Mülk Sahibi Kimdir? Sandıktan Çıkan Kimin Devletini Yönetir?

Mülk Sahibi Kimdir? Sandıktan Çıkan Kimin Devletini Yönetir?

Modern siyaset düşüncesinin ve toplumsal algının en köklü açmazlarından biri, “Devlet” ile “Hükümet” kavramları arasında kurulan hatalı eşdeğerlik ilişkisidir.

Yakup Döğer

Entelektüel zemindeki yetersizliklerden sokaktaki reflekslere kadar sirayet eden bu algı karmaşası, sadece teorik bir yanılgı üretmekle kalmaz, aynı zamanda toplumsal muhalefetin, eleştirinin ve yapısal dönüşüm taleplerinin asıl hedefini saptırarak ciddi bir strateji ve davranış bozukluğuna yol açar. Gündelik politik dilin yüzeyselliği içinde eriyen bu iki kavram, modern aydın kesim tarafından da ya fark edilmemekte ya da kitlelere bilinçli bir biçimde aktarılmamaktadır.

Bu yanılsamanın en somut tezahürü, demokratik rıza mekanizmalarıyla iktidara gelen siyasi oluşumların ve onların kitlelerinin düştüğü “mülkiyet” yanılgısıdır. Laik-seküler modern demokratik devlet aygıtını yönetmeye talip olan aktörler, meşruiyetlerini aşkın bir kaynaktan, yani ilahî hukuktan almazlar. Bu aktörler meşruiyetlerini yönetilenlerin geçici onayından, yani seçimlerden alırlar. Seçim, bireysel tercihlerin aritmetik bir toplamla toplumsal bir irade gibi görünmesini sağlayan aldatıcı bir araçtır.

Herhangi bir ideolojinin, muhafazakâr, liberal, sosyalist ya da milliyetçi bir söylemin seçimi kazanarak “hükümet” olması, o düşünceye sahip kitlelerin tercihlerinin kamusal alanda görünürlük kazanmasını sağlar. Ancak bu durum asla seçilmişlerin devlete sahip olduğu, onun ontolojik özünü değiştirebildiği anlamına gelmez. Hükümetler, devletin tapusunu alan mülk sahipleri değil, belirli bir süre için işletim sistemini çalıştırmakla görevlendirilmiş geçici memurlardır.

İki iktidar türünün ontolojik ilişkisi

Devlet ile hükümet arasındaki ontolojik farkı kavramanın yolu, kamu hukukunun en temel ayrımlarından biri olan “Kurucu İktidar” ve “Kurulmuş İktidar” kavramsal bileşenlerini doğru bir zemine oturtmaktan geçer. Bu iki iktidar biçimi, felsefi ve pratik açıdan tamamen farklı düzlemlerde varlık gösterir. Kurulmuş iktidarlar olan hükümetler, meclisler ve bürokrasi, varoluşsal olarak devlet çerçevesine muhtaçtır. Önceden saptanmış, belirlenmiş bir düzenin ve kurucu aklın çizdiği sınırların dışına çıkamazlar.

Buna karşın kurucu iktidar, yani devletin kendisi, devlet aygıtından önce ve onun dışında var olan, hukuku yaratan, siyasal iktidarın meşruiyet ve kullanılma koşullarını mutlak olarak belirleyen saf, çıplak, istisna olana karar verebilen radikal bir güçtür. Pozitivist devlet kuramcılarının da vurguladığı üzere asli kurucu iktidar, doğası gereği “hukuk dışı” yani hukuku doğuran saf bir olgudur. Bir yapının hukuki yorumunun yapılabilmesi için hukukun o yapıdan önce var olması gerekir. Oysa devlet, hukukun kendisinden neşet ettiği kaynağın bizzat adıdır.

Bu bağlamda kurulmuş organların, anayasanın ve dolayısıyla kurucu iradenin açık izni olmaksızın kendi yetkilerini devretme, dönüştürme ya da yeni bir anayasal öz inşa etme yetkileri yoktur. Kurulmuş organlara tanınan yetkiler bir “hak” değil, kurucu iradenin bekası için tanımlanmış birer araçtır. Kurucu iradenin belirlediği sınırlar aşıldığında, sistem kurucu iktidarın üstünlüğü ilkesini korumak adına sert müdahalelere başvurmaktan çekinmez.

Hükümetler, kurucu iktidarın koyduğu oyun kurallarına, yani anayasaya sadık kalacaklarına dair milyonların önünde yemin ederek işbaşına gelirler. Dolayısıyla, rejim içinde partilerin sağcı, solcu, liberal ya da muhafazakâr olmasının kurucu paradigma açısından yapısal bir önemi yoktur. Zira hepsi aynı kurucu çerçevenin içinde hareket etmek üzere kurgulanmış yapılardır. Kurulmuş iktidarların yeni bir anayasa yapma imkânları yoktur. Anayasal düzendeki her türlü değişiklik ancak kurucu iktidarın öngördüğü usullerle ve mutlak denetimi altında gerçekleştirilebilir.

Ehlileştiren bir mekanizma olarak devlet

Devlet, doğası gereği mutlak otorite sahibi olan aşkın bir iktidardır. Siyasal ve felsefi düzlemde iktidar doğayı, içgüdüleri, sınıfları ve bireyleri baskı altına alan, bastıran ve ehlileştiren mekanizmadır. Otorite ise bu bastırma eyleminin psikolojik ve sosyolojik olarak meşrulaştırılması, yönetme hakkının yönetilenler tarafından sorgusuzca kabul edilmesidir. Otoritenin emretme, nihai kararı verme ve başkaları adına konuşma yetkisi, rasyonel gerekçelerden ziyade modern devletin sahip olduğu “kutsallık” ve “egemenlik” kavramlarıyla sağlanan meşruiyete dayanır. Vatandaşlar, kendi özel gerekçeleri ne olursa olsun, sırf otorite öyle emrettiği için bu iradeye uygun davranmak zorundadırlar.

Devlet hükümetten çok daha geniştir. Kamusal alandaki tüm kurumları ve vatandaş sıfatıyla tüm halkı kapsar. Devlet kalıcı ve sürekli bir varlıkken, hükümet geçicidir, dalgalarla gelir ve gider. Hükümet sistemleri reforme edilebilir, yeniden tanzim veya tasfiye edilebilir ancak devlet, politikanın oluşturulması ve uygulanması bakımından gayrişahsi bir otorite icra etmeyi sürdürür.

Ulus-devlet çağında toplumla özdeş olduğu varsayılan bu yapı, bireyden önce gelir. Devletin çıkarı ve istikrarı, bireysel adalet ve özgürlük taleplerinden her zaman önce meşru kabul edilir. Modern devletlerin kitlelere sunduğu “bireysel özgürlük” alanları bile aslında egemenin kendi gücünü ve lütfunu sergileme biçimidir. “Ben izin veriyorum, o halde dilediğimde geri alabilirim” diyen buyurgan bir istisna yetkisidir.

Muhafazakâr dönüşümün paradoksu

Modern devlet ile kapitalist üretim ilişkileri arasında yapısal ve organik bir bağ vardır. Kapitalist sömürü mekanizması, hedef seçtiği coğrafyalarda serbest pazar ekonomisini kurmak ve homojen bir tüketim toplumu inşa etmek için geleneksel toplulukları, yerel aidiyetleri ve organik bağları fiziki ve kültürel olarak parçalar. Parçaladığı bu kitleleri ise yeniden tanımlanmış üretim, sahte ihtiyaçlar ve tüketim kültürü üzerinden pazarın içinde birleştirir.

İşte bu noktada kurucu iktidarlar ile kapitalizm arasında gizli bir işbirliği devreye girer. Devletin bireyleri sürekli “özgürleşme ve bireyselleşme” vaadiyle ayartması, aslında onu geleneksel koruyucu mekanizmalardan kopararak kapitalist pazarın ve modern devletin sınırsız şiddetinin karşısında savunmasız bırakma stratejisidir. Bireyselleşen toplum, her türlü dış müdahaleye ve sömürüye açık hale gelir.

Kaostan doğan huzur

Modern devlet var olabilmek için, paradoksal bir şekilde kontrol altında tutulan kurgusal bir kaosa ve “asıl olmayan bir huzura” ihtiyaç duyar. Hükümetler bu huzur yanılsamasını korumak adına vergi toplar, suçluları yakalar, yol, köprü, altyapı yapar ve refah seviyesini yükseltmeye çalışır. Ancak yapılan her hizmet, atılan her adım nihayetinde insanın mutluluğu için değil, devlet aygıtının daha tahkim edilmiş, daha güçlü ve daha sarsılmaz hale gelmesi içindir. Modern devletlerde asıl olan devletin güvenliğidir, insan her zaman ikinci plandadır.

Demokratik sistemin doğası gereği, parlamentoda hükümet ve muhalefet sürekli bir didişme, kavga ve reel politik gerilim içindedir. Kitleler bu kavgayı köklü bir sistem savaşı zanneder. Oysa bu kavga sadece devlet imkânlarından yararlanmak, makam-mevki dağıtmak, finansal gücü yönetmek ve toplumu hücresel düzeyde dönüştürmek amacıyla yapılan bir “yönetme hakkı” kavgasından ibarettir. Hiçbir partinin devletin kurucu paradigmasını, ideolojik özünü ve anayasal değişmezlerini değiştirmeye ne yetkisi vardır ne de gücü yeter.

İktidar olup muktedir olamamak

Bu hakikatin en çarpıcı ve ibretlik örneği, muhafazakâr/İslamcı cenahın siyasal tecrübesinde saklıdır. Devletin insanı ve toplumu yukarıdan aşağıya ideolojik olarak dönüştürme gücünü fark edemeyen, hükümet olmayı devlete sahip olmak sanan muhafazakâr siyaset, zaman içinde bizzat yönetmeye talip olduğu aygıt tarafından dönüştürülmüştür. Siyaset tarihindeki meşhur aktörlerin farklı dönemlerde sitemle dile getirdikleri “İktidar olduk ama muktedir olamadık” itirafı, kurucu otorite karşısında kurulmuş iktidarın yapısal çaresizliğinin tescilidir.

Yirmi yıl önce Kemalist, laik seküler devlet aygıtına ve onun ideolojik aklına radikal eleştiriler yönelten, tabiri caizse diş bileyen aktörler, devlet mekanizmasının içine girdiklerinde onun ontolojik karakteri tarafından terbiye edilmiş, dönüştürülmüştür. Bugün geldikleri eşikte, eleştirdikleri o sistemin kurucu değerlerinin, kutsal “beka” söyleminin ve askeri-bürokratik aklın en hararetli savunucusu olmuştur. Ve aynı zamanda iddialı bir uygulayıcısı konumuna da yükselmişlerdir. Çünkü devlet, kendisini yönetmeye talip olan her kesimi, er ya da geç kendi bekası doğrultusunda mecburi bir dönüşüme tabi tutan dönüştürücü bir makinedir.

Aktörler değişse de, öz hep aynıdır

Hükümet, dar anlamda yürütme gücünü elinde bulunduran bakanlar kurulunu, geniş anlamda ise yasama, yürütme ve yargı fonksiyonlarını icra eden dönemsel yönetim biçimini ifade eder. Gündelik dilde devletle karıştırılsa da hükümet, devlet adı verilen üstün ve aşkın varlığın egemenlik yetkisinin sadece muayyen ve sınırlı bir kısmını kullanan geçici bir aparattır. İslam ve Türk siyaset uygulamasında Selçuklu ve Osmanlı’dan bu yana yerleşik olan bu ayrım, mahiyet olarak tamamen farklı iki dünyaya işaret eder.

Vatandaşlar hayat pahalılığından, ekonomik krizlerden, zamlardan, adaletsizliklerden ya da uluslararası arenadaki başarısızlıklardan dolayı haklı olarak yönetim aygıtı olan hükümeti sorumlu tutar. Onu lanetler ya da yüceltir. Toplum hükümetlerin meşruiyetini ve değişimini her an sorgulayabilir. Ancak devletin kurucu felsefesi, kutsal sınırları ve ontolojik varlığı zihinlerde ve yasalarda “dokunulmaz ve sorgulanamaz” bir tabu olarak kalmaya devam eder.

Son tahlilde, modern seküler devletin ebediyet iddiası, hukuk üstü karakteri ve şiddet tekeliyle yerli yerinde durmaktadır. Modern devletin kurucu akıllarının ifade ettiği gibi, modern devletin en önemli ilkesi olan “egemenliğin sürekliliği”, bu yapının zamanla sınırlı olmadığını gösterir. Hükümetler ise bu devasa ve sarsılmaz yapının yüzüne geçirilen, dönemin şartlarına göre sağcı, solcu, liberal ya da muhafazakâr renklerle boyanmış değişken maskelerden ibarettir. Maskeler değişse de, makinenin çalışma prensibi, gücü elinde tutma arzusu ve insanı tebaa kılma iradesi asla değişmemektedir.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *