İslamcılarda Müsavat Telakkisi

İslamcılarda Müsavat Telakkisi

Osmanlı İmparatorluğu’nun geleneksel nizamdan modern ulus-devlet ve bürokratik yapılara geçiş sürecinde karşılaştığı en kritik entelektüel ve politik kavramlardan biri, süreç içerisinde büyük bir mesele halini alan “müsavat” kavramıdır.

Yakup Döğer

Meşveret, hürriyet, adalet ve meşrutiyet kavramlarıyla birlikte anılan müsavat, imparatorluğun çok uluslu, çok dinli ve sınıflı yapısını bir arada tutma çabasının ve aynı zamanda Batılılaşma hareketlerinin odağında yer almıştır.

Özellikle II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte zirveye ulaşan bu kavram, Osmanlı aydınları arasında yalnızca siyasi bir tercih meselesi olmaktan çıkmış, medeniyetin, dinin ve toplumsal yapının yeniden tanımlandığı temel bir alan haline gelmiştir. Bu süreçte müsavat kavramı, Osmanlı toplumsal yapısında var olan hem laik-seküler kanat hem de İslamcı cenah tarafından sahiplenilmiştir. Ancak her iki grubun kavrama yüklediği anlamlar, tasarladıkları toplum kurgusu ve modernleşme algıları birbirinden kökten farklı olmuştur.

Müsavat kavramının sözlük ve terim anlamı

Müsavat kelimesi sözlükte, ölçü ve değer bakımından eşit olma, iki şey arasındaki denklik ve eşitlik manalarına gelmektedir. Klasik Arap dilinde ve ahlak literatüründe Râgıb el-İsfahânî, müsavatın genellikle bir şeyin ekonomik veya niteliksel açıdan fiyat ve değerini ifade etmekte kullanıldığını, bunun da özdeki değer eşitliğine dayandığını belirtir. Ahlâk ve hukuk terminolojisinde ise müsavat; değer, hak, ödev ve sorumluluk yönünden bireyler arasında gözetilmesi gereken adaleti ve dengeyi ifade eder.(1)

İslamcı kesimin zihinlerinde inşa ettikleri müsavat tasavvuru ile modern sosyal ve siyasi hayatın gündelik pratiklerinde karşılaştıkları tablo hiçbir zaman tam anlamıyla örtüşmemiş, bu durum Osmanlı modernleşmesinin en derin çelişkilerinden birini doğurmuştur. Müsavat kavramını sahiplenen İslamcılar, dinleriyle sosyal hayat arasında yaşanan çelişkiler sebebiyle, ilerleyen süreçte “Müsavat-ı mutlaka yoktur” demek zorunda kalmıştır. Bu konuda en çok çaba sarf edenlerin başında, aşağıda da değineceğimiz gibi, Musa Kazım Efendi olmuştur.

Değişen denge: Millet-i Hakime’nin sarsılışı

Tanzimat ve Islahat Fermanları sonucunda Müslümanlar açısından gayrimüslimlerle eşit konuma gelmek, yüzyıllara dayanan hâkimiyet psikolojisinin, “Millet-i Hakime” olmanın sarsılması anlamına gelirken, gayrimüslimler açısından ise bu fermanlar çoğu zaman yabancı müdahalesinin birer aracı veya yetersiz adımlar olarak görüldü.

II. Meşrutiyet’in 1908 yılında ilan edilmesiyle birlikte yepyeni bir evreye girildi. İstibdat rejiminin ardından gelen hürriyet ortamı, Osmanlının gerek İslamcı, gerek laik seküler aydınlarına, müsavat kavramını en ince detaylarına kadar tartıştırma imkânı sundu. Modernleşme ile birlikte Osmanlı düşünce dünyasında birer kurtuluş nazariyeleri olarak Batıcılar, Türkçüler ve İslamcılar olmak üzere üç ana akım ortaya çıkmıştı. Bunlardan laik ve seküler eğilimli Batıcı ve Türkçü çevreler, müsavatı Fransız İhtilali’nin evrensel değerleri, pozitivizm ve Batılı hukuk normları çerçevesinde ele aldılar.

Batıcı ve Türkçü çevrelerde “Müsavat-ı Tamme” anlayışı

Bu kesim, müsavatı tam olarak her alanda, her koşulda, her şartta “Müsavat-ı Tamme” olarak değerlendiriyor, sosyal ve siyasal hayatta bunun karşılığını dayatıyordu. Bu dayatmada dikkat çeken yön ise, İslamiyet ile feminizmi barıştırmaya ve kadın ve erkek arasındaki geleneksel ilişkinin, müsavat –eşitlik– ile bozularak laik seküler tarza dönüştürülmeye çalışılmasıdır. Müsavat üzerinden feminizmi meşrulaştırmaya çalışanlar açısından, insan topluluklarının büyük kısmını oluşturan kadınların yükselmesini ve gelişmesini düşünen milletler, bugün medeniyet açısından en ileri olan milletlerdir. Onlara göre ailenin ruhu kadındır, insanlığın sınırları kadındır, sevincin ve mutluluğun hazinesi kadındır.(2)

Onlara göre müsavat; din, mezhep, ırk ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin bütün fertlerin kanun önünde ve kamusal alanda tamamen eşit birer “Osmanlı vatandaşı” olmasını gerektiriyordu. Bu çevreler için geleneksel şer’i imtiyazların veya dini referanslı toplumsal sınıflaşmaların modern bir devlette yeri yoktur. Siyasal ve toplumsal hayatın sekülerleşmesi, bireyin merkeze alınması ve hukuk sisteminin Batı kodlarına göre düzenlenmesi, onların müsavat anlayışının vazgeçilmez unsurlarıydı.

İslamcı düşüncede Asr-ı Saadet referansı

Buna karşın, dönemin en güçlü entelektüel akımlarından biri olan İslamcılar da müsavat kavramına sırt çevirmediler. Aksine kavramı kendi öz malları gibi sahiplendiler. Sırat-ı Müstakim-Sebilürreşad ve Beyanülhak gibi dergiler etrafında toplanan önemli İslamcı düşünürler, İslamiyet’in özünde insan onuruna dayanan kusursuz bir müsavat olduğunu savundular. Burada dikkat çekici olan husus, İslamcıların, modern dönemde gündeme gelen bütün kavramlara, kavramların geçmişini Asr-ı Saadete kadar götürerek, sonuçlarını hesap edemeden sahip çıkmalarıdır. En çok problem yaşanan kavramlardan biri de, “Hürriyet” kavramıdır ki, ilerleyen süreçte yine, “Hürriyet-i Mutlaka yoktur” demek zorunda kalmışlardır.

Onlara göre Batı dünyası “müsavat-eşitlik” kavramını yeni keşfetmişken, İslam dini asırlar önce Veda Hutbesi ile “Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a, beyazın siyaha üstünlüğünün ancak takva ile olabileceğini” ilan ederek gerçek müsavatı tesis etmişti. İslamcı aydınlar, İslam’ın ilk dönemindeki adalet ve kardeşlik iklimini referans alarak, meşrutiyet rejiminin getirdiği hürriyet ve müsavat şiarını İslamileştirmeye çalıştılar. Onlar açısından müsavat, Allah katında kullukta ve adalet önünde hak aramada herkesin bir olması demekti. Bu da meşrutiyeti meşrulaştıran temel dayanaklardan biriydi.

Müsavat kavramının rüzgârından etkilenenler sınırları zorlamaya başlamıştı. Bazılarına göre, İslamiyet medeniyetinden başka medeniyetler, hürriyet ve müsavatı binlerce tecrübeler, milyonlarca kanlar mukabilinde kazanmıştır. İslamiyet bin üç yüz sene evvel medeniyetin esasını ortaya koyarak, Kur’an’ın emri ile adalet ve müsavat, milli hâkimiyet ve meşrutiyet idaresi üzerine tesis etmiş, hukuk yönünden de İslam’ı, Hristiyan’ı, Mecusi’yi müsavi tutmuştur.(3)

Teorik ideal ile pratik gerçeklik arasındaki uçurum

Ancak teoride İslam’ın adalet ve eşitlik ilkeleriyle temellendirilen bu İslamcı müsavat tasavvuru, pratik hayatta ve sosyal gerçeklik düzleminde çok büyük çatışmalarla ve açmazlarla yüzleşti. İslamcıların zihnindeki müsavat ile sosyal hayatta tezahür eden laik-seküler müsavat arasında derin uçurumlar vardı. İlk olarak, fıkhi ve geleneksel hiyerarşiler ile modern hukukun eşitlikçi talepleri birbiriyle çatışıyordu.

İslamcı düşünce, teoride eşitliği savunurken pratikte ise fıkhi müktesebat, cinsiyet ve inanç temelli bazı hükümleri örneğin miras hukuku, aile hukuku, gayrimüslimlerin hukuki statüsü ve şahitlik gibi meselelerini tamamen ortadan kaldırmayı dinen mümkün görmüyordu. Modern devlet ise vatandaşlık temelinde tek tip ve ayrımsız bir hukuk sistemi talep ediyordu. Onların arzu ettiği müsavat, uhuvvet eksenli ahlaki bir adalet iken, sokakta ve bürokraside tecelli eden müsavat, seküler yasaların dayattığı ve geleneksel dini referansları dışlayan politik ve bürokratik bir müsavattı.

Toplumsal cinsiyet ve sosyal sınıflar bağlamında da İslamcıların zihnindeki müsavat ile modern dünyanın getirdiği değişimler uyuşmuyordu. Meşrutiyet dönemiyle birlikte kadın hakları, kamusal alanda görünürlük, (iptidai seviyede olsa da) karma eğitim ve çalışma hayatına katılım konuları yüksek sesle tartışılmaya başlandı. Kadınları Çalıştırma Cemiyeti kurularak, nizamnamesi hazırlandı.(4) İslamcı aydınlar kadınların eğitim hakkını ve toplumsal hayattaki saygınlığını destekleseler de, Batı tipi feminist akımların getirdiği mutlak cinsiyet eşitliği (müsavat-ı tamme) anlayışına mesafeli yaklaştılar. Aile kurumunun ve İslam hukuki aile düzeninin sarsılacağı kaygısı, onların modern anlamdaki eşitlik taleplerine sınır koymasına neden oldu. Bu durum, sosyal hayatta kadının rolü ile teorik tasavvur arasındaki uçurumu daha da derinleştirdi.

İslamcı aydınlar, müsavatı İslam’ın köklerinde arayarak onu yerli ve milli bir zemine oturtmaya, böylece hem modernleşmeyi yakalamaya hem de dini kimliği korumaya çalıştılar. Ancak zihinlerinde tasarladıkları adalet, kardeşlik ve ahlaki eşitlik idealinin karşılığı, ne çok uluslu imparatorluğun çözülme sürecindeki karmaşık sosyal hayatta ne de modern seküler ulus-devletin bürokratik pratiklerinde tam olarak yer bulabilmiştir.

Meşrutiyet binasını ayakta tutan kolon: Müsavat

Dönemin önde gelen entelektüellerinden Filibeli Ahmed Hilmi, müsavat kavramını meşrutiyet binasını ayakta tutan ana kolonlardan biri olarak nitelendirir.(5) Ona göre bu kavramlar, geleneksel imparatorluk idaresinden modern ve rasyonel bir siyasi düzene geçişin vazgeçilmez yapı taşlarıdır. Ancak İslamcı aydınlar için bu durum, modern dünyanın ürettiği kavramları olduğu gibi benimsemekten ziyade, onları İslam’ın şer’i çizgisine çekme, kavramsallaştırma ve bu doğrultuda olağanüstü yorum ve tevillerde bulunma çabasını beraberinde getirmiştir. Daha önceki yazılarımızda İslamcıların meşveret ve hürriyet telakkilerini dönemin basın organlarındaki makale ve risalelerle tahlil etmeye gayret etmiştik.(6)

Klasik İslam düşüncesinde Adalet ve Hiyerarşi

Klasik İslam düşünce geleneğinde ve fıkıh metodolojisinde müsavat, modern Batılı anlamda bütün bireylerin yasa önünde ve ontolojik olarak mutlak eşitliği şeklinde değil, daha ziyade “adalet” kavramının bir türevi olarak ele alınmıştır. Şer’i hukuk sisteminde bireyler; cinsiyet, din (Müslüman-gayrimüslim), hürriyet statüsü (hür-köle) ve toplumsal roller açısından farklı hukuki kategorilere ayrılmıştır. Bu geleneksel düzlemde adalet, “herkese hakkı olanı vermek” şeklinde formüle edilmiş, dolayısıyla eşitlikten ziyade hakkaniyet ve liyakat esasına dayanan bir hiyerarşi benimsenmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda bu klasik paradigmaya ilk radikal müdahale Tanzimat Fermanı (1839) ile yapılmıştır. Can, mal ve namus dokunulmazlığını tebaa için güvence altına alan Tanzimat, gayrimüslim tebaayı da kapsayan bir “tebaanın kanun önünde eşitliği” fikrinin sinyallerini vermiştir. Ardından ilan edilen Islahat Fermanı (1856) ile bu ilke somutlaştırılmış, gayrimüslimlere askere gitme, memur olma ve mahkemelerde tanıklık yapabilme gibi haklar tanınarak klasik zimmi statüsü çözülmeye başlanmıştır.

İki hukuk arasında sıkışmışlık

Bu tarihi kırılma, Müslüman tebaa nezdinde geleneksel üstünlük konumunun sarsılması anlamına gelmiş, devletin kurucu unsuru ile diğer unsurlar arasında hukuki bir düzleşme süreci başlatmıştır. İşte İslamcı düşünürlerin XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başında karşılaştığı müsavat sorunsalı, tam da bu tarihsel evrimin, şer’i gelenek ile seküler hukuk arasındaki sıkışmışlığın bir ürünüdür.

Osmanlı İslamcılarının müsavat kavramını hızla gündemlerine alarak savunmaya başlamaları, beraberinde derin bir zihni yanılgıyı ve hazırlıksızlığı da getirmiştir. Laik ve seküler çevrelerin Batılılaşma süreçleri içerisinde gündeme getirerek İslamcı entelektüellerin kucağına bıraktıkları ve “şer’i çizgide meşrulaştırılmasını talep ettikleri müsavat, saf bir ahlaki eşitlikten çok daha radikal anlamlar barındırmaktaydı. Bu anlam, insan hemcinsinin adalet önündeki fıtri eşitliğinden ziyade, İslam hukukunda Müslüman ile gayrimüslim arasında var olan geleneksel statünün tamamen ilga edilerek seküler bir düzlemde eşitlenmesiydi.

Laik çizgide kurgulanan bu modern eşitlik anlayışı, ilerleyen süreçte kadın-erkek eşitliği, toplumsal cinsiyet rollerinin tartışmaya açılması ve nihayetinde toplumsal hukukun dini temellerden arındırılarak tamamen pozitif ve seküler bir esasa oturtulması neticelerini doğuracak bir dinamik barındırıyordu.

Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla müsavat ilkesine doğru atılan kurumsal ilk adımlar atılmış, bu süreçte şer’i hukukta zimmi statüsünde bulunan gayrimüslimler, modern ve laik bir anlayışla Müslümanlarla hukuki olarak eşit konuma getirilmiştir. Dönemin İslamcı aydınları bu dönüşümün içerdiği ince teolojik ve siyasi çizgiyi ya yeterince fark edememişler ya da konjonktürel zorunluluklar nedeniyle önemsememişlerdir. Ne var ki, zaman içinde müsavat meselesi o kadar sorunlu ve girift bir hâl almıştır ki, gayrimüslimler lehine işleyen süreç fiilen bir imtiyaza dönüşmüştür.

Müsavat mı imtiyaz mı?

Türk siyasi düşünce tarihinin ilk İslamcı-aydın figürlerinden biri olarak zikredilen Namık Kemal, müsavat meselesinin pratik hayatta büyük bir probleme evrildiğini, müsavattan imtiyaza kaydığını çok erken fark eden isimlerdendir. Namık Kemal bu konudaki endişelerini ve eleştirilerini kapsamlı bir şekilde kaleme almıştır.(7) O, kanun önünde eşitliğin zaruretini kabul etmekle birlikte, toplumsal ayrıcalıkların imtiyaz biçiminde gayrimüslimler lehine bozulmasının toplumsal barışı zedeleyeceği uyarısında bulunmuştur.

Ancak dikkat çekici bir şekilde, Namık Kemal’den yaklaşık kırk yıl sonra ilan edilen II. Meşrutiyet dönemindeki İslamcı aydınlar, Namık Kemal’in bu tarihi serzenişlerinden ve tecrübelerinden neredeyse hiç ders çıkarmamıştır. Meşrutiyetin ilanını müteakip, müsavat meselesini yeniden ve çoğunlukla gayrimüslimler lehine olacak şekilde tartışmaya açmışlardır. Vaazlarında binlerce kişiye seslenen Manastırlı İsmail Hakkı, gayrimüslimleri çok daha imtiyazlı yerlere taşıyan ateşli vaazlar vermiştir. Bu dönemin Hürriyet ve Müsavat üzerine en hacimli, en sistematik makale serilerini kaleme alan isimlerin başında Şeyhülislamlık makamında da bulunmuş olan Musa Kâzım Efendi gelmektedir.

Musa Kâzım Efendi’de müsavat telakkisi

Musa Kâzım Efendi, Sırat-ı Müstakim dergisinin ilk sayısından itibaren müsavat kavramı üzerine derinlemesine makaleler kaleme almıştır. Hürriyet ve müsavat ekseninde yazdığı metinlerde en dikkat çekici husus, yazarın yeni siyasi düzene uyum sağlama çabası görülürken, aynı zamanda bu modern düzenin toplumsal hayatta ürettiği yozlaşmalara ve dengesizliklere de keskin eleştiriler yöneltmesidir. Musa Kâzım Efendi, kâinatta mutlak bir hürriyetin mevcut olmadığı gibi, mutlak bir müsavatın da var olamayacağını özellikle vurgulamaktadır.(8)

Musa Kâzım Efendi’nin temel tezi, kâinatta fiziksel, ontolojik ve niteliksel anlamda mutlak bir eşitliğin bulunmadığı, aksine varlık âlemindeki her şeyin özde, kabiliyette ve nitelikte bir farklılık üzerine bina edildiği yönündedir. Ona göre bu durum, hem akli ve mantıki delillerle hem de kâinattaki ilahi tecellilerin çeşitliliğiyle sabittir. Allah kâinatı ve insanları yaratırken mutlak bir aynılık üzerine değil, çeşitlilik ve mertebeler üzerine kurmuştur. Bu bağlamda, Kanun-i Esasi (Anayasa) ile elde edilen eşitlikten kasıt, yaratılışta veya ontolojik varlıkta bir eşitlik asla olamaz. Anayasal ve hukuki eşitlikten maksat, tam anlamıyla hukuk ve kanun önünde eşitliktir.

Mebuslukla fakihlik arasında: İki kimlikli olmak

Musa Kâzım Efendi’ye göre bu hukuki eşitlik; insan haklarının korunması, güçlülerin zayıflara karşı haksızlık etmesinin önlenmesi ve medeniyetin selametle devam edebilmesi için zaruri bir kuraldır. Ancak onun müsavat telakkisinin derinliklerine inildiğinde, Müslüman ile gayrimüslim arasındaki eşitliğin sosyal hayatta, devlette, yasamada ve muamelatta şer’i açıdan tam karşılığının bulunmadığı gerçeğiyle karşılaşılır.

Eğer Musa Kazım Efendiye, “Müslim ve gayrimüslim, şer’i hükümler bakımından müsavi midir?” sorusu yöneltilseydi, bu sorunun klasik fıkıh literatürüne dayanan tutarlı bir cevabını Musa Kâzım Efendi’nin metinlerinde bulabilmek oldukça güçtür. Yazarın bu izahı, dönemin siyasal ve sosyal gerçekliği içinde yapabilmesinin nesnel imkânı da yoktu. Çünkü kendisi Ayan Meclisi üyesiydi ve Ayan Meclisinde gayrimüslim üyeler de yer almaktaydı. Aynı durum Meclis-i Mebusan için de geçerliydi. Geleneksel zimmi statüsü fiilen ve hukuken ortadan kalkmış, yeni bir imparatorluk vatandaşlığı kurgulanmıştı.

İlmiye sınıfı ve Beyanülhak çerçevesinde müsavat

Müsavat meselesinin dönemin İslamcı entelektüelleri tarafından aşağı yukarı benzer kavramsal sınırlar içinde ele alındığı görülmektedir. Dönemin en önemli ilmiye teşkilatlarından biri olan Cemiyet-i İlmiye-i İslamiyye’nin yayın organı Beyanülhak dergisinde yayımlanan şu ifadeler bu zihniyeti net bir şekilde özetlemektedir:

“Müsavat denilince hukuken olan müsavat hatıra gelmelidir. Diğer şekillerde olan müsavatın ne hükmü vardır ne de kabul edilebilir. Mutlak anlamda müsavat hiçbir memlekette görülmemiştir. Memleketimizde geçerli olan müsavat, içtimai ve hukuki müsavattır. Müslümanlara ahlaki alandaki müsavata uymaları dinen emir olunmuştur. Müsavat ahlakın esası olarak anlaşılmıştır. Çünkü müsavatın menşei tevazudur. Mütevazi demek, müsavata hakkıyla riayet etmek demektir.”(9)

Beyanülhak mecmuasında yer alan bu değerlendirmeler, Musa Kâzım Efendi’nin müsavat telakkisiyle büyük bir paralellik ve aynılık göstermektedir. İslamcı cenah, müsavat kavramını meşrutiyet rejiminin taşıyıcı ana kolonlarından biri olarak kabul edip onu İslami referanslarla inşa etmeye çalışırken, ironik bir şekilde meşrutiyet idaresi altında eski döneme nazaran çok daha derin ve yapısal müsavatsızlıklar yaşanmaya devam etmekteydi.

Meşrutiyet içinde derinleşen müsavatsızlıklar

İslamcıların teorik düzeyde savundukları eşitlik ilkesi, pratik hayatta karşılık bulamamış, aksine meşrutiyet rejimi içerisinde toplumsal eşitsizlikler daha da derinleşmiştir. Bu dönemin en bariz müsavatsızlık alanları eğitim ve askeri bürokraside kendini göstermiştir. Özellikle eğitim alanında medrese talebeleri ile modern mekteplerde okuyan öğrenciler arasındaki uçurum, ordu içinde ise askeri okul mezunları ile geleneksel alaylı subaylar arasındaki haksız rekabet ve statü farkları alabildiğine açılmıştır.

Bu çarpıklığı ve çelişkiyi en sert şekilde dile getiren isimlerden biri de Volkan gazetesi sahibi ve başyazarı Kıbrıslı Derviş Vahdeti olmuştur. Vahdeti, özellikle medrese talebelerine yapılan haksızlıkları, dışlanmaları ve mektepli-medreseli ayrımı üzerinden üretilen müsavatsızlıkları defalarca gündeme getirmiştir.(10) Ancak Vahdeti’nin yaklaşımında da temel bir metodolojik sorun mevcuttu, o da tıpkı diğer İslamcı muhalifler gibi ontolojik olarak laik anlamdaki müsavata sessizce yaklaşmakta, buna mukabil sağlam, tutarlı ve dini temellere dayanan alternatif bir İslami müsavat tanımı yapmaktan kaçınmaktaydı.

Kronikleşen bir modernleşme problemi

Sonuç olarak, Meşrutiyet dönemi İslamcı düşüncesinde müsavat kavramı, klasik İslam fıkhının hiyerarşik adalet anlayışından Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla evrilen laik seküler hukuk düzenine uzanan karmaşık bir tarihi seyrin merkezinde yer almıştır. İslamcılar, istibdada karşı ortak bir siyasi mücadele alanı olarak gördükleri müsavatı, İslam’ın adalet ve tevazu ilkeleriyle temellendirmeye çalışmıştır. Ancak bu çaba, kavramın seküler kökenlerinden ve Müslim-gayrimüslim ilişkilerinde imtiyaza dönüşen hukuki boyutundan koparılamaması nedeniyle teorik bir açmaz üretmiştir.

Kâinattaki ontolojik eşitsizliği hukuki eşitlikle tahkim etmeye çalışan ulema, pratik hayatta medrese-mektep ikiliği gibi derin yapısal eşitsizliklerle yüzleşmek zorunda kalmıştır. Nihayetinde müsavat, İslamcı düşünce için çözülmesi gereken kronik bir modernleşme ve kimlik problemi olarak tarihe geçmiştir. Biraz tarih bilgisine vakıf olanlar, aynı problemin günümüzde de devam ettiğini anlamakta zorlanmayacaktır.

Dipnotlar

1 İlhan Kutluer, Müsavat, DİA, cilt 32, sayfa 76

2 Halil Hamid, Müsavat-ı Tamme, Tab ve naşiri Bab-ı Ali Caddesinden Suhulet Kütüphanesi, 1327

3 Abdülaziz Kolceli, İslâmiyet ve ittihad-ı anasır ve adalet, müsavat, meşrutiyet, hâkimiyet-i milliye, gayr-ı Müslimlerin hukuku ve beyannâme-i şeyhülislâm, sayfa 8, tarih 1327

4 Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi Nizamnamesi, Dersaadet Matbaa-i Askeriyye, 1332

5 Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet, Adalet – Hürriyet ve İstiklal -I-, Hikmet, cilt I, sayı 7, tarih 20 Mayıs 1326

6 Bkz. İslamcıların Hürriyet Telakkileri, İktibas Dergisi

7 Namık Kemal, Mesele-i Müsavat, Hürriyet, sayı: 15, tarih 5 Ekim 1868

8 Musa Kâzım, Hürriyet – Müsavat, Sıratı Müstakim, cilt 1, sayı 8, tarih 15 Ekim 1908

9 Kale-i Sultaniyeli A. Tayyar, Müsavat’da Tekamül, Beyanülhak, cilt VI, sayı 135, tarih 31 Teşrinievvel 1327

10 Meşrutiyet İçinde Müsavatsızlık, Volkan, cilt I, sayı 46, tarih 2 Şubat 1324

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *