Tevhidin İkamesinde Teberri ve Hamd Kavramlarının Önemi

Tevhidin İkamesinde Teberri ve Hamd Kavramlarının Önemi

“İslam nedir” sorusunun benim idrakimdeki en kısa cevaplarından biri, “İslam itaatsizlik ve itaattan ibarettir” cümlesidir. Bu cümleyi, “İslam, teberri ve ittibadan ibarettir” şeklinde de kurabiliriz. Nitekim nüzul sürecinde Kur’an’da en sıkça yer alan Rabbani emirlerden biri “Mükezziblere, tâğilere itaat etme” emridir…

Temel İman İlkelerini, Kur’an’daki Esmâ İle Kavramak -IV-

Şükrü Hüseyinoğlu

Makale serimizin bir önceki bölümünde, özgün bir kavramsallaştırma olarak “tevhid esmâsı” ve “şirk esmâsı” kavramlarını gündeme getirmiş, Yusuf 39-40 ve Necm 19-23. ayet-i kerimeler çerçevesinde kadim ve güncel boyutlarıyla “şirk esmâsı” konusunda değinilerde bulunmuştuk.

İslam’ın bize talim ettiği iman akdinde “şirk esmâsı” teberinin, “tevhid esmâsı” ise ittibanın konusudur. “Tevhid esmâsı” üzere sahih bir imanın inşası için ön şart, “şirk esmâsı” konusunda aktif bir teberri bilincine sahip olmak, “şirk esmâsı” ile yontulan kadim ve güncel putları reddetmektir. “Şirk esmâsı”ndan teberriye dayanmayan bir “tevhid esması” öğretim ve öğreniminin neticesi hakla bâtılın birbirine bulandırılacağı şirk anlayışı olacaktır.

Nitekim günümüzde yaygın şekilde olan tam da budur. Namazda Âlemlerin Rabbi’ni ta’zim ve ululayıp, namaz dışında “şirk esmâsı” ile ululanıp putlaştırılmış geleneksel ve modern put figürlerini ta’zim etme ilhadına düşenler, câmilerde Allah’a ibâdet edip, geleneksel ve modern türbelerde ise putlaştırılan figürler huzurunda huşû ve hudû ile bağlılık ritüellerinde bulunup, arz-ı hal edenler hiç de az değildir.

Namazlarımızın her rekâtında okuduğumuz Fâtiha sûresi, hamdın Âlemlerin Rabbi’ne has olduğu beyan ve ta’limiye başlamaktadır, bilindiği gibi. Namaz, bütün bir günümüzü ve ömrümüzü Allah’a kulluk bilinci üzere biçimlendirip yaşamamızı hem sembolize eden ve hem de rükunları ve onda okuduğumuz âyet ve dualarla bu hayat kavrayışını ta’lim eden bir ibadettir.

Kıyamda, rükuda, secdede, ancak Allah’ın huzurunda saygı duruşunda bulunup ancak O’nu ta’zim edeceğimizi, ancak O’nu tekbir edip, O’nun ölçülerinin üstünde ölçü, O’nun hükümlerinin üstünde hüküm tanımayacağımızı, O’ndan başka hiçbir kişi varlık veya merci önünde eğilmeyeceğimizi ifade etmiş olmaktayız. Kısacası namaz, baştan sona berâ ve velâ öğretisi ve eylemidir. Bâtılı imha ve hakkı ikame eden bir tevhid eylemidir.

Bilinç üzere, hakkıyla  ikame edilen namaz, fert ve toplum hayatında şirkin izâlesi ve tevhidi yönelişin dinamik, canlı ve güncel tutulması için hayati işleve sahiptir. Bu noktada, Rabbimizin Nisa sûresi 43. âyet-i kerimedeki “Ey iman edenler! Sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın…” emrinin üzerinde önemle durulması icap eder. 

Nüzul sürecinde, bildiğimiz anlamda sarhoşluk sebebiyle ne dediğini bilmeme hali söz konusu iken, bugün “bilgisizlik ve bilinçsizlik sarhoşluğu” hali yaygın bir hal olarak geçerlidir. Dolayısıyla çoğu insan, namazda okuduğu âyet, tesbih ve duaların anlamlarını bilmeden, dahası merak bile etmeden bir ömür öylece tekrarlayıp durmakta, insana istikamet veren, bir sâbite öğretimi ve o çerçevede güncel hayatın belirlenmesini ta’lim eden dinamik bir ibâdet vasfına haiz olan namaz, maalesef tarihsel süreçte yaygın uygulamada ibâdet vasfını yitirip âdete dönüştürüldüğü için, tevhid eylemi nitelik ve işlevinden de önemli ölçüde uzaklaştırılmış bulunmaktadır.

Bu söylediklerimizi, “teberri” konusu üzerinden misallendirmek üzere, namazların her rekâtında okunan Fâtiha sûresinin ilk âyetinde yer alan hamd kavramı ve bu âyeti tekraren okumakla Rabbimizle yapmış olduğumuz “Hamdi ancak ve ancak O’na has kılma” akdimiz ile, pratiğimizi karşılaştırmak isteriz. 

Hamd kavramı, meallerde ve tefsirlerde genelde kapsamı yeterince ifade edilmeyen, “övgü” kelimesinin sığ anlamına mahkûm edilen, gerçekte ise Rabbimizi tüm isim ve sıfatlarıyla tanıyıp, O’nu her türlü noksanlıktan tenzih, tesbih ve kemal sıfatlarıyla ta’zim ve tekbir etmenin ve tesbih, ta’zim ve tekbiri başka herhangi bir varlık veya merciye yöneltmekten sakınıp, yalnızca O’na has kılmanın ifadesi olan, doğrudan doğruya akideye taalluk eden temel bir kavramdır.

Hamd; ulûhiyet, ubûdiyet ve mulûkiyet vecheleriyle,(1) ki Rabbimizin tüm isim ve sıfatları bu üç vechede toplanmaktadır, Âlemlerin Rabbi’ni birlemenin ifade ve ilanıdır. Yoksa bugün genelde anlaşıldığı gibi tevhidi bilinç ve yönelimden uzak kuru kuruya bir övgü değildir.

Hamd mefhumunun anlamı, şümulü ve güncel karşılıkları konusunda bilgi sahibi olunmayınca, namazda okunan Fâtiha’da hamdi Allah’a has kılma sözü verildiği halde, namaz dışında bu sözün hilafına davranmak söz konusu olabilmektedir. 

Namazlarında Allah’a hamd eden ve dilleriyle, hamdi O’na has kılma sözü veren niceleri, namaz dışında —tevhid ve şirk esmâsı konusunu ele alırken, şirk esmâsı konusunda ifade etmeye çalıştığımız üzere— “ulu önder”, kutb-ul aktab”, “gavs-ı azam” gibi isimlendirmelerle putlaştırılmış olan kişileri/mercileri hamdu sena ile ta’zim etme yanlışına düşebilmektedirler.

İnsanlara Sınır Çizen Değil,
Kendisine Sınır Çizilen Din Konumlandırılması

Demek ki bizden istenen, Rabbimize hamd etmenin ötesinde, hamdimizi, yönelişimizi, itaatimizi, velâyetimizi O’na has kılmaktır. Nitekim “dini Allah’a hâlis/has kılmak” şeklinde Kur’an’da yer alan vurgular da bu hususu ifade etmektedir:

“Şüphesiz biz sana Kitâb’ı hak olarak indirdik. O halde dini yalnız O’na hâlis kılarak Allah’a kulluk et.” (Zümer, 39/2)

En özlü tanımıyla tevhid dini olan İslam, bu niteliğini inşa, ifade ve daimi şekilde ikame maksadıyla teberri mefhumuna özel bir işlev yüklemiş ve vurgu yapmıştır. Teberri; hak ile bâtılı, tevhid ile şirki birbirinden ayıran ameliyenin adıdır. Teberri, tevhidin ön şartı ve kalkanıdır. Teberrinin olmadığı yerde, hak ile bâtılın birbirine bulandırılması söz konusudur, ki bu durumun İslami ıstılahtaki adı şirktir. İnsanlık tarihindeki ve günümüzdeki yaygın tutum maalesef tam da budur.

Üstelik kadim câhili kültür ve işleyişlerde hakkın bâtılla bulandırılmasıyla ortaya şirk sentezi çıkarılması ve bu sentezin yerleşik gelenek haline getirilip nesiller boyu sürdürülmesi sorunu söz konusu iken, modern ve post-modern câhili kültür ve işleyişlerde, insan hevâsına dayalı laik-seküler tuğyanın, hak ile bir sentez arayışından da öte ona vesayet kurmaya, sınır çizmeye kalkışması söz konusudur. 

Bugünün câhili kültür ve işleyişlerinde, ulûhiyet, rubûbiyet ve mulûkiyet bütünlüğünde Âlemlerin Rabbi’ni birlemek ve bu çerçevede O’nun egemenliğine boyun eğip ed-Din’e bağlı bir toplum ve devlet/otorite yaklaşımı yerine, tam aksine toplum ve otoriteye bağlı ve bağımlı, sınır çizen değil kendisine sınır çizilen, kısacası hâkim değil mahkûm bir din konumlandırması mevcuttur.

Rabbimizin Kitâb-ı Keriminde haber verip ta’lim ettiği esmâ’ul hüsnâsı ile Rasulü’nün ve Kitâbı’nın esmâsı bilinip güncel boyutlarıyla kavranmadığı ve gündem edilmediği, bütünüyle Kur’an’ın esmâ öğretisi çerçevesinde teberri ve ittiba bilincinin canlı tutulmadığı dönemlerde, gerek şirk anlayışları, gerekse “Bizantinizm” diye de ifade edilen devlete/otoriteye bağlı, insanlara/toplumlara sınır çizen değil, kendisine sınır çizilen vesayet altındaki din konumlandırması yaygın kabul gören işleyiş haline gelmiştir.

Oysa kendilerini İslam’a nisbet eden kitleler, Kur’an’ı, olması gerektiği üzere anlama ve onun bildirdiği ölçülere göre yaşamak gayesiyle okuma idrakine sahip olsalar, onun “şirk esmâsı” öğretisi temelinde teberri bilincine ve “tevhid esmâsı” öğretisi temelinde de ittiba bilincine kavuşabilecektir. Kur’ani ta’lim ve terbiyenin (öğretim-eğitim) temeli esmâ ve kavramlardır. Bu itibarla esmâ ve kavramları öğrenmeye özel bir önem vermek gerekir. Mevdudi’nin “Kur’an’ın Dört Terimi: İlah, Rab, İbâdet, Din” adlı eserinin bir önceki asırda meydana getirdiği ve bugün de geçerli olan bilinçlenme dalgası, bu gerçeğin müşahhas bir misalidir.

Bizler Kur’an’ın ta’lim ettiği isim ve kavramları idrak edip kitlelere doğru aktarabilirsek, modern/post-modern câhiliyenin “insanlara sınır çizen değil, (hâşâ) kendisine sınır çizilen Allah”, “hâkim değil mahkûm din” ilhadı ayakta duramayacaktır.

Dünyadaki Teberri, Âhiretteki Teberri

“İslam nedir” sorusunun benim idrakimdeki en kısa cevaplarından biri, “İslam itaatsizlik ve itaattan ibarettir” cümlesidir. Bu cümleyi, “İslam, teberri ve ittibadan ibarettir” şeklinde de kurabiliriz. Nitekim nüzul sürecinde Kur’an’da en sıkça yer alan Rabbani emirlerden biri “Mükezziblere, tâğilere itaat etme” emridir:

“Hayır, o tâğiye itaat etme. (Rabbine) secde et ve yakınlaş.” (Alak, 96/19)

“O halde, yalanlayanlara itaat etme.” (Kalem, 68/8); “Şunların hiçbirine itaat etme…” (Kalem, 68/10)

“Allah’a ve Rasulü’ne itaat” öğretisinin, işte bu ve benzeri âyet-i kerimelerde gündeme getirilen “itaatsizlik” öğretisi zeminine bina edildiğini görürüz. Bu itibarla bir kez daha vurgulamış olalım ki, İslam’ın bütüncül hayat öğretisinin temelini evvelemirde teberri ve itaatsizlik öğretisi teşkil etmektedir.

Teberri, Kur’an’da çokça kullanılan bir kavram olarak, doğru bulunmayan herhangi bir anlayıştan, yönelimden, fiil ve işleyişten ve tasvip edilmeyen herhangi bir kişi, varlık ve merciden ilişiğin kesilmesi ve ondan beri olunduğunun kalben, kavlen ve fiilen ilanıdır. “B-r-e” kökünden türeyen bu kavram, Kur’an’da öncelikle Rabbimizin müşriklerden beri olduğunun ifadesi bağlamında olmak üzere, hidâyet rehberleri Nebilerin (aleyhimusselam), şirkten ve bâtılın her türünden ve bâtıla dayalı toplumsal/siyasal işleyişlerden beri olduklarının ilanı çerçevesinde kullanılmaktadır.

Kavramın kullanıldığı bir bağlam daha vardır ki, hem teberrinin önemini, hem de dünya hayatında teberri yükümlülüğünün ihmalinin Hesap Günü yol açacağı neticeyi ifade etmek açısından son derece sarsıcı ve ibret vericidir: O gün, İblis’in ve diğer cin ve ins şeytanlarının, dünyada iken kendilerinden teberri etmek yerine, onlara tâbi olan, Nebilerin ve sâlihlerin izlerini takip etmek yerine onların izlerini takip edenlerden teberri edişlerini anlatan diyaloglar.

Tevbe sûresi 1-3. âyetler, “Temel teberri âyetleri” diyebileceğimiz âyetlerdir. Rabbimiz bu âyetlerde, kendisinin ve Rasulü’nün, müşriklerden beri olduğunu ifade etmektedir. İlk âyette beraat ilanından söz edildikten sonra, üçüncü âyette şöyle buyurulmaktadır:

“Büyük Hacc (Hacc-ı Ekber) günü, Allah’tan ve Rasûlü’nden insanlara bir beraat ilanıdır ki: Allah, kesin olarak müşriklerden beridir, O’nun Rasûlü de. Eğer tevbe ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır; şayet yüz çevirirseniz, bilin ki elbette Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. İnkâr edenleri acı bir azabla müjdele.” (Tevbe, 9/3)

Kur’an’da, Rabbimizin, müşrik ve münkirlerin nitelemelerinden beri olduğunu ifade çerçevesinde sıkça kullanılan tesbih kavramı da, Kur’an’ın teberri öğretisinin önemli bir parçasını teşkil etmektedir. Örneğin, “tesbih âyetleri” araasında yer alan Sâffât 180 ve Haşr sûresi 24. âyetlerdeki, “İzzet sahibi Rabbin, onların nitelemelerinden münezzehtir”, “Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir” beyanları, bize tesbih ile teberri arasındaki güçlü bağı ifade etmektedir.

Hidâyet rehberleri Peygamberlerin risâlet ve dâvet süreçlerini anlatan âyet-i kerimelerde, onların dâvetinin esası olarak, yerleşik câhili algılardan ve işleyişlerden teberri edişlerine vurgu yapılır. Onlar, cahiliyeden teberrilerini ilan ile dâvetlerine başlamış ve insanları da mevcut câhili algı ve işleyişlerden teberri etmeye ve Âlemlerin Rabbi’ne, O’nun ölçülerine ittiba etmeye çağırmışlardır:

“İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine demişlerdi ki: Biz sizden ve Allah’tan başka kulluk ettiklerinizden beriyiz…” (Mümtehine, 60/4; Ayrıca bkz: En’âm, 6/78; Zuhruf, 43/26 vb)

“…Yoksa siz, Allah ile beraber başka ilahlar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz? De ki: Ben buna şahitlik etmem. O ancak bir tek ilahtır, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle beriyim.” (Enâm, 6/19)

“Şayet seni yalanlarlarsa de ki: Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız da sizedir. Siz benim yaptığımdan berisiniz, ben de sizin yaptıklarınızdan beriyim.” (Yûnus, 10/41)

“…(Hûd)  dedi ki: Ben Allah’ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki, ben sizin ortak koştuklarınızdan beriyim.” (Hûd, 11/55)

Bu ve benzeri âyet-i kerimelerin de bize bildirdiği üzere, tarih boyunca tevhid dâveti, bâtıldan ve bâtılın temsilcilerinden teberri temeli üzerine kurulmuştur. Peki, insanlar bâtıldan ve bâtılın temsilcilerinden, önderlerinden teberri yükümlülüğünü yerine getirmeyince, bilakis onlara ittiba ve itaat üzere yaşamaya yönelince nasıl bir akibetle karşılaşacaklardır? İşte Rabbimiz, Kitâb-ı Keriminde  bu sorunun cevabını çok çarpıcı ifadelerle vermektedir.

İnsanların, bir imtihan yurdu olan dünyadaki tercihleriyle, yapıp-ettikleri ve yapmaları gerekip de yapmadıklarıyla, evet ancak bunlarla yargılanacakları ve dünyadaki say u gayretleri dışında hiçbir şeyin kendilerine fayda vermeyeceği(2) çetin Hesap Günü’nde, başta İblis olmak üzere bâtılın önderleri dünya hayatında kendilerine ittiba eden, izlerini takip eden fert ve topluluklardan teberrilerini dile getirecekler, onlardan beri olduklarını deklare edeceklerdir.

“İşte o zaman, kendilerine tâbi olunanlar, kendilerine tâbi olanlardan beri olduklarını bildirirler ve aralarındaki bütün bağlar da kesilir.

Bunun üzerine, tâbi olanlar: ‘Bir kez daha elimize fırsat geçseydi de, onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık’ derler. Böylece Allah, onların yaptıklarını iç çektirici şeyler olarak kendilerine gösterir. Onlar ateşten çıkacak da değildirler.” (Bakara, 2/160)

“Onların durumu, şeytanın örneğine benzer. Ki insana, ‘inkâr et’ dedi. İnsan inkâr edince, ‘Ben senden beriyim. Ben, Âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım’ dedi.” (Haşr, 59/16)

Dünya hayatındayken şeytan ve onun velileri olan bâtılın önderlerinden teberri etmek yerine, onlara tâbi olan ve bu tercihleri sebebiyle Hesap Günü onların kendilerinden teberri edişleriyle yüzleşecek olan insanların hali ne kadar acınası bir haldir. İşte İslam dâveti; insanlara, bâtılın önderlerinden teberri etmeyi, itaati/ittibayı Allah’a has kılarak, ancak Allah’a, Rasulü’ne ve Allah’ın hükümleriyle hükmeden emir sahiplerine/otoritelere itaati ta’lim ederek, insanları dünyada zillete düşmekten ve âhirette de ziyana uğramaktan korumayı amaçlamaktadır.

(1) Makale serimizin bir sonraki bölümünde inşallah tevhidin bu üç vechesine değineceğiz.
(2) “İnsan için, kendi sa’yinden/çabasından başka bir şey yoktur. Ve sa’yi de, yakında görülecektir.” (Necm, 53/39-40)

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *