim tarafından verilen cevabın felsefi ve teolojik bir derinlikte olduğu görülmektedir. Felsefi ve teolojik bir argüman olarak, “kıyas-ı maa’l-fârık” (aralarında tam bir benzemezlik olan iki şeyi birbiriyle kıyaslama hatası) kavramı kullanılır. İslam’ı Hristiyanlığa kıyas ederek “Laiklik/Sekülerizm” reçetesi sunmak ölümcül bir mantık hatasıdır. Çünkü Hristiyanlığın doğuşunda ve özünde zaten “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” ilkesi (yani manevi ile maddi gücün ayrılığı) vardır. Ancak İslam, doğuşu itibarıyla hem inancı hem de devleti kuran bütüncül bir yapıya sahiptir. Verilen cevapta, “Biz onlarla zıt kutuplardayız” vurgusu yapılır. Bu vurgu ile, iki medeniyetin köklerindeki paradigma farkına dikkat çekilir.
Dinin yarısının terk edilmesi
Aksekili’nin izahlarından yola çıkılarak verilen cevapta, siyasi gücün (devletin/saltanatın) dinden ayrılması, “dinin yarısının terk edilmesi” olarak ifade edilir. Çok kritik bir sosyolojik tespit de yapılır: Maddi ve siyasi güç (devlet), dinin diğer yarısının (inanç ve ahlakın) koruyucusu ve savunucusudur. Siyasi korumadan, hukuktan ve devlet gücünden mahrum kalan bir dinin sadece yarısı gitmez, zamanla tamamı yok oluşa (izmihlale) sürüklenir. Bu yönüyle devlet, dinin varoluşsal bir zırhı olarak konumlandırılır.
Müslüman aydınlar kritik noktaları anlamış gibidir. İngilizler, sekülerleşme çağrısını bir “iyileştirme veya ilerleme” vaadi olarak sunmaktadır. İngilizlerin bu çağrısı, açık bir ikiyüzlülük ve manipülasyon olarak nitelendirilir. İngilizlerin amacının İslam dünyasına hayat vermek değil, İslam Birliği’ni parçalamak için en kestirme yolu bulmak olduğu savunulur. Bu çağrı, bir “sapıklık uçurumu” ve “en büyük felaket sebebi” olarak görülerek, Müslüman entelektüelleri ve yöneticileri bu aldatıcı tuzağa düşmemeleri konusunda uyarılır.
İslam Şeriatının evrensel adalet ilkesi
Batının din olarak Hristiyanlıkla olan ilişkisi yüzyıllardır problemli olduğu için, modernleşme ile birlikte din devletten ayrı tutulmuş ve laikleşme başlamıştır. Batı aynı uygulamanın İslam için de olması gerektiğini savunmaktadır. Temel dayanakları ise, toplumsal eşitliğin sağlanmasıdır. Hristiyan aydınlar toplumsal eşitliğin sağlanması ve bağnazlığın sona ermesi için, İslam Şeriatının kamusal alandan kaldırılmasını ve dinin sadece bireysel, manevi bir boyuta indirgenmesini savunmaktadırlar. İslamcı düşünürler, Batının bu iddia ve savunusunu ret ederler.
Çünkü İslam şeriatı, gayrimüslim tebaanın hak ve sorumluluklarını Müslümanlarla tamamen eşit sayan evrensel bir adalet ilkesine sahiptir. Buna Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin bir Yahudi ile mahkemede eşit şartlarda yargılanması delil olarak gösterilir. Dolayısıyla İslam’ın ilahi adaletine duyulan inanç, azınlıklar için bir tehdit değil, haklarının bizzat dini bir borç olarak korunmasının en büyük güvencesidir.
Sıratı Müstakim önemli bir yere işaret eder: Müslümanlar, kaynağını dinden ve şeriattan almayan seküler kurallara kalben ve ruhen bağlanmazlar. Din ile devlet ayrıldığında, devletin koyduğu dünyevi kanunlara sadece ceza korkusuyla, yani görünüşte itaat ederler. Bir toplumun ahlaken olgunlaşabilmesi ve kurallara içtenlikle uyması için, onu yönlendiren gücün kendi inancında yerleşmiş olması şarttır. Laiklik durumunda Müslümanlar ahlaki bir çözülme ve gerileme (tedenni) yaşayacağından, bu durumdan en büyük zararı yine azınlıklar görecektir. Bu yüzden Hristiyanlar için dahi en hayırlı senaryo, Müslümanların kendi şeriatlarıyla yönetilmesidir.
Hilafetin asıl amacından uzaklaşması
Sıratı Müstakim ekibi ciddi bir savunma yapmaktadır ve tarihi örnek gösterir. Tarihsel süreç incelendiğinde, İslam dünyasındaki zaaf ve bozulmanın temel nedeni, hilafetin “dini korumak ve dünya siyasetini yürütmek” olan asıl amacından uzaklaştırılması ve yöneticilerin baskıcı sultanlara dönüşmesidir. Müslümanları eski ihtişamına kavuşturmanın ve İslam Birliği’ni yeniden sağlamanın yegâne yolu, Hilafet Makamının yetkilerini bölmek değil, aksine onun azamet ve bütünlüğünü korumaktır. Din ile devlet işleri birbirinden ayrıldığı takdirde, Müslümanları bu makam etrafında toplayacak manevi bir güç kalmayacak, bu da hem maddi hem manevi çöküşü kaçınılmaz kılacaktır.
Dönemin İslamcı basınında konu üzerine hayli makaleler yazılmıştır.
1) Aksekili Ahmed Hamdi, Sebilü’r-Reşad – Sırat-ı Müstakim, cilt XIV, sayı 350, tarih 15 Teşrin-i Evvel 1331 – 28 Ekim 1915
2) Aksekili Ahmed Hamdi, Sebilü’r-Reşad – Sırat-ı Müstakim, cilt XIV, sayı 351, tarih 29 Teşrin-i Evvel 1331
3) Din ve Devlet Yahut Hilafet ve Saltanat: İngiliz Gazetelerine Cevap, Sebilü’r-Reşad – Sırat-ı Müstakim, cilt XIV, sayı 359, tarih 6 Teşrin-i Evvel 1332













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *