Günümüzde Doğu ile Batı arasındaki ilişkileri ve Batının Doğuyu her daim sömürülmesi ve ezilip linç edilmesi gereken bir coğrafya olarak görmesi, günümüzde de bu algının pratik tezahürlerini anlamamız için meselenin arka planına bakmamız gerekmektedir. Bu mesele Batı tarafından “Şark Meselesi” olarak görülmüştür.
Yakup Döğer
Osmanlı aydınları arasında Şark Meselesini tartışan ve gündeme getiren ilk kişilerden birisinin Namık Kemal olduğu anlaşılmaktadır. Namık Kemal’in I. Meşrutiyetten de önce İbret Gazetesinde yazdığı ve muhtevası gayet geniş olan Şark Meselesi ile ilgili üç uzun makale, meselenin anlaşılması hususunda önemli bilgiler vermektedir. Şark Meselesini gündeme getirip tartışan diğer Osmanlı aydını Yusuf Akçura’dır. Yusuf Akçura, selefi olan Namık Kemal’den yirmi yıl sonra aynı meseleyi uzunca tartışmıştır.
Şark Meselesini tartışanlardan bir diğeri de, Namık Kemal ve Yusuf Akçura’nın halefi olan ve Akçura’dan yirmi yıl sonra meseleyi tartışan Haşim Nahid’dir. Haşim Nahid konuyu, “Üç Muamma: Garb Meselesi, Şark Meselesi ve Türk Meselesi” olarak ele alır.
Biz bu yazımızda, selef-halef olarak üç Osmanlı aydının Şark Meselesine yaklaşımlarını kritik etmeye çalışacağız.
Şark Meselesi ile ilgili tartışmaların genellikle Batılı aydınlar tarafından ele alınıp tartışılması ve tanımlanması, özgünlükten uzak olduğu gibi, “buralı-şarklı” olanlar açısından konunun künhüne vakıf olunmasını güçleştirmektedir. Oysa asıl olan, “buralı-şarklı” olanın bu meseleye nasıl baktığı ve nasıl tanımladığıdır.
SİYASİ BİR BELA OLARAK ŞARK MESELESİ
Namık Kemal, Şark Meselesini tanımlarken şöyle demektedir:
“İki yüzyıldır tıpkı bir yanardağ gibi umulmadık anlarda patlayarak, yarattığı sarsıntılarla yeryüzünün şeklini değiştirmesinden (sınırları kaydırmasından) korkulan en büyük siyasi belalardan biri Şark Meselesidir.
Bu meselenin mahiyeti, Avrupa’da dünyayı kendi kalıplarına göre ölçüp biçen yazarların eserlerinde arandığında karşımıza şu sonuç çıkar: Onlara göre bu mesele, Osmanlı topraklarındaki farklı mezheplerin çatışmasından ve İslamiyet ile Batı medeniyetinin uyuşmasının imkânsız görülmesinden doğmuştur. Avrupa kamuoyu, buralarda mezhep davalarının adaleti çiğnediğine inanır ve nerede bir olay çıksa, daima “mağdur” saydığı tarafı koruma bahanesiyle müdahale eder.
Ancak bugünkü medeniyet için bir utanç lekesi olsa da şunu itiraf etmeliyim ki: Eğer yabancı devletlerin dışişleri arşivlerindeki gizli belgeleri görebilseydik veya bakanlar kurulundaki gizli görüşmeleri dinleyebilseydik, Şark Meselesinin temelinin bu anlatılanlar olmadığını anlardık. Meselenin asıl esası; hükümetler arasındaki siyasi rekabet, ekonomik menfaat ve bazı yöneticilerin makam ve şöhret hırsından ibarettir.”(1)
Namık Kemal Batı tarafından ortaya çıkarılan Şark Meselesini, dini bir dava olarak değil, çıkar meselesi olarak görür. Avrupa kamuoyu ve yazarları, Şark Meselesini hep “Müslümanlar Hristiyanları eziyor, medeniyetler uyuşmuyor” şeklinde bir din ve adalet davası gibi sunmaktadır. Fakat işin aslı öyle değildir. İşin aslı, Osmanlı mülkünün parçalanması, kimin hangi toprağı alacağı ve hangi devletin daha kârlı çıkacağıdır. Dikkat çeken başka bir husus da, müellifin Şark Meselesini, tartıştığı tarihten iki yüz yıl daha geriye götürmesidir.
Namık Kemal, Şark Meselesinin kendiliğinden ortaya çıkan bir mesele olmadığını, Avrupalı devletlerin kendi çıkarları için istedikleri zaman gündeme getirdikleri siyasi bir felaket olarak görür. Bu mesele Avrupa için sürekli bir müdahale aracı olarak işlev görmektedir.
Namık Kemal, Osmanlı topraklarının birçok milletten oluştuğunu, her birinin farklı fikirleri olduğunu ve özellikle Rum ile Bulgarların devletin toprak bütünlüğüne zarar verecek düşmanca eğilimler içinde olduklarının gerçekliğine işaret eder. Ancak asırlardan beri birlikte yaşayan bu milletler, coğrafi olarak bir vücudun organları gibi birbirine öyle kenetlenmişlerdi ki artık birbirlerinden ayrılmaları imkânsızdır.
Avrupa’nın ikiyüzlü politikası
Namık Kemal, 1868’li yıllarda Londra’dan Payitahta ayar verirken, Avrupa’yı adaletin merkezi görmüş, adaletin yaşandığı memleketleri Avrupa memleketleri olarak tanımlamıştı. Fakat öyle görünüyor ki, üzerinden geçen kısa sürede bu fikri değişmiş gibidir. Zira artık Avrupa’yı farklı görmektedir.
“Avrupa kamuoyuna gelince, evet, Avrupa’da son bir-iki yüzyıldır her insana sevgi beslemek ve her mazlumu korumak ilerlemenin bir gereği sayılıyor. Bu yüzden Doğu’nun herhangi bir köşesinde bir silah patlasa, yankısı Batı’nın her tarafında dağları taşları birbirine katacak kadar büyük bir gürültü koparıyor.
Fakat insan vicdanını derinlemesine inceleyenler bilir ki, dünyada hiçbir zaman insani duygular, kişisel çıkarlar kadar etkili olamaz. Bu nedenle Avrupa kamuoyu, kendi içindeki bir zulme karşı gösterdiği fiili direncin on binde birini bile dış meselelerde göstermez. Fransa ve İngiltere halkının kendi hükümetlerine karşı gösterdiği sert tepkileri, buna karşın Macaristan, Polonya ve Hindistan gibi yerlerin acı feryatlarına karşı felçli gibi hareketsiz kalmalarını düşünürseniz, bu iddiamız için başka kanıt aramaya gerek kalmaz.” (a.g.e. sayfa 4)
Namık Kemal bir şey öğrenmiştir, o da Batının ikiyüzlülüğüdür. Batının evrensel değerler iddiasının, kendi ekonomik ve siyasi sınırlarına çarptığında nasıl buharlaştığını görmüştür. Doğunun Batıdan gelecek herhangi bir yardıma veya desteğine bel bağlamasının beyhude olduğunu, çünkü Batı vicdanının, çıkarları bittiğinde sustuğunu anlamıştır.
Kılıca dayanarak gelen güç
Namık Kemal, Şark Meselesinin içyüzünün tam olarak anlaşılması için, Osmanlı Devleti’nin yabancılarla yürüttüğü tarihi ilişkilerin gözden geçirilmesi gerektiğini söyler ve konu üzerine uzunca tarihi malumatlar verir. Ona göre, Osmanlı kazandığı toprakları kılıcına dayanarak sahip olmuştur. Osmanlının ortaya çıkışından Sokullu Mehmed Paşa’nın sadrazamlığına kadar, Müslüman olmayan devletlerle yürüttüğü ilişkiler sadece cihat ve mütarekeden ibarettir. Olgunluk dönemine girdikten sonra açılan Macaristan, Lehistan ve Girit seferlerinde, Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa’nın idare ettiği savaşlarda Osmanlı kılıcı eski görkemini tam olarak gösteremediyse de toprak ve itibar bakımından en küçük bir zarara uğramamıştır.
Prut Vakası: Kılcı elinden bırakan Osmanlı
Namık Kemal, Osmanlı’nın başlayan geri gidişini ve Şark Meselesinin ortaya çıkışını uzun izahlardan sonra Prut Vakası’na bağlar. Prut Vakası ayrı bir mevzu olduğundan dolayı burada değinmiyoruz. Fakat konunun anlaşılması için kısaca değinmek gerekirse, Prut Vakası ile birlikte kazanılmış bir zafer yok yere feda edilmiş, Osmanlı, tarihinin en anlamsız barış anlaşmasını yapmıştır. Bu anlaşmanın sonucunda Osmanlı’nın elindeki kılıcı bırakmasıyla yenilmezlik efsanesi sona ermiştir. Bu vakadan sonra Osmanlı Avrupa’nın diplomasi kurallarıyla oynamaya başlamış, bununla birlikte Şark Meselesi ortaya çıkmıştır.
Namık Kemal, günümüze de ışık tutan çok yerinde tespitler yapmaktadır. Ona göre diplomasi güçlü olanın değil, hile ve aldatmaca yapanın kazandığı siyasi bir oyundur. Osmanlı, elinden kılıcı bırakıp Avrupa ile diplomasi alanında bekasını temin etmeye çalışırken, eski gücünden her geçen gün uzaklaşmıştır. Müellif ciddi bir yere temas etmekle, günümüz dünyasının askeri ve siyasi yapısına, gelişen ve yaşanan olayları da o günden görmüş olduğunu anlıyoruz. (a.g.e. sayfa 6)
Namık Kemal, tarihi okuyarak gelinen süreci çok iyi analiz etmektedir. Prut Vakası’ndan sonra Osmanlı çeşitli Avrupa şehirlerine elçiler göndermeye başlamıştır. Fakat çeşitli diplomasi oyunlarıyla iki yüzyıl boyunca Osmanlının büyük fedakârlıklarla elinde tuttuğu Macar toprakları da kaybedilmiştir. II. Mahmud zamanında Osmanlı diplomatik olarak tekrar bir yükselişe geçmiş olsa da bu dönemdeki diplomatik başarı, bir mumun sönmeden hemen önce son bir kez şiddetle alevlenmesi gibi kalmıştır.
Eskinin unutulan faydaları, yeninin acemilikleri
“Heyhat! Ondan sonra devletimizin gücü gurura, ustalığı ise hayallere dönüştü. Osmanlı şanının gereği sayılan o ihtiyatlı duruş, Koca Ragıp Paşa ile beraber mezara gömüldü. 3. Mustafa döneminin sonundan 2. Mahmud döneminin başına kadar Rusya’ya dört kez savaş ilan ettik. Ama topun karşısına yivli tüfekle, tüfeğin karşısına yatağanla, süngünün karşısına sopayla, tedbirin karşısına hileyle, mantığın karşısına şiirle, ilerlemenin karşısına boş bilgiyle, düzenin karşısına ihtilalle, ittifakın karşısına nifakla, fikrin karşısına ise sadece gösterişli kavuklarla gittik. Belki de hiçbir millette görülmemiş, Osmanlı’nın yükseliş dönemindeki heybetiyle tam ters orantılı olacak derecede maddi ve manevi bin türlü yenilgiye uğradık. Avrupa’daki topraklarımızın yarısından fazlasını kaybettik. Mahmud’un dış politikası ise, eski yöntemin tüm faydalarından yoksun ama tüm hatalarını barındıran, seçmeye çalıştığı yeni tarzın ise acemilikten kaynaklanan bütün kusurlarını taşıyan bir haldeydi.
Sadece o dönemin halini düşünmek bile, Şark Meselesinin devletler arası çıkar kavgasından başka bir kökeni olmadığını kanıtlamaya yeter. Sırbistan hangi milliyet duygusuyla ayrı bir hükümet oldu? Yunanistan hangi millet adına Osmanlı vatanından ayrıldı? Mısır hangi mezheptendi ki İslam Halifesine silah çekti? Bizi zalimce işgal eden Ruslar, hangi mazlumu korumak için bize savaş açtıklarında donanma gönderdiler?” (a.g.e. sayfa 8)
Namık Kemal, 2. Mahmud dönemini “eskinin faydasını kaybetmiş, yeninin ise sadece acemiliğini almış” bir ara dönem olarak eleştirir. Tanzimat’ın mimarı Mustafa Reşid Paşa’yı ise, Batı’nın niyetlerini ve denge politikasını ilk anlayan kişi olarak över. Ona göre, Osmanlı sadece askeri sahada değil, asıl olarak mantık, fikir ve düzen sahasında yenilmiştir. Çözümü ise, Şark Meselesinin bir “çıkar oyunu” olduğunu anlayıp gören Reşid Paşa gibi, akılcı bir politika üretmekte görür. (a.g.e. sayfa9)
Osmanlı’yı medeniyet dışı gören Avrupa
Namık Kemal, Şark Meselesini tartışmaya İbret Gazetesinin bir sonraki sayısında devam eder. Avrupa’da Osmanlı karşıtı yükselen kamuoyuna dikkat çeker. Avrupa, Osmanlı’yı “medeniyet dışı” gördüğü için yok olmasını mubah saymaktadır. Reşid Paşa, Tanzimat Fermanı ile dünyaya şu mesajı vermiştir: “Biz yobaz değiliz, hukuk devletiyiz ve sizinle aynı değerleri paylaşıyoruz.” Bu, askeri bir zaferden çok daha etkili bir diplomatik kalkandır.
Namık Kemal’in Reşid Paşa ve Tanzimat’la ilgili en önemli tespiti şudur: “Reşid Paşa, Avrupa ile olan ilişkiyi sadece kâğıt üzerindeki antlaşmalardan çıkarıp ekonomik bir bağa dönüştürmüştür. Ticaretin önündeki engellerin kaldırılması, Avrupalı tüccarların Osmanlı’nın yıkılmamasında kişisel çıkar sahibi olmasını sağlamıştır. Yani eğer Osmanlı yıkılırsa siz de para kaybedersiniz” mantığıyla devletin ömrü uzatılmıştır. Namık Kemal’in, Reşid Paşa’ya çok önem verdiği görülmektedir. Ona göre Reşid Paşa, Osmanlı’yı kaba kuvvetle değil, modern hukuk ve İngiliz desteğiyle harmanlanmış akılcı bir ticaret politikası ile dağılmaktan kurtarmıştır.
İngiliz yardımıyla uzayan devlet ömrü
Namık Kemal’in, İngiliz desteğinden bahsetmesi önemlidir. İngiliz desteğiyle harmanlanmış yeni politikalar sayesinde, Rusya’nın bu bölgelere akıp gelmesinden dünya medeniyeti adına duyulan korkular, Osmanlı’nın hayatta kalmasını sağlıyordu. Namık Kemal’de aleni bir İngiliz hayranlığı olduğu anlaşılmaktadır. İngiliz bakanlarının ileri görüşlülükleri sayesinde krizin aşılması için, İstanbul’da olağanüstü bir yönetimin ve bu yönetimle birlikte reformların hayata geçirilmesi gerekiyordu.
“Reşid Paşa bu durumun içyüzünü cerrah titizliğiyle analiz ederek, vaktinde yetişen bir ilaç gibi Tanzimat’ı ilan etti. Böylece memleketin geleceğini devletlerin garantörlüğü altına soktu. Osmanlı’nın zulmüne dair Avrupa’da yüzlerce yılda oluşmuş önyargıları birkaç gün içinde unutturdu. Ticaret hukukunu kısıtlamalardan kurtararak Avrupa ile olan siyasi bağımıza bir de çıkar ortaklığı ekledi. İngiliz politikasına dayanarak Mısır’ı yeniden eski bir eyalet haline getirmeyi başardı. İşte bu yönleriyle, dünyanın her tarafında artık mezara yaklaşmış, eskimiş bir vücut olarak görülen Osmanlı Devleti, henüz varlık mührü üzerinden düşmemiş, hızla büyüyen ve atılgan bir çocuk gibi görünmeye başladı.” (a.g.e. sayfa 11)
Namık Kemal çok önemli bir noktaya parmak basar. Batılılar Şark Meselesini halkların bağımsızlık isteğine bağlasa da, Reşid Paşa gibi güçlü bir irade varken bu farklılıklar devleti sarsmamıştır. Demek ki sorun milletlerin farklı olması değil, devletin onları yönetecek iradeye ve kararlılığa sahip olup olmamasıdır. Ona göre, dış politika taviz vererek değil, dik durarak ve akılcı ittifaklar kurarak yürütülebilir. Reşid Paşa’yı bir kahraman, onun öğrencileri olan Ali ve Fuad Paşaları devletin bağımsızlığını zedeleyen bürokratlar olarak konumlandırır. (ag.e. sayfa 12)
Islahat fermanı mı, İmtiyaz fermanı mı?
Namık Kemal, “Islahat Fermanı” olarak bildiğimiz 1856 fermanını “İmtiyaz Fermanı” olarak ifade eder. Ali ve Fuad Paşalar, İmtiyaz Fermanının Paris Anlaşması’na girmesine neden olmuştur ve bu siyasi bir intihardır. Reşid Paşa’nın Tanzimat’ı vaktinde gelen bir ilaç iken, Ali ve Fuad Paşaların bu hamlesi, Avrupa’ya Osmanlı’nın iç işlerine müdahale hakkını resmen tanımıştır. Namık Kemal bu iki paşayı, hocaları Reşid Paşa’nın aksine ilkesizlikle suçlar. Onlar için diplomasi, devleti kurtarmaktan ziyade mevkii koruma aracıdır. Müellif her ne kadar sert çıksa da, sözlerine bir şerh düşer: “Fransa bu kadar güçlüyken, paşaların işi zaten çok zordur. Yani suç hem kişisel hırslarda hem de değişen dünya dengelerindedir.”
Namık Kemal, Tanzimat’ın ikinci kuşağını “Fransa’nın uydusu” olmakla itham ederken, Osmanlı’nın artık kendi iradesiyle değil, Avrupa’nın hatır gönül işleriyle yönetildiğini feryat ederek anlatmaktadır. Reşid Paşa’nın akılcı diplomasisinin yerini, şahsi çıkarların ve dalkavukluğun aldığını savunur. Bu dalkavukluğun sorumlusu olarak da Fuad ve Ali Paşaları gösterir.
Umk-ı Nazar eksikliği
Namık Kemal, Fuad ve Ali Paşalar dönemindeki iki adam idaresinin, Meclis-i Vala, Şura-yı Devlet gibi kurumların yerini almasını eleştirir. Kararların şahsi korkulara dayalı alınmasını “umk-ı nazar” (bakış derinliği) eksikliği olarak niteler. İki paşanın döneminde devletin en önemli ve üst kurumları, adı var ama etkisi yok hükmündedir.
Namık Kemal’in en dikkat çekici analizlerinden biri de, İslam Halifesi ile Papa’nın diplomatik bir düzlemde uzlaşmasını sağlama çabasıdır. O, bu girişimin Avrupa kamuoyunda karşılığı olmayan, modası geçmiş bir diplomasi türü olduğunu savunur. Namık Kemal’in bu savunusundan anlaşılmaktadır ki kendisi Avrupa iç siyasetini de yakından takip etmektedir. (İbret, 28 Eylül 1288, Aynı külliyat içinde, sayfa 19-20)
Namık Kemal, Şark Meselesine dair yazdığı üçüncü makalesine İbret Gazetesinin sonraki sayısında devam eder.
Namık Kemal, Şark Meselesini “Kader” olarak değil “Beceriksizlik” olarak görür. Şark Meselesi, Avrupa’nın doğuştan gelen bir saldırganlığından ziyade, Osmanlı bürokrasisinin liyakatsiz ve şahsi çıkarlara dayalı yönetiminden doğmuştur. Eğer devlet küçük bir köy manastırındaki ihtilafı bile yönetemeyip dış müdahaleye açık hale getiriyorsa, Şark Meselesi o manastırdan başlar. Namık Kemal devlet erkânı hakkında çok ilginç bir tespit yapar, devletin uluslararası arenadaki gücünü, yöneticilerin “Haysiyeti” ile eşleştirir. Ona göre dış politika “Şahsiyet” meselesidir.
Çözüm: Bağımsız bir yol izlenmesi
Namık Kemal, Osmanlı’da devlet adamlarının dönem itibarıyla milli birlik duygusunu kaybetmiş olduğunu ifade eder. Bir hariciye müsteşarının veya sadrazamın, kendi koltuğunu korumak için yabancı sefaretlerin desteğini araması, Şark Meselesini bizzat devletin kalbine sokmaktır. Meselenin çözümü ise devletin kendi haysiyetini koruyacak, bütün etkilerden uzak bağımsız bir yol izlemesidir.
Bazılarının Şark Meselesini çözmek için, Rusya’nın otoriter -istibdatçı- modelini önermelerini Namık Kemal büyük tehlike olarak görür. Ona göre, Rusya’nın kendi halkına uyguladığı şiddeti Osmanlı’ya tatbik etmek, kendi idamına fetva vermektir. Çünkü Osmanlı Devleti ancak tebaasını adaletle bir arada tutarak var olabilir. Rusya gibi “ben yaptım oldu” mantığıyla Bulgar veya Ermeni kilise meselelerine müdahale etmek, sadece dış müdahaleyi davet eder.
Müellif, Şark Meselesine kalıcı bir çözüm sağlanmak isteniyorsa bunun ancak Hukuk Devleti olarak mümkün olacağını savunur. Yabancı müdahalesi askerle değil adil mahkemeyle durdurulabilir. Avrupalılar “Hristiyan tebaanın haklarını koruma” bahanesiyle müdahale ediyorsa, çözüm bu hakları kâğıt üzerinde değil, mahkemelerin “hüsn-i intizamı” (iyi düzeni) ile fiilen sağlanmalıdır. Eğer Osmanlı mahkemesi adil olursa, kapitülasyonlar ve müdahale bahaneleri kendiliğinden hükümsüz kalacaktır.
Namık Kemal için Şark Meselesinin tanımı, “içeride hukuksuzluk, dışarıda ise haysiyetsiz diplomatik tavizler” toplamıdır. O, bu meseleyi toprak kaybederek değil, kanunu (Tanzimat’ı) ayaklar altına alarak kaybettiğimizi savunur. (İbret Gazetesi, 3 Teşrinievvel 1288, aynı külliyat içinde)
Tanzimat: Bünyeye uymayan nakil
Namık Kemal’in Tanzimat ve Reşid Paşa savunusu ve Şark Meselesinin çözümünün Tanzimat usulüne uygun ilerlemekle mümkün olacağına dair önerisi, Fransız Diplomat Philippe Engelhardt’ın tespitlerine göre yanlıştır. Fransız diplomat, “Tanzimat ve Türkiye” adlı eserinde, Tanzimatı Osmanlı toplumsal bünyesine uymayan bir nakil olarak görür. Ona göre reformlar, İslam hukuku ile Batı hukuku arasında aşılması imkânsız bir ikilik yaratmıştır. Devletin geleneksel otoritesini sarsarken yerine güçlü bir kurum koyamamıştır. Engelhardt, reformların sadece yüzeysel bir taklit olduğunu ve Hristiyan tebaayı tatmin etmek yerine ayrılıkçılığı körüklediğini savunur.
Engelhardt’ın bir Fransız olması ve Avrupa’yı çok iyi tanımasından dolayı olaylara daha geniş yelpazeden baktığı anlaşılmaktadır. Ona göre, Tanzimat’ın Osmanlı’yı Avrupa ailesine sokma hedefi başarısız olmuştur. Çünkü Osmanlı’nın reform yaptıkça daha fazla müdahaleye açık hale geldiğini ileri sürer. Ona göre Tanzimat Avrupa’ya verilmiş bir açık çektir.
Fransız diplomat, Namık Kemal’in çok övdüğü Reşid Paşa’yı da eleştirir. Engelhardt’a göre Reşid Paşa Batıya şirin görünmek için aceleci ve hazırlıksız reformlar yapan, toplumsal dinamikleri okuyamayan bir devlet adamıdır.
Şura ve Adalet ilkesinin Modern ihyası: Tanzimat
Namık Kemal ise Tanzimat’ı ilginç bir yaklaşımla savunur. Ona göre Tanzimat, İslam’ın özünde var olan “şura” ve “adalet” ilkelerinin modern bir ihyasıdır. Reşid Paşa’yı yüceltmesinin sebebi, onun devleti keyfi idareden çıkarıp “kanun” dairesine sokma girişimidir. Kemal’e göre sorun Tanzimat’ın kendisi değil, Ali ve Fuad Paşalar elinde bir “bürokratik istibdada” dönüşmesidir.
Namık Kemal’in, Şark Meselesinin çıkışına sebep olarak gösterdiği husus dikkat çekicidir. Osmanlı kazanmış olduğu mutlak zaferden sonra hiç gereksiz yere düşmanıyla barış anlaşması yapmış ve kılıcı elinden bırakmıştır. Osmanlı’nın yapmış olduğu gereksiz anlaşma ve bunun sonucunda kılıcı elinden bırakması, Avrupa siyasetinde hem bir acizlik göstergesine hem de itibar kaybına neden olmuştur. Bunların üstüne bir de devlet ricalinin şahsi menfaati ve liyakatsiz idarecilerin yönetime gelmesi, Osmanlı’nın güçten düşmesi sonucunu ortaya çıkarmıştır. Namık Kemal’in mesele üzerine analizinin günümüz dünyasında da ne kadar yerli yerinde bir tespit olduğu anlaşılmaktadır.
YUSUF AKÇURA: ŞARK MESELESİ
Şark Meselesini tartışan son dönem Osmanlı aydınlarından biri de Yusuf Akçura’dır. Akçura, Şuray-ı Ümmet Gazetesinde mesele hakkında makaleler yazmıştır. Akçura, Şark Meselesini şöyle tanımlamıştır:
“Şark Meselesi, aslında her zaman ve mekânda aynı anlamı taşımamış, zamana, mekâna ve hatta kişiye göre anlamı değişmiştir. Bununla beraber bugün çoğunluk nezdinde Şark Meselesinin tanımlamasının işaret ettiği anlam şöyle özetlenebilir: Avrupa devletlerinin Osmanlı topraklarını çeşitli yollarla ele geçirme arzuları ve Osmanlı idaresi altında bulunan çeşitli halklardan bazılarının bağımsız bir hükümet kurmak istemeleri.”(2)
Akçura, diplomatların hileli yüzünü ortaya çıkaran bir tespit yapar. Ona göre, diplomatlar, iç yüzünü açığa çıkarmak işlerine gelmeyen meselelere alışılmadık isimler takarlar, sonra o mesele hakkında o kadar çok yazı yazar ve söz söylerler ki artık sözü edilen bu meselelerin neden ibaret olduğunu anlamak, o dış görünüşteki ayrıntılar ve detaylar arasından asıl konuyu seçip çıkarmak çok güçleşir. İşte Şark Meselesi ifadesi de diplomatlığın bu tür uygulamalarından biridir.
Şark Meselesi: Tercih değil, doğa kanunu
Akçura’ya göre Avrupa’nın Osmanlı’yı ele geçirme arzusu bir “tercih” değil kaçınılmaz bir doğa kanunudur. İlginç bir yorum yaparak, klasik hukukun devletler arasında geçerli olmadığını söyler. Ona göre doğada geçerli olan “Hayatta Kalma Mücadelesi Kanunu” siyaset için de geçerlidir. Eğer bir devlet güçlüyse zayıf olanı yutma hakkına sahiptir. “Hak kuvvettir, kuvvet haktır” diyerek meseleyi tamamen güç dengesine bağlar.
Yusuf Akçura, Avrupa’nın çıkarcı ve sömürgeci mantığını da ortaya koyar. Avrupa’da nüfus artmış, medeniyet ilerlemiş ancak mevcut kaynaklar yetersiz kalmıştır. Hayatı korumak ve mutluluğu artırmak için yeni kaynaklara ihtiyaç duyan Avrupalı devletler, bu kaynakların bolca bulunduğu ama halkının “medeniyetçe geri kaldığı” Osmanlı topraklarına yönelmişlerdir.
Müellif, yaşanan hadiseyi, iktisadi bir sebebe bağlar. Eğer büyük devletler birbirleriyle rekabetleri yüzünden bir devleti işgal edip sömüremiyorsa, o ülkeyi ekonomik sömürge haline getirerek oradan beslenirler. Devlete karşı başlayan dini, milli ve hissi nedenlerin arkasında derin iktisadi gerçekler yatmaktadır. (a.g.e. sayfa 26)
Kaybedilen can ve mal güvenliği
Yusuf Akçura, Osmanlı’nın gerileme döneminde ortaya çıkan iktisadi güvensizliğe de dikkat çeker. Gerileme döneminde asayiş bozulmuş, eşkıyalar türemiştir. Özellikle gayrimüslim tebaanın ticaret ve ziraatla daha çok uğraştığını, dolayısıyla daha çok servet biriktirdiğini belirtir. Eşkıya ve yolsuzluğa batmış memurlar en çok bu servet sahiplerine musallat olduğunda, tebaa “can ve mal güvenliğini” kaybeder.
Akçura, Karl Marx’ın Doğa Kanunlarına da atıf yapar. Toplumsal olayların temelinde iktisadi nedenlerin yattığını söyleyen Marx’ı taktir eder. Her ne kadar Marx’ın her şeyi sadece iktisada bağlamasını abartılı bulsa da Osmanlı’daki çözülmeyi anlamak için ekonomik temelin hayati olduğunu savunur.
Akçura, Şark Meselesine Namık Kemal’in baktığı yerden bakmaz ve tamamen farklı denebilecek formatta izaha çalışır. Ona göre toplumları etkileyen üç önemli unsur vardır. Bunlar, ölmemek için yaşama tutunma, soyunu devam ettirme, refah ve mutluluğa ulaşma çabası.
Akçura Avrupa devletlerinin Osmanlı’ya saldırma meselesini ilginç bir neden bağlar. Ona göre Avrupa devletleri ne kötü olduğu için saldırıyor, ne de tebaa hain olduğu için isyan ediyor. Her iki grup da doğanın hayatta kalma ve güçlenme kanunlarına itaat ediyor. Osmanlı’nın bu durumdan kurtulmasının tek yolu ise, bu doğa kanununa uyarak kuvvet kazanmak ve tebaasına Osmanlı çatısı altında daha büyük bir iktisadi menfaat/mutluluk sunmaktır.
Hayatı Koruma ve Mutluluğa Ulaşma içgüdüsü
Yusuf Akçura, Şark Meselesinin temelini, iktisadi ihtiyaçlara ve doğa kanununa bağlar. Ona göre her şeyin temelinde “Hayatı Koruma” ve “Mutluluğa Ulaşma” içgüdüsü yatar. Bu biyolojik bir zorunluluktur. Avrupa’nın Osmanlı’ya saldırması da bu sebeplere bağlıdır. Zira Avrupa’da nüfus artmış ve medeniyet ilerlemiştir. İnsanların ihtiyaçları çoğalmış, kendi kaynakları yetmez olmuştur. Hayatta kalmak ve refahlarını sürdürmek için servet kaynağı aramak zorundadırlar. Osmanlı zengin kaynaklara sahip ama geri kalmış ve zayıf olduğu için Avrupa’nın doğal hedefidir. (a.g.e. sayfa 27)
Peki, Osmanlı’da tebaa niçin isyan etmektedir? Akçura bu soruya da “mutluluk ve güven arayışı olarak cevap verir. Ona göre isyanların sebebi sadece milliyetçilik değildir. Osmanlı idaresi asayişi sağlayamayıp memurların yolsuzluğuna göz yumunca, halkın ve özellikle ticaretle uğraşan gayrimüslimlerin can ve mal güvenliği kalmamıştır. İnsanlar “mutluluk ve güvenlik” bulamadıkları bir çatıdan, kendi hayatlarını korumak için ayrılmak istemektedir.
Güçlü olan zayıfı yutar
Meseleyi Darwinci bir bakış açısıyla değerlendiren Akçura, dünyayı bir mücadele alanı olarak görür. Dünyada güçlü olan zayıfı yutar, burada ahlaki bir eleştirinin yeri yoktur. Güçlü devletler gittikçe güçlenirken, zayıflar mahvolmaktadır. Osmanlı’nın sadece askeri gücü kalmıştır. Ancak ilim, iktisat ve toplumsal uyum olmadığı için askeri güç de tek başına devleti kurtarmaya yetmemektedir.
Akçura’ya göre dünya bir güç savaşı alanıdır. Kimse kimseye acımaz. Eğer tebaanı ekonomik olarak mutlu edemezsen isyan eder, eğer devlet olarak güçlü olmazsan Avrupa seni yutar. Kurtulmak istiyorsan ağlamayı bırakarak, bilime sarılmak, iktisadını düzeltmek ve güçlenmek gerekmektedir. Çünkü hak kuvvettir. Akçura, kuvvetin “Hak “ olduğunu ifade eder. (a.g.e. sayfa 28)
Yusuf Akçura’nın erken bir dönemde, Siyasi Bağımsızlık ve İktisadi Egemenlik ilişkisini çok iyi kavradığı görülmektedir. Yerinde ve önemli tespitler yapar. Akçura, modern sömürgeciliğin sadece toprak işgaliyle ve himaye ile sınırlı kalmadığını ileri sürer. Sömürgecilik asıl iktisadi hegemonya adı altında çok daha derinlere nüfuz etmektedir. Bir devletin anayasal olarak kâğıt üstünde bağımsız görünmesi, toplumu yanıltabilir. Esas olan ekonomik gücün kimin elinde olduğudur. Ekonomik güç yabancıların elinde ise siyaseten bağımsız olmak imkân dışıdır. Akçura, iktisadi bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlığın olamayacağını savunur.
Şark Meselesine rasyonalist yaklaşım
Yusuf Akçura, Şark Meselesine duygusal ve dini gerekçelerle yaklaşmanın yanlış olduğunu ifade eder ve daha rasyonalist bir yaklaşım sergiler. Sömürgecilerin asıl amacı, ilhak edecekleri memleketlerdeki yeraltı ve yerüstü servet kaynaklarını elde etme arzusudur. Avrupa’nın sanayileşmiş devletlerinin hammadde ve pazar ihtiyacı ile Osmanlı’nın elindeki işlenmemiş kaynaklar ve medeniyet bakımından geri kalmış halkı, bu saldırganlığı doğal bir sonuç haline getirmektedir. Şark Meselesinin esasa tekabül eden yönü burasıdır. (a.g.e. sayfa 29)
Akçura, Şark Meselesini tartıştığı ikinci makalesinde, devlet içindeki isyanların çıkış sebeplerine değinir ve haklı tespitlerde bulunur. Ona göre siyasi otorite, tebaasının canını ve malını koruyamadığı, ekonomik adaleti sağlayamadığı ve mülkiyet güvenliğini garanti altına alamadığı noktada isyanlar kaçınılmazdır. Şark Meselesi bu anlamda sadece dış güçlerin bir oyunu değil, Osmanlı’nın kendi içindeki iktisadi ve idari çürümüşlüğün de bir sonucudur. Akçura, Devletin varlık sebebi olan adalet ve emniyetin, ekonomik refahın ve huzurun temeli olduğu tezini savunmaktadır. İçerideki adalet ve güven eksikliği, yerel halkı huzursuz etmekte, dışarıdan müdahaleyi de kolaylaştırmaktadır.
Bayrağın dalgalanması bağımsızlık anlamına gelmez
Yusuf Akçura, Şark Meselesinin merkezine, sanayileşmiş Avrupa devletlerinin hammaddeye ve pazara olan ihtiyacını koyar. Ona göre Osmanlı topraklarına yönelik saldırganlık, ideolojik bir nefretten ziyade, endüstrileşen Avrupa’nın hammadde ve pazar arayışının doğal bir sonucudur. Osmanlı bu süreçte ya tamamen yutulacak ya da güçler arasındaki rekabet nedeniyle parçalara bölünmüş bir küresel pazar bölgesi olarak kalacaktır.
Akçura, yaşadığı dönem itibarıyla üzerinde durulması gereken tespitlerine devam eder. Ona göre, bayrağın dalgalanması gerçek bir bağımsızlık anlamına gelmez. Eğer bir devletin demiryolları, madenleri ve ticareti yabancıların elindeyse, o devlet kâğıt üzerinde bağımsız olsa bile fiilen sömürgedir. Akçura burada iktisadi egemenlik ile siyasi egemenlik arasındaki kopmaz bağı vurgulayan realist bir tespit yapmaktadır.
Yusuf Akçura, devlet ve halkın bağını güvenlik üzerinden sorgular. Güvenlik ve de özellikle mülkiyet güvenliği yoksa devlet kavramı çökmüştür. Tebaanın sadece yabancı güçlerden değil bizzat devletin memuru ve askeri tarafından yağmalanması, devletin varlık nedenini ortadan kaldırmıştır. Yerli mütegallibenin halkın, üreticinin, tüccarın ve köylünün malına el koyması, insanların devlete olan inancını kırmaktadır.
Sömürgeci mantığı: Her hayat, diğer hayatları tüketerek devam eder
Akçura bazı çözüm önerileri de sunar. Osmanlı Devletini kurtaracak olan davranış, sadece iyi niyetli reformlar ve Batıdan iktibas edilen kanunlar değildir. Devlet öncelikle tebaasının can ve mal güvenliğini sağlamalıdır. Özellikle devlet içindeki yerli unsurlar ekonomik faaliyetlerin dışında kaldıkça, devletin toplumsal tabanı yok olmaya mahkûmdur.
Yusuf Akçura, Şark Meselesini tartışmaya üçüncü makalesinde devam eder. Makalesinde tam bir sömürgeci mantığı hakimdir. Ona göre “İnsan insanın yurdu” değil “insan insanın kurdudur.” Yani “herkesin herkesle kavgası” olduğunu ileri sürer. İnsan hayatını İngilizce bir terim olan, ”Struggle for life-Yaşam Mücadelesine” indirger:
“Birinci yazıda; hayatı koruma, nesli devam ettirme ve mutluluğu elde etme kanunları ile iktisadi olaylar arasındaki güçlü bağlardan ve münasebetlerden bahsedilmişti. Sözü edilen bu üç kanunun doğal sonucu çatışmadır. Mutluluğun kazanılması ve neslin devamı için öncelikle hayatın korunması lazımdır. Hayat ise bir çekişme ile ayakta kalır. Her hayat ancak diğer hayatları tüketerek devam edebilir.
İşte bu durum; ‘hayatta kalma mücadelesi’ veya ‘hayat kavgası’ gibi çeşitli şekillerde dilimize geçen, doğanın o büyük kanunu olan Struggle for life’dır (Var olma kavgası). Hayat bir dereceye kadar güvence altına alındıktan sonra da bu çekişme devam eder. Bu seferki ise mutluluk çatışmasıdır. Çeşitli milletlerden bir milletin içindeki farklı sınıflar, hatta her bir birey, mutluluğa ulaşmak için birbirleriyle çekişir ve kavga ederler.” (a.g.e. sayfa 34)
Herkesin herkesle savaşı
Akçura, Şark Meselesini ilginç bir şekilde hayat ve mutluluk için yapılan bir çatışmaya indirger. Ne dini duyguların ne etnik farklılıkların ne de coğrafi konumun önemi vardır. Esas mesele insanların ihtiyaçları ve mutlulukları için birbirleriyle savaşmasıdır. Ona göre, yabancı devletlerin Osmanlı topraklarını ele geçirme arzuları, çeşitli halkların bağlı oldukları devlete karşı ayaklanmaları, Genç Osmanlıların bir zamandan beri baskıcı yönetim usulüne karşı yaptıkları itirazlar, özetle bütün Şark Meselesi hayat ve mutluluk için yapılan bir çatışmadan başka bir şey değildir. Akçura, Darwinci mantığın çatışmaya dayalı hayat düsturunu savunur.
Yusuf Akçura’ya göre, Darwin’in bütün canlılar arasında meydana geldiğini ileri sürdüğü doğa kanunu, siyaset alemi içinde geçerlidir. Güçlü devletler her geçen gün güçlenirken zayıflar ise zayıflayacaktır. Bunun sonucunda zayıflar yok olmaya, güçlüler tarafından yutulmaya mahkûmdur. Bu mahkûmiyetten kurtulmanın tek çaresi ise güçlü kuvvetli olmaktır. Ona göre “Hak kuvvettir, kuvvet haktır.” Dolayısıyla bir birey veya bir topluluk mahvolmamak, parçalanmamak ve güçlüler tarafından yutulmamak istiyorsa mutlaka güçlü kuvvetli olmalıdır. (a.g.e. sayfa 35)
Akçura sahip olunması gereken kuvvetin tek çeşit olmadığını, kuvvetin de birçok kısma ayrıldığını ifade eder:
“Kuvvet tek bir türden ibaret değildir. Sosyal, iktisadi, bilimsel, maddi ve benzeri çeşitli isimlerle pek çok kısma ayrılabilir. Bunların önem dereceleri farklıdır fakat birbirlerinin ayrılmaz birer parçasıdırlar. Bilimin olmadığı yerde iktisadi güç meydana gelmez. Servetin bulunmadığı yerde bilim ilerleyemez. Bilim ve servete dayanmayan maddi kuvvetlerin ise zamanımızda iş görebilmesi oldukça şüphelidir. Bir topluluğun sosyal yapısı uyumlu olmadıkça, ne servet ne de diğer kuvvetler gerektiği gibi verimli olamaz.” (a.g.e. sayfa 36)
Memleketin durumu nasıl iyileşecek?
Yusuf Akçura meseleye çözüm önerisi sunar ve “Memleketin durumunun iyileşmesi nasıl mümkündür?” diye sorar:
“Memleketin durumunun iyileşmesi demek, sadece yönetim şeklinin değişmesi demek değildir. Bütün Osmanlı toplumunun bir devrimi demektir. Bu ise, itiraf ederiz ki pek güç ve uzun bir iştir. Bu devrim, memlekette asırlardan beri çeşitli etkilerle kökleşmiş, yerleşmiş olan âdetleri, fikirleri ve duyguları, özetle halkın adeta hayatlarının ve kişiliklerinin bir parçasını değiştirmek ve ıslah etmek demektir. Bununla beraber, zorluğuyla birlikte buna imkânsız denemez. Tarih, farklı zaman ve mekânlarda meydana gelen ve gelmekte olan sürekli devrimlerin bir toplamı değil midir? Bazı devrimler ani ve şiddetli bir kriz şeklinde olur, fakat bu durumda devrim sonuçlarının toplum tarafından gerçekten kazanılmış olduğu şüphelidir. Özellikle Osmanlı toplumu gibi sosyal yapısı pek karışık ve birbirinden çok farklı parçalardan oluşan bir kitlede meydana gelecek ani bir değişimin, istenmedik sonuçlar doğurması ihtimal dışı bile değildir. Bu durumda Osmanlı toplumunun yavaş fakat emin bir şekilde dönüşmesi arzu edilmelidir.
Bir toplumun devrimi, o devrimin gerekliliğini kavrayıp gerçekleşmesini isteyen ve bu arzunun uygulamaya geçmesi için bizzat her şekilde çaba gösteren yetenekli, güçlü bireylerin sayısının artması ve hükümetin de bu yolda çalışmasıyla mümkündür.” (a.g.e. sayfa 41)
Yusuf Akçura, Şark Meselesine selefi olan Namık Kemal’den faklı yaklaşır. Şark Meselesini kendi bakış açısıyla siyasi bir kılıf olmaktan çıkarıp materyalist ve sosyolojik bir zemine oturtur. Meseleyi duygusal veya dini bir çerçeveden ziyade, etkilenmiş olduğu Darwin’in hayat kavgası ve Marx’ın iktisadi temel prensipleriyle analiz eder.
Asıl niyeti gizleyen maske: Şark Meselesi
Ona göre Şark Meselesi, diplomatların asıl niyetlerini gizlemek için kullandıkları aldatmacadır. Bu mesele ne sadece bir azınlık hakları davası ne de basit bir toprak paylaşımıdır. Bu meseleyi biyolojik bir gerçeklik olan Var olma kavgası/Hayat mücadelesi ile açıklar. Şark Meselesi, güçlü olanın zayıfı yutmaya çalıştığı evrensel bir çatışma sürecinin Osmanlı coğrafyasındaki adıdır. Şark Meselesi özünde bir servet arayışı meselesidir.
Akçura’ya göre sorun dışarıdan saldırı ve içeriden çözülme olarak iki eksenden kaynaklanmaktadır. Sanayileşmiş uygar Avrupa devletlerinin nüfusu ve ihtiyaçları artmaktadır. Kendi kaynakları yetmediği için, medeniyetçe geri kalmış -Osmanlı gibi- ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerine göz dikmişlerdir. İç sorunlar ise, Osmanlı Devletinin toplumsal yapısının çok farklılığından kaynaklanmaktadır. Fakat sorun, toplumun çok farklı olması değil devletin bu farklı unsurlara adalet ve güven sağlayamamasıdır. Devlet tebaasına adalet ve güven sağlayamadığı için tebaa da devletle olan bağını koparmıştır.
Yusuf Akçura, Şark Meselesine dair problemleri de tespit etmeye çalışır. Ona göre problemler üç noktada kendini göstermektedir. Osmanlıyı parçalamayı düşünen ve sorunu Şark Meselesi olarak gören Avrupalı devletler, doğrudan işgal edemediklerini anladıklarında, ülkeyi nüfuz bölgelerine ayırarak ekonomik olarak sömürmektedir. Bu durumda siyasi bağımsızlık sembolik olarak kalmış, ekonomik olarak ise adeta bir manda dönemine girilmiştir.
Devletin kötü yönetiminden kaynaklanan memurların keyfiliği, asayişsizlik, iktisadi faaliyetlerle daha çok uğraşan gayrimüslim halkı daha fazla vurmuştur. Bu durum yabancı devletlerin kışkırtmasıyla birleşince yabancı unsurların bağımsızlık arzusu bir çıkış yolu haline gelmektedir.
Akçura çok önemli başka bir soruna daha değinir. O da bilimsel, iktisadi ve toplumsal kuvvetlerin Osmanlı’da yok denecek kadar az olmasıdır. Sadece askeri kuvvetin kalması, ancak onun da diğerleri olmadan tek başına yetersiz kalmıştır.
HAŞİM NAHİD: BİR MESELE OLARAK KALAN ŞARK
Son dönem Osmanlı aydınlarından Haşim Nahid de “Şark Meselesi”ni tartışanlardandır. Nahid’e göre Şark Meselesi sadece bir coğrafya sorunu değildir, eski dinlerin, medeniyetlerin ve saltanatların merkezi olmuş bu coğrafya, geçmişin heybeti nedeniyle Batı’nın gözünde daima bir “mesele” olarak kalmaya devam etmektedir. Şark’ın Batı karşısındaki tutumu, iyilik bekleyen ama bilinmezlikten korkan bir çocuktur. Bu benzetme, sömürgeci ile sömürülen arasındaki aykırı ilişkinin psikolojik kökenine inen çok güçlü bir tespittir. Haşim Nahid’e göre Şark Meselesinin daima ve daima mevcut olması, meselenin görülmek istenmediğinden kaynaklanmaktadır:
“Avrupa’nın üstünlüğüne rağmen ortada, hem de gizemli bir şekilde Şark Meselesinin daima ve daima mevcut olması, gerçeğin olduğu gibi görülmek istenmediğine yorulabilir. Gerçekte iki taraf arasında bir zıtlık mevcuttur. Lakin bunu netlikle görebilmek için Şarkın herhangi bir memleketi ile Avrupa’nın sözde iyilik teması, bugünkü şeklinde mevcut olan ilişkiden ayrılmalıdır. Eskiden Şark, Avrupa’nın kuvvetli olduğunu gördüğü ve ona itaat eder gibi göründüğü halde, bu kuvvetin sırrına bir türlü akıl erdiremediği için ondan yine korkar, daima uzaklaşma eğilimi gösterirdi. İyilik bekleyen fakat korkan bir çocuğun korku kaynağı nasıl ki bilinmezlik ise Şark’ın ki de öyleydi.”(3)
Medeniyet farkı, zihniyet farkı
Haşim Nahid’in tanımıyla Şark Meselesi, Batının iktisadi istilası ile Şarkın kendini ifade edemeyen suskunluğu arasındaki o büyük zıtlıktan doğan bir trajedidir. Nahid, Garb ile Şark arasındaki anlaşmazlığı iki temel sebebe indirger. Bunlar, medeniyet farkı ile zihniyet farkıdır. Bu farkları izaha çalışır. Haşim Nahid, Batının medeniyete sahiplenmesine itiraz eder ve tarihsel süreklilikle geçersizliğini ispat eder. Ona göre medeniyet, bir halkalar zinciri olarak tanımlanır. Yunan ve Roma’nın bu zincirin sadece bir parçası olduğunu, asıl köklerin Asya’da Mısır, Mezopotamya, Hindistan, Çin olduğunu savunur.
Nahid, “medeniyet bir mülk ise, bunu tek başına kim sahiplenebilir?” diye sorar. Medeniyeti Batının tapulu malı olmaktan çıkararak, insanlığın ortak mirası olarak yeniden tanımlar. Haşim Nahid’in bu cesur çıkışı, dönem itibarıyla Batı medeniyetine hem felsefi hem de psikolojik olarak indirilmiş bir darbe olarak değerlendirilebilir.
Nahid, Şark’ı durağan ama köklü bir geçmişe sahip bir denize benzetir. Ona göre dünyada bir Afrika meselesi yoktur çünkü Afrika’nın Batı karşısında yarışacak veya hatırlanacak bir tarihi görkemi Batı gözünde eksiktir. Şark ise bir zamanlar medeniyetin merkezi olduğundan, Batı için hem bir iştah kabartıcı hedef hem de var olma açısından bir tehdittir.
Haşim Nahid’e göre, medeniyet sadece Batı’ya ait bir miras değildir kökleri Asya’dadır. Ancak düşünüş ve yaşayış tarzları farklı olduğu için doğal bir uyuşmazlık kaçınılmazdır.
Çifte standartlı bir silah olarak hukuk
Zihniyet farkı ise çok daha büyüktür. Nahid’in ifadesiyle Hukuk, çifte standartlı bir silah olmuştur. Bu tespit aslında bugün bile tartışılan “evrensellik” iddiasının eleştirisidir. Batı, insan haklarını ve devletler hukukunu birer evrensel değer olarak pazarlamakta ancak iş Şarka geldiğinde bu hukuk sadece Hristiyan dünyasına özgü bir imtiyaz haline gelmektedir. Bu çifte standart, Şark’ta büyük bir yabancılaşma ve direnç yaratır. Ona göre mesele, Şark’ın bu ikiyüzlülüğü fark etmesiyle, o suçlanan sanığın kendini savunma yeteneğini kazanmasıyla başlamaktadır.
Haşim Nahid’in dikkat çekici bir tespiti de, sömürgecinin öğretmene dönüşmesidir. Batının Şark’ı daha iyi sömürebilmek için ona kendi dilini ve yöntemlerini öğretmesidir. Batı, ticari ve idari işlerini kolaylaştırmak isterken farkında olmadan Şark’ın eline kendi benliğini savunabileceği entelektüel silahları olan hürriyet, adalet, rasyonalizm gibi kavramları vermiştir. Şark Meselesi bu anlamda Batının kendi ürettiği aydın sınıfıyla yüzleşmek zorunda kalmasıdır.
Haşim Nahid, Şark Meselesini bir dış politika sorunu olmaktan çıkarıp, Şark’ın kendi sesini bulma ve Batının kendi ilkeleriyle yüzleşme süreci olarak kodlar. Bu, meseleyi, hasta adam tabiriyle ölmekte olan bir adamın mirası olmaktan çıkarıp, yeniden doğan bir bilincin sancısı haline getirir.
Haşim Nahid’e göre Şark Meselesi, kendi benliğinin farkına varmaya başlayan bir Şark ile kendi evrensel ilkelerini Şark’a uygularken askıya alan bir Batı arasındaki derin zihniyet ve medeniyet ayrılığıdır. Mesele toprakta değil, tarafların birbirine bakışındaki çarpıklıktadır. (a.g.e. sayfa 28-34)
21. yüzyılın Şark Meselesi: “Büyük Ortadoğu Projesi”
Şark Meselesi hakkında, 19. ve 20. yüzyıl Osmanlı aydınlarına ait düşünceler, dönemleri içinde bile değerlendirildiğinde, kendi zaman ve mekânlarını aşan ciddi tespitler içermektedir. 21. yüzyıla gelindiğinde meselenin özü itibarıyla aynı olmakla beraber adının değiştiği görülmektedir. Önceki iki yüzyılda “Şark Meselesi” olarak ele alınan meselenin, 21. yüzyılda “Büyük Ortadoğu Projesi” olarak temayüz etmekte olduğu anlaşılmaktadır.
Günümüzde Müslümanların coğrafyalarında emperyalistlerin lehine yaşanan değişim ve dönüşümün, iki yüzyıllık Şark Meselesinin devamı olduğu açık değil midir? Hatta emperyalizme muhalif son kale olarak değerlendirilebilecek olan İran’a karşı savaş, Şark Meselesinin tamamlanmamış son halkası olarak görülebilir.
Bilindiği gibi, 19. yüzyılın “Hasta Adamı” Osmanlı İmparatorluğu idi. Bu Hasta Adamın topraklarının nasıl paylaşılacağı ve paylaşılma sürecinde Avrupa devletleri arasında güç dengesinin nasıl sağlanacağı, “Şark Meselesinin” üzerine kurulduğu zemindi. Toprakların parçalanması ve yüzyıllardır birbiriyle yaşayan halkların arasını açmaktaki amaç, Avrupa’ya bir daha Müslümanların dönmesinin önüne geçme stratejisiydi.
Büyük Ortadoğu Projesi’nde ise, Müslüman coğrafyaların başında bulunan ve küresel sisteme muhalif yönetimlerin ortadan kaldırılması, yeni siyasi oluşumlarla küresel sisteme uyumlu hale getirilmesi hedeflenmektedir. Asıl amaç, küresel hegemonyanın işleyen emperyalist düzenine muhalefet edenlerin ortadan kaldırılmasıdır. Bunun yanında, Müslümanlara ait olan enerji kaynaklarının da sömürülmesini sağlamaktır.
Gerek Şark Meselesinde gerekse Büyük Ortadoğu Projesi’nde temel amaç, bölgedeki muhalif yerel otoritelerin ortadan kaldırılması ya da zayıflatılarak küresel emperyalistlerin emri altına girmesini sağlamaktır.
Şark Meselesi, Hasta Adam olan Osmanlı’nın ortadan kaldırılıp tasfiyesini amaçlamaktaydı. Bu amaçlarına ulaşan emperyalistlerin, Büyük Ortadoğu Projesi ise gerçekleşen bu tasfiye sonrası işleyen küresel sisteme sorun teşkil edebilecek olan yönetimlerin nihai olarak yeniden şekillendirmesini hedeflemektedir.
Namık Kemal, Yusuf Akçura ve Haşim Nahid’in yirmi yıllık aralarla yazmış oldukları makalelerindeki tespitler, Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında analiz edildiğinde, araç ve yöntemler faklı olsa da amacın aynı olduğunu göstermektedir.
Şark Meselesi ile Büyük Ortadoğu Projesinde bir farklılık aranırsa bu fark, icra edici ricalde görülür. Şark Meselesinde, Osmanlı’ya müdahale tamamen Batı emperyalizmi tarafından gelirken, Büyük Ortadoğu Projesi bizzat küresel emperyalistlerin yerli işbirlikçileri tarafından yürütülmektedir.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *