Fırkalaşan Zihinler

Fırkalaşan Zihinler

Bugün Müslüman toplumların önünde farklı bir parçalanma biçimi bulunmaktadır. Parti kimliği, cemaat kimliği, mezhep kimliği, etnik aidiyet, ideolojik kimlik veya bir şahsa bağlılık zamanla insanın diğer Müslümanlarla ilişkisini belirleyen temel ölçüye dönüşebilir…

İslam Başaran

“Dinlerini bölüp gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir alâkan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” (En‘âm, 6/159)

Kur’an’ın bazı ayetleri yalnızca indiği dönemin bir problemini anlatmaz; insanın hakikat karşısındaki değişmeyen zaaflarını ortaya koyar. En‘âm Suresi’nin 159. ayeti de bunlardan biridir. Ayetin üzerinde durduğu mesele sadece insanların farklı görüşlere sahip olması değildir. Çok daha derinde bir bozulmaya dikkat çekilmektedir: Allah’ın dinini parçalara ayırmak, hakikatin etrafında birleşmek yerine aidiyetlerin etrafında kümelenmek ve zamanla mensup olunan grubu hakikatin ölçüsü hâline getirmek. Böyle olduğunda insan artık “Allah ne buyuruyor?” diye sormaktan önce “Bizimkiler ne diyor?” diye sormaya başlar. Kur’an’ın ölçüsüne göre kendi tarafını sorgulamak yerine, kendi tarafının ölçüsüne göre Kur’an’ı anlamaya yönelir. İşte ayetin bugün üzerinde yeniden düşünmemizi istediği büyük tehlikelerden biri budur.

En‘âm Suresi esas itibarıyla Mekke döneminde inmiştir. Surenin temel konuları Allah’ın birliği, peygamberlik, ahiret, vahiy ve müşrik toplumun bâtıl inançlarının reddidir. Bu sebeple 159. ayeti yalnızca İslâm tarihinde daha sonra ortaya çıkmış mezhep ve cemaat tartışmaları üzerinden okumak ayetin tarihî bağlamını daraltır. Nitekim klasik tefsirlerde ayette geçen “dinlerini parçalayanlar ve gruplara ayrılanlar” ifadesinin kimleri anlattığı konusunda farklı açıklamalar vardır. İbn Abbas, Mücâhid ve Katâde’den aktarılan görüşlerde Yahudi ve Hristiyanların dinlerinde ayrılığa düşmeleri öne çıkarken, başka bir rivayette müşrikler kastedilmiştir. Tefsirlerde ayetin daha sonra Müslümanlar arasında ortaya çıkabilecek parçalanmaları kapsayan genel bir uyarı olarak anlaşılabileceği de belirtilmiştir. Dolayısıyla ayetin mesajını belirli bir tarihî topluluğa hapsetmek doğru değildir. Önceki ümmetlerin yaşadığı bir bozulmayı haber verirken aynı zamanda sonraki nesillere de aynı yola düşmemeleri için ölçü vermektedir.

Dini Parçalamak Ne Demektir?

Ayetin kullandığı ifade son derece dikkat çekicidir: “Dinlerini parçaladılar ve gruplara ayrıldılar.” Burada önce dinin parçalanmasından, ardından gruplara ayrılmaktan söz edilmektedir. Demek ki mesele sadece insanların farklı topluluklar hâlinde bulunmaları değildir. Asıl problem, grubun dinin önüne geçmeye başlamasıdır. Nitekim klasik açıklamalarda ayetteki şiya‘an ifadesi birbirini takip eden fırkalar ve gruplar anlamında açıklanmıştır.

Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Her ihtilaf tefrika değildir. Her farklı görüş dini parçalamak değildir. Her cemaatleşme de ayetin mahkûm ettiği gruplaşma değildir. Müslümanlar fıkhî meselelerde farklı kanaatlere sahip olabilir, farklı ilmî ekollerden yararlanabilir, eğitim, yardım, tebliğ veya toplumsal faaliyetler için farklı kurumlarda çalışabilirler. Problem bunların varlığı değil, bunların hakikatin yerine geçirilmesidir.

Bir insan, “Benim bağlı bulunduğum yapı yanılmaz”, “Benim hocam söylediyse doğrudur”, “Bizim siyasi hareketimiz yaptıysa mutlaka bir hikmeti vardır”, “Bizim mezhebimizden olmayanın sözüne bakmam”, “Bizden olmayan Müslümanların yanlışlarını araştırırım ama bizden olanların yanlışlarını örterim” demeye başladığında mesele artık basit bir aidiyet meselesi olmaktan çıkar. Çünkü burada din, insanın aidiyetini sorgulayan ölçü olmaktan çıkarılmış; aidiyet, dini yorumlayan ölçü hâline getirilmiştir.

Asıl soru şudur:

Biz bir gruba mensup olduğumuz için mi hakikati savunuyoruz, yoksa hakikate mensup olduğumuz için gerektiğinde kendi grubumuza da itiraz edebiliyor muyuz?

En‘âm 159’un insanın önüne koyduğu büyük muhasebelerden biri budur.

Hakikatin Ölçüsü “Biz” Olamaz

İnsanın en zor imtihanlarından biri, yanlış kendisine yakın birinden geldiğinde de ona yanlış diyebilmektir. Çünkü insan çoğu zaman hakikati savunduğunu düşünürken aslında kendi tarafını savunabilir. Bunun en açık örneğini siyasette görebiliriz. Sevmediğimiz bir siyasi hareket haksızlık yaptığında yüksek sesle adaletten söz edip, desteklediğimiz hareket aynı haksızlığı yaptığında susuyorsak problem yalnızca siyasi değildir; ölçümüz değişmeye başlamış demektir. Aynı durum cemaatte, tarikatta, mezhepte, ailede, kurumda ve şahıs bağlılığında da ortaya çıkabilir. Başka bir cemaatteki yanlış bizi öfkelendirirken kendi cemaatimizdeki yanlış için mazeret üretiyorsak, başka bir hocanın hatasını büyütürken sevdiğimiz hocanın hatasını konuşulamaz kabul ediyorsak burada hakikat tarafsız bir ölçü olmaktan çıkar.

Resûlullah’ın şu öğretisi tam da burada güçlü bir ölçü verir: “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et.” Sahâbe, zalime nasıl yardım edileceğini sorunca Allah Resûlü, onu zulümden alıkoymanın zalime yardım etmek olduğunu bildirmiştir. Hadis, aidiyetin yanlışı meşrulaştıramayacağını çok açık biçimde gösterir. Kardeşlik, arkadaşımız yanlış yaptığında onun yanlışını savunmak değildir; onu yanlıştan koruyabilmektir.

Bu ölçü cemaatimize de uygulanmalıdır, siyasi düşüncemize de, sevdiğimiz âlime de, kendimize de. Çünkü İslâm’ın adaleti “bizden olanlara başka, olmayanlara başka” çalışan bir adalet değildir.

Allah’ın Muradı Herkesin Aynı Düşünmesi midir?

En‘âm 159’dan “Bütün Müslümanlar her konuda aynı düşünecek” sonucu çıkarmak doğru olmaz. İnsanların bilgi seviyeleri, yöntemleri ve değerlendirmeleri farklı olabilir. İslâm ilim geleneğinde ihtilafın bulunması bunun tarihî göstergesidir. Ayetin karşı çıktığı şey farklı düşüncenin varlığından çok, dinin parçalanarak birbirine rakip aidiyetlerin malzemesi hâline getirilmesidir.

Bu nedenle ayetin muradını şöyle anlamak mümkündür: Müslümanın nihai bağlılığı şahsa, gruba, partiye, kavme veya kuruma değil Allah’ın dinine olmalıdır. Bunların tamamı sorgulanabilir; Allah’ın bildirdiği hakikat ise bunlarla ölçülemez. İnsanlar vahyin karşısında kendilerini düzeltirler; vahyi kendilerine göre düzeltmeye kalkmazlar.

Resûlullah’ın şu sahih hadisi bu anlamı tamamlar: “Allah sizin için üç şeyden razı olur…” Bunlardan biri yalnızca Allah’a kulluk etmek ve O’na ortak koşmamak, diğeri hep birlikte Allah’ın ipine sarılmak ve ayrılığa düşmemektir. Hadis Müslim’de rivayet edilmiştir. Burada birlik, insanların bir şahsın veya grubun etrafında toplanması değildir. Birliğin merkezi Allah’ın ölçüsüdür. Çünkü insanları birleştiren merkez bir şahıs olduğunda şahıs gidince birlik dağılabilir; bir menfaat olduğunda menfaat bitince birlik sona erebilir; siyasi güç olduğunda güç kaybedildiğinde beraberlik çözülebilir. Fakat merkez hakikat olduğunda kişiler değişse de ölçü değişmez.

Bugün “Şiya’an” Olmak Nasıl Mümkün?

Bugün Müslüman toplumların önünde farklı bir parçalanma biçimi bulunmaktadır. İnsan kendisini önce Müslüman olarak tanımlasa bile düşünce ve davranış dünyasında başka kimlikleri din kardeşliğinin önüne geçirebilir. Parti kimliği, cemaat kimliği, mezhep kimliği, etnik aidiyet, ideolojik kimlik veya bir şahsa bağlılık zamanla insanın diğer Müslümanlarla ilişkisini belirleyen temel ölçüye dönüşebilir.

Aynı kıbleye yönelen insanlar birbirlerine siyasi kimlikleri üzerinden düşmanlaşabilir. Aynı Allah’a iman eden insanlar cemaat farklılığı nedeniyle birbirinin selamını almak istemeyebilir. Bir Müslümanın yaptığı güzel iş sırf “bizden değil” diye küçümsenebilir. Başka bir grubun söylediği doğru söz, söyleyen kişinin kimliğinden dolayı reddedilebilir. Kendi tarafımızdan birinin yaptığı yanlış ise “şartlar öyle gerektirdi”, “meseleyi bilmiyorsunuz”, “bunun bir hikmeti vardır” denilerek savunulabilir.

İşte burada çok tehlikeli bir dönüşüm gerçekleşir:

Artık doğruya bakıp kimin söylediğine karar vermeyiz; kimin söylediğine bakıp doğru olup olmadığına karar veririz.

Bu, hakikatin merkezden çekilip yerine aidiyetin konulmasıdır.

Peygamberimizin, “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu haksızlık edenin eline bırakmaz” buyurması da Müslümanlar arasındaki ilişkinin temelinin grup menfaati değil kardeşlik hukuku olduğunu gösterir. Bu hadis Buhârî ve Müslim’de sahih olarak rivayet edilmiştir.

Ayetin En Sarsıcı Cümlesi

En‘âm 159’un belki de üzerinde en fazla durulması gereken bölümü şudur:

“Senin onlarla hiçbir alâkan yoktur.”

Hitap Allah Resûlü’nedir. Dini parçalayan, hakikati grup aidiyetlerine dönüştüren anlayış karşısında Peygamber’e dahi açık bir mesafe bildirilmesi, meselenin ağırlığını göstermektedir. Ardından da hükmün Allah’a ait olduğu bildirilir:

“Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.”

Burada bize başka bir ölçü daha verilmektedir. İnsanları nihai olarak yargılamak bizim görevimiz değildir. Hesap Allah’a aittir. Bizim görevimiz insanlara ilahlık taslamak değil, önce kendimizi vahyin karşısında hesaba çekmektir.

Bu nedenle En‘âm 159’u yalnızca başkalarını suçlamak için okumak, ayetin mesajının yarısını kaybetmektir. Ayeti okurken “Kimler dini parçalıyor?” diye çevremize bakmadan önce “Ben hakikatin neresindeyim?” diye kendimize bakmalıyız.

Benim için din mi önce geliyor, cemaatim mi?

Hakikat mi önce geliyor, siyasi aidiyetim mi?

Bir sözün doğru olup olmadığına deliline bakarak mı karar veriyorum, söyleyen kişinin kimliğine bakarak mı?

Sevdiğim insan yanlış yaptığında ona yanlış diyebiliyor muyum?

Kendi grubumun menfaatiyle İslâm’ın ölçüsü karşı karşıya geldiğinde hangisini tercih ediyorum?

İşte ayet insanı burada yakalar.

Din Bizim Değil, Biz Dinin Ölçüsüne Gireriz

Bugünün Müslümanının yeniden öğrenmesi gereken temel hakikatlerden biri şudur: İslâm hiçbir cemaatin, partinin, mezhebin, devletin, milletin, âlimin veya liderin mülkü değildir. Hiç kimse kendi aidiyetini İslâm’ın kendisiyle özdeşleştiremez. İnsanlar hakikate hizmet ettikleri ölçüde değer kazanırlar; hakikat insanlara hizmet etmek zorunda değildir.

Bu nedenle Müslümanın sadakati kişilere değil ilkelere, isimlere değil hakikate, menfaatlere değil Allah’ın ölçülerine bağlı olmalıdır. Sevdiği insan yanlış yaptığında yanlış diyebilmeli, sevmediği insan doğru söylediğinde doğrusunu teslim edebilmelidir. Kendi mahallesinin haksızlığına karşı çıkabilmeli, karşı mahallenin hakkını savunabilmelidir. Çünkü adalet ancak bize zarar verdiğinde de savunabiliyorsak adalettir.

En‘âm 159 bugün bize yalnızca geçmişte parçalanmış toplulukların hikâyesini anlatmıyor. Önümüze bir ayna koyuyor.

Dinin etrafında mı birleşiyoruz, yoksa dini kendi gruplarımızın etrafında mı parçalıyoruz?

Mesele farklı isimlere sahip olmamız değildir. Mesele, isimlerimizin hakikatin önüne geçmesidir. Mesele farklı yapılarda bulunmamız değildir. Mesele, yapılarımızı dinin kendisi hâline getirmemizdir. Mesele ihtilaf etmemiz değildir. Mesele, ihtilaflarımız yüzünden kardeşlik hukukunu, adaleti ve Allah’ın ölçüsünü kaybetmemizdir.

Çünkü Müslümanın ölçüsü “Kim söyledi?” değil, “Söylenen hak mı?” olmalıdır.

Ve belki En‘âm 159’un bugün bize yeniden sordurduğu en ağır soru şudur:

Biz gerçekten Allah’ın dinine mi mensubuz, yoksa Allah’ın dinini kendi aidiyetlerimize mi mensup hâle getirdik?

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *