Ne kadar etkisiz, hegemonun düzeni işinde pozisyon almayı başarı saysa da Müslümanlar, İslam dininin kendisi bu hegemonyaya karşı başkaldıracak potansiyele sahip. Şu yanlış bu doğru, şu batıl bu hak diyerek doğrudan insana, topluma, devlete, dünyaya müdahale ediyor.
Hüseyin Alan
Siyasi tarihte kendine has bir iddiası, misyonu, söylemiyle bir ülkenin/devletin dünyada siyasal bir düzen kurması, dünya barışını ve istikrarını tesis etmesi, dünya düzenini yenilemesi, diğerlerinin de buna boyun eğmesi ve kurulu düzende pozisyon almasını ifade eden “baskın gücü, hegemonu, lideri” ifade eder “pax” ön kavramı: Arkasına eklenen ülke/devletse onun hegemonyasına, hiyerarşideki yerine atıftır. Geçmişte PaxRomana, PaxMedina, PaxOttomana, PaxBritana böyleydi, günümüzde PaxAmerikana da bunu ifade eder.
Dünya tarihinde tek kutuplu bir sistem enderdir, olduğunda da süresi sınırlıdır. Tarihin bu husustaki yasası, hegemona boyun eğenlerin buna sürgit rıza göstermediğini, ittifaklarla çok kutuplu bir düzene geçildiğini gösterir.
Hegemonların siyasal düzenleri, adalet dağıtımları, kaynak paylaşımları farklı olsa da, dünya da düzen hegemonsuz olmuyor! İyi ya da kötü yanı bir tarafa, aksi hal bölgelerde ve ülkelerde gücü gücüne yetenlerin yarattığı kaos düzeni olur!..
İslam “barış” ve “esenlik” dinidir dendiğinde, arkasında bunu sağlayacak bir güçten/devletten bahsedilmezse, mevcuttaki gibi paxAmerikana’nın barışı ve esenliği altında yaşamak, hegemonun dinine/düzenine/sistemine rıza göstermek anlaşılır. Bunun için “ne dendiğinin farkında olmak” gerektir. “Şeyi adıyla söylemek” vaciptir..
Kabaca 16. yüzyılla başlayıp kurumlaşan ve dünyaya yayılan modern çağ bir “endüstri” çağıydı: Özü dini kurallar ve değerlerle yaşanılan hayattan çıkıp, “sivil” kurallar ve değerlerin geçerli olduğu bir hayata geçişti. Kurallar ve değerler ticari esaslara dayanıyordu. Bu nedenle ticari tasarıma uygun kentler, kent toplumları, kent kültürleri, kent idareleri ve yaşamları inşa edildi. Toplumsal hayat endüstriyel şartlara uygun olarak yeniden düzenlendi: Mekan ve zaman yeniden planlandı.
Bu işleri başlatan Avrupalılar tarihsel olarak sınıflı bir toplum yapısına mensuptu: Efendi-köle, senyör-serf, aristokrat-köylü.. Yeni durumda “burjuva-emekçi” temelde evrimleşti sınıflaşma.
Devletler de değişti, kana soya dayalı rejimler gitti, yeni sınıflar arasında hakemlik rolüne soyunan cumhuri rejimler geldi mecburen.
Bu devlet yapısında iktidarlar ikiye ayrılmıştı: Kalkınma, ilerleme, teknoloji aşkına sermayeyi destekleyen sağcı-muhafazakar olanlarla, sosyal devlet ve toplumsal barış aşkına emekçiyi-halkı destekleyen sosyal demokrat olanlar.
Yeni bir medeniyetti bu, materyalist dünya görüşüne dayalı. Her şey ticari. Her ilişki menfaat karşılığı.
Bu dönemde savaşlar toprak işgali, kaynaklara el koyma, insanları köleleştirme biçiminde yapılıyordu: Sanayileşmiş, ordusu yeni teknolojilerle güçlenmiş, demiryolları ve deniz yollarıyla ordunun, emtianın, hammaddenin intikali hızlanmıştı. Bu imkanlara sahip olan birkaç batılı, dünyayı işgale çıkmış, karşı koyanı ateşli silahlarla dize getirmişti.
II. Dünya Savaşına kadar sürdü bu gelişmeler. İki dünya savaşı galipler arasında paylaşım savaşıydı ve kazananı da kaybedecekti.
II. Savaş sonrası işgal, sömürü şekil değiştirdi: Yerli işbirlikçileri aracılığıyla kurulan sömürü düzeni başladı. Siyasi, iktisadi ve hukuki sistem sayesinde. Görünürde bağımsızlığını kazanmış, egemenliğini elde etmiş üçüncü dünya ülkelerinde yapılan modern reformlar, idari, yasal, kurumsal ve eğitimsel yenilikler, gerçekte sömürgelerin kendi emperyalisti lehine yaptıkları reformlardı.
Yeni durumda hegemon liderlik de değişti: Avrupa etkisini yitirmiş, geri çekilmiş, Amerika ve Sovyetler birliği iki kutuplu dünya olarak nüfuz alanlarını paylaşmıştı.
1980’lere gelindiğinde Sovyetler’in dağılmasıyla beraber başlayan postmodern, 2010’la başlayan post truth dönemi başladı: Amerika tek hegemon kaldı.
Siyasi dengeler yeniden oluşturuldu: Artık tüm iktidarlar şirketçi, tüccar oldu! Sınıflı toplum yapısı “zengin-yoksul” olarak yenilendi. Devletler hakemlik rolünü bıraktı, şirketlerin çıkarlarını koruyan baskı aracına dönüştü. Geçmişte halk-emekçi-dezavantajlı lehine kazanılmış ne kadar insani, sosyal, siyasal, ekonomik kazanç vardıysa tümü geri alındı. Haksızlığa uğrayanların hakkını almak için müracaat edeceği tüm imkanlar boşa düşürüldü..
Bugünkü dünya tek hegemon Amerika yörüngesinde dönüyor. Rakipleri Avrupa, Britanya, Rusya, Çin bu düzene başkaldıracak, başka bir düzen kuracak güçte değil.
Amerika’nın rakipleri ekonomik olarak, teknoloji olarak, toprak büyüklüğü ve nüfus çokluğu olarak güçlü olsa da, iddia olarak, misyon olarak, etkinlik olarak velhasıl siyasi olarak yoklar.
Bunların yapabildikleri tek şey, dünyada milliyetçiliği, etnisiteciliği, İslamcılığı, Hristiyan fundamentalizmini harekete geçirerek Amerikan hegemonyasını zayıflatmak..
Amerika’nın kimsenin inancıyla, diniyle, milliyetiyle bir işi yoktur: Düzene hizmete, istikrarı korumaya, tayin edilen role rızaya itiraz olmadıktan sonra, kimin neci olduğuna bakmaz.
Kim hangi inanca, dine, milliyete mensup olursa olsun, umuru değildir! Siyonist İsrail’le, Şeriatçı Suud’la, Arapçı Mısır’la, Şintoist Japonya’yla, Türkçü Türkiye’yle, Rusçu Rusya ile de anlaşır!
Şu halde umuru ne bu Amerika’nın o zaman?
PaxAmerikana’ya karşı bir başka iddia, misyon, düzen istemek!
Nüfuzu altındaki ülkelerde mevcut inançları, dinleri, milliyetleri rakiplerinin harekete geçirip Amerikan hegemonyasına ve misyonuna karşı siyasi muhalefete dönüştürmesi.
Rakipleri bunu yapar, bu imkanları kullanır da, Amerika bu imkanları lehine kullanmak için parçalamaz mı? Elbette Amerika da bunları “kullanır.” Her birini küçük parçalara ayırarak birbirine düşürür.
Dolayısıyla Amerika da bir şekilde ve her şekilde dine, milliyete, fundamentalizme karışır: “Demokrasi getirmek, şirketler piyasasının önünü açmak, insan haklarını lütfetmek” için harekete geçer! Çünkü söylemi, iddiası ve misyonu bu.
“İslamcıları, milliyetçileri, etnikçileri, fundamentalistleri” (bize has şekliyle) “Kemalistleri ve solcuları” bu çerçevede de düşünmek lazımdır: Saf, temiz, yaşadığı dünyadan habersiz, yukarılarda neler döndüğünden ilgisiz, kendi halinde yaşayıp ölenler hariç diyelim!..
Demek ki İslamcılık, fundamentalizm, milliyetçilik, etnisitecilik rastgele öne çıkartılmıyor, belli sınırlara kadar parlatılmıyor! Parçalar tesafüfen çoklu değil!..
Şu soru akla takılmıyor değil!
Vatikan devleti bir avuç toprağa sahip ama dünyada oldukça etkili. İsrail bir kent büyüklüğünde toprak ve nüfusa sahip ama bölgede ve dünyada hayli etkili.
Müslümanlar milyonlarca büyüklükte toprağa, iki milyar nüfusa, 57 adet devlete sahipler, ama dünyada hiçbir etkinlikleri yok!
Neden böyle? Bu işin ekonomiyle, orduyla, teknolojiyle, nüfusla, toprak büyüklüğüyle bir alakası yok. Bu unsurlar önemsiz ve gereksiz değil, önemli ve gerekli ama esas bunlar değiller. Belirleyici olan bunlar değiller. Şayet olsaydı ekonomik olarak bir dev olan, teknolojide ileri düzeyde olan, üretimde hayli söz sahibi olan Çin ve Avrupa, Amerika’ya kök söktürürdü!
Esas olan, belirleyici olan nedir o halde? Mevcut dünya düzeninin hamisinin, hegemonunun düzeni, iddiası, söylemi ve misyonu karşısında, diğerlerinde olduğu gibi Müslümanların da başka bir iddiasının, söyleminin, misyonunun olmaması. Var olan içinde kendini ifade etmesi, burda kendine bir yer araması..
Bu durumda, özelde, Müslümanlar bu dünyada olmasaydı dünyada bir eksiklik hissedilir miydi sorusu da akla gelmiyor değil!
Amerika’nın ve rakiplerinin Müslümanlarla ne işi olur bu durumda?
1: Yaşadıkları coğrafyanın stratejik önemi.
2: Coğrafyada mevcut zengin kaynaklar.
Amerika bunların rakiplerinin eline geçmesini, bölgeye sızmasını istemez. İttifaklara izin vermez. Hegemon olmanın doğası da buna müsade etmez zaten!..
Bir üçüncüyü biz söyleyelim: Esas olan ne burda? Mevcuda bakıp karamsarlığa düşmeden demeli ki,
Ne kadar etkisiz, hegemonun düzeni işinde pozisyon almayı başarı saysa da Müslümanlar,
İslam dininin kendisi bu hegemonyaya karşı başkaldıracak potansiyele sahip. Şu yanlış bu doğru, şu batıl bu hak diyerek doğrudan insana, topluma, devlete, dünyaya müdahale ediyor.
İslamcılar bunun farkında olmasa da. Birkaç nesil pax’ların esenliğinde, barışında yaşamayı İslam zannetse de!..
Bitirirken demeli ki “ya Allahın kulusundur; ya da devletlerin. Devletler arası düzenlerim. Pax’ların.” Ortası yok bu işin. Biraz ona biraz buna kulluk da kabul edilmiyor!













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *