Bedri Efendi’nin yüz küsur yıl önce kaleme aldığı “Mütegallibe ve Tahrib-i İnsaniyet”, yaşadığımız dönem göz önüne alındığında yüz küsur yıl öncesinin tozlu sayfaları arasında kalmayacak kadar diri ve güncel bir metindir.
Yakup Döğer
“Cins-i beşer yalnız birkaç mütehakkimle birkaç medar-ı imtiyaz için yaşamaktan kurtulmalıdır.”
Dünyaya ve dünya insanlığına egemen olmak, sadece insanlığın değil yeryüzünde var olan her şeyin sahibi olmak isteyen geçmişteki, günümüzdeki ve gelecekteki mütegallibe sınıfının insanlık ve toplum üzerindeki yıkıcı etkilerini konu alan risale, kendi türünün nadir örneklerinden, önemli bir metindir.
Risalenin yazarı hakkında çok detaylı bilgi olmasa da Malatyalı bir Kürt aydın olduğu bazı araştırmalarda geçmektedir. Malatyalı Bedri, miladi 1877 senesinde Malatya’da dünyaya gelmiştir. Hekimhan Rüşdiye-i Askeriyesini ve daha sonra sırasıyla Kuleli İdadiyesi‘yle Mekteb-i Harbiye‘ye girerek öğrenimini tamamlamış ve 1901-1902 senelerinde teğmenliğe yükselmiştir. Hayatını bir subay olarak sürdürürken, II. Meşrutiyet döneminde çeşitli dergi ve gazeteler çıkarmış, dönemin sorunlarına dair makaleler yazmıştır.
Yazmış olduğu “Mütegallibe ve Tahrib-i İnsaniyet” adlı risalesi, ismiyle müsemma olarak görülür. Metin, yakın dönem düşünce tarihinde “savaş karşıtı” ve “otorite -iktidar- eleştirisi” yapan en özgün, en cesur metinlerden biridir. Metin yazarı bizzat olayların içindedir ve yaşadıklarını dehşet içinde tasvir eder.
İnsanlığı tahribi
Risale, mütegallibenin yani zorbaların, tahakküm edenlerin, günümüz ifadesiyle emperyalistlerin, yerel ve küresel güç odaklarının, siyasi figürlerin toplum üzerindeki baskılarını gündeme getirerek failleri hedef almaktadır. Risalenin yazıldığı dönem de önemlidir. II. Meşrutiyetten kısa bir süre sonra yazılmıştır. Meşrutiyetin ilanından önce, istibdad dönemi olarak II. Abdülhamid döneminde Abdülhamid mütegallibe olarak nitelenirken, meşrutiyetin ilanından sonra da aynı ifade İttihat ve Terakki için kullanılmıştır.
Risalenin müellifi, yeni dönemin hürriyet ortamında eski düzenin kalıntılarına söz söylerken, yeni dönemde ortaya çıkan yeni zorbalara karşı da başkaldırır nitelikte ifadeler kullanır. Bedri Efendi risalesinde, ‘insanlığın tahribi” tabiriyle adaletsizliğin ve zulmün insan onurunu ve içtimai hayatı bozduğunu belirtir, bunun sonucunda ortaya çıkan ahlaki çürümeyi ele alır. Risalenin ana fikri, mütegallibenin hükmünün sürdüğü toplumda insani değerlerin kaybolduğunu ve her alanda çürümeye, yok oluşa doğru gittiğini izah etmektir.
Müellif risalesine çok üst perdeden bir itirazla, ne demek isteyeceğini, ne anlatmaya çalışacağını özetleyen bir cümle ile başlar:
“Cins-i beşer yalnız birkaç mütehakkimle birkaç medar-ı imtiyaz için yaşamaktan kurtulmalıdır.”
Doğunun güneşi, batının karanlığı gökyüzünün bilinmezliği
Bedri Efendi, mütegallibe tarafından asırlardır insanlığın içtimai huzurunu ve buna bağlı olarak yaşamak zorunda bırakıldığı hayatın, hayata dair olayların, sadece kendisinin değil kendisi gibi birçok düşünürü de kederlendirdiğini, üzdüğünü ifade eder. Zorbalar insanlığı öyle etkisi altına almıştır ki dünyanın herhangi bir köşesinde, unutulmuşluk içinde varlığını sürdürmeye çalışan biri bile, zorbaların, mütegallibenin şerrinden azade olamamıştır, dertten kurtulamamıştır. Müellif, zorbaların hemcinsine karşı yürüttüğü bu insanlık dışı muamelelerin, bu muameleler sonucunda insanların birbiriyle olan uyumsuzluğunu görür. Gördükleri dehşet vericidir. Bunun sonucunda konuyu daha derinlemesine araştırmaya karar verir ve gördükleri dehşet vericidir:
“Ne göreyim? İnsanlığın ufuklarına yansımış bir düşmanlık ummanı, içinde yüz binlerce insan birbirini boğuyor. Dünyalarında müthiş bir rekabet hüküm sürüyor. Doğunun güneşi, batının karanlığı, gökyüzünün bilinmezliği; yeryüzünde bulunanların birbirine karşı düşmanlığı ve mücadelesi. Hepsi birbiriyle bitmek bilmeyen birer varoluş-yok oluş rakibi olmuş.
Düşündüm, bunlar kalbimde pek derin, pek nefret dolu bir his ve etki bırakıyordu. İlahi meseleleri kendi bilinmezlikleriyle bırakarak onlara dair hayaller kurmaktan vazgeçtim. Fakat yeryüzünde neler görmedim ki? Bu mücadele meydanı! Bu insanlık vahşetgâhı! Bunların sonu ne olacak? Hepsi birbirine benzer kimliklerle ortada dolaşıyor, zaman zaman birbirlerinin yakasına yapışıyorlar. Vuruyorlar, öldürüyorlar. Ellerinde kendilerinden daha büyük kesici ve delici harp aletleri, hepsini birbirlerini yok etmek için kullanıyorlar.” (sayfa 3)
Öldürme döngüsü
Müellifin vardığı sonuç, insanlığın içine düştüğü yaşam tarzı, görünen manzara dehşet vericidir. İnsanlar mütegallibenin tasallutu altında, birbirine saldırmakta, birbirini öldürmektedir. Her taraf öfke, şiddet ve kontrolsüz bir hiddet altındadır. Savaşanların her biri, nefislerinin ihtiraslarına ve öfkelerine esir düşmüşler, korkusuzca ve hiç düşünmeden bu boğazlaşmaya, bu öldürme döngüsüne devam etmektedir. İnsanlığın özü olan o tertemiz toprağı, hemcinslerinin kanıyla boyamaktadır!
Risalenin yazıldığı tarihin 1910 yılı olduğu düşünülürse, Malatyalı Bedri Efendi’ye bu satırları yazdıracak dehşet verici olayların yaşandığı görülecektir. Osmanlı toprakları hemen her bölgede işgal edilmeye, Müslüman ahali katledilmeye, Balkanlarda çıkan isyanlar sonucunda muhacirlerin akın akın Anadolu’ya göçmeye başladığı, bu hicret sırasında ise akıl almaz katliamların yaşandığı tarihlerdir. Mütegallibenin hiçbir merhameti yoktur.
Zorbaların zulmüne kim dur diyecek?
Peki mütegallibenin, zorbaların, emperyalistlerin yaptığı zulümleri, yaşanan katliamları, bunların sebeplerini izah edecek kimse yok mudur? Müellif bu hususta uzunca düşünür. Fakat kimin kapısını çalsa, kime gitse, bu kısıtlı çevre içinde aradığı soruya cevap olabilecek ne bir işaret ne de bir iz bulabilir. Bırakın adalet hak ve hukuk getirmeyi, adaletin, hak ve hukukun varlığından bile söz edilememektedir. Yapılan savaşanların, katledilen toplulukların arasına sızıp onların öfke ve şiddetlerini yatıştırmak, bu nefretin nedenini sormak da mümkün değildir. Zorbaların, emperyalistlerin ellerinde kılıç, süngü, top… Kimi nerede bulursa hemen her yerde kesintisizce öldürüyor, katlediyor.
“Kendi cinsine asla şefkat ve merhameti aklına bile getirmeyen, kükremiş mahlûklara bir şey sorulmazdı. Ben de ötede son nefesini vermeye çalışan yaralılara yaklaşmak için umutla koştum. Uçsuz bucaksız, pek geniş bir mücadele meydanı. Neredeyse dünyanın bütün yerleşim yerlerini içine alacak kadar geniş bir vadi, her tarafı yaralılar ve hastalıklarla dolu. Hangi birinin dertli haline bakayım? Kimi can çekişme anını tamamlamış, kimi sayılı günlerinde son nefeslerini veriyor, kimi insanlığın pişmanlık duyacağı bir yok oluş tarzıyla inliyor… Kiminin mezarı üst üste yığılmış, kiminin cesedi kovuğundan çıkmış görünüyor. Bu dehşetten, bu harabeye dönmüş alemden tüylerim ürperdi.” (sayfa 5)
Bedri Efendi, zorbaların, emperyalistlerin, canavarlaşan ruhlarına, merhametsiz tavırlarına karşı çok şaşkındır. Fikir ve muhakeme yeteneğini kaybettirecek derecede, heyecan içinde titrer. Dünya, gözünde tamamen bir yılan yuvasına dönüşmüştür. Bu vadilerden kaçmak, bu katliam ve kavga vadilerini görmeyecek kadar uzak, pek uzak yerlere firar etmek istediğini ifade eder. Fakat hangi tarafa koşsa ayaklarının altında mezarlar, ölüler, yaralılar bulur.
Bütün dünyayı gören bir bakış açısı
Yüz küsur yıl önce yazılmış bu metinden neşriyat tarihini silseniz, günümüzün mütegallibesini, zorbalarını, emperyalistlerini tasvir ettiğini anlamakta hiç zorlanmayız. Müellif yaşanan katliamların tasvirini yaparken, çok etkili ve endişeli bir ruh haline bürünmektedir. Haklıdır da. Bedri Efendi, “benim hemcinslerim” diyerek sadece kendi acısına odaklanmaz. Bütün insanlığı kuşatacak fıtri bir acıma duygusu hisseder. Zorbaların yaptığı katliamları, toplumsal yıkımı, sanki bireysel bir günahın vebali gibi boynuna asmıştır. Hem fikren hem de vicdanen yaşadığı ezikliği ifade eder:
“Bunlar hep kimdi? İnsanlar… Hepsi düşünen varlıklar, hepsi birbirinin dert ortağı olan hemcinslerim idi. Bunlara acımamak, bunların ıstırap dolu acılarını duymamak benim için mümkün değildi. Bu derin düşünceli ve hakkaniyetli duygularla; bazen ölülerin göğsüne sessizce, bazen yaralıların bakışlarına basarak zihnen hayli mesafe kat ettim fakat yine de o katliamların, savaşın çevresinden dışarı çıkamıyordum.”
Heyecan ve coşkulu olduğum o dönemlerde henüz çok gençtim. Doğu’da, Uzak Doğu’da inleyen yaralıların, karada ve denizde patlayan topların sesini gerçekmiş gibi işitiyor, Ruslar ile Japonlar arasındaki o büyük savaşın haberlerini açıkça kavrıyordum. Avrupa ve Amerika kıtalarında yaşayan milletlerin ve hükümetlerin bu devasa ve fitne dolu ateşi adeta bir koro gibi desteklediklerini, bu korkunç kıvılcım yığınını daha da kızıştırmak istediklerini duyuyordum.”
(sayfa 6)
Emre İtaat mi, Vicdan mı?
Bedri Efendi, emirle vicdan arasında kaldığını ifade eder. Duyduğu ve gördüğü bu yıkımların etkisiyle hayata karşı umutsuz bir tavır takınır, hemcinsi olan insanları ve zavallı insanlığı düşünür. Maddi hırsların dünyada açtığı yaraları bir hayli zaman incelemekten geri durmadığını sözler. Gençlik yıllarında kendisi de devletin silahlı güçleri içinde bulunmaktadır. Devlet ‘vur’ deyince muhtemelen elindeki kılıçla ve emrindeki askerlerle birlikte her şeye hazır, her emre boyun eğmiş durumdadır. İşte bu noktada ruhsal bir bunalıma girdiğini söyler. Zira verilen emre vicdanı itiraz etmektedir.
Bedri Efendi döneminin çok ötesinde bir insani refleksiyle, üniformasının altındaki vicdanı susturamamıştır. Kaleme aldığı bu risale bugün bile savaş sosyolojisi ve siyaset felsefesi açısından ders niteliğindedir.
Müellif, içinde bulunduğu kaotik ruh haline kendince çözüm arar. Dönemin sultanı Abdülhamid’in politikalarının sorgulanması gerektiğini düşünür. Çözüm üretebilmek için öncelikle üyesi olduğu gaddar ve adaletsiz iktidarı anlamak gerekmektedir. Fakat bu düşüncesi onu Afrika’nın ıssız çöllerine sürgün edilmesine yol açar.
“O zamanki hükümdara -Abdülhamid’e- ‘Sen şu zalimce uygulamalardan vazgeç, şu tacını ve tahtını yetim kanıyla kirletme. Kulların haklarına riayet et’ demek gerekiyordu. İşte bu tarz bir hakkaniyeti yerine getirebilmek için şahsen çareler arıyor, dostlarıma ve insanlığa acıyanlara da bunları söylüyordum.
Bu haklı çabalarımdan rahatsız olan bir cellat, canlı bir kâbus gibi üzerime atılarak, ‘Sen de, kul hakları da, hepiniz baskıcı bir gücün (istibdadın) esirisiniz’ tehdidiyle kılıcının darbesini hissettirdi. Ayağıma takılan bir zincirden tutarak beni sürgüne kadar sürükledi. En sonunda ulaştığım yer Afrika’nın ıssız çölleri ve simsiyah kum denizlerini oluşturan verimsiz sahralarıydı. Buralar biraz boş, çatışmalardan biraz uzak yerlerdi.”
(sayfa 7)
Bedri Efendi sürgün yeri olan Afrika’nın ıssız çöllerinde yaşamaya başlar. Çatışmalardan uzak, bomboş çöllerde yaşayan bedevilerin arasına katılır. Bir gün dolaşırken yaşlı bir bedeviyle ilginç bir diyalog yaşar. Bedevi birçok savaşa girmiş ve birçok insan öldürmüştür. Kendisi yaşlandığı için hemcinslerini öldürme görevini oğlu ve torunu devralmıştır. Müellif yaşanan diyaloğu şöyle anlatır:
Zorbaların, emperyalistlerin hükmü
“Bir gün, bir asır yaşamış yaşlı bir bedevinin sefalet içindeki hücresinde (çadırında) bulunuyordum. Bir asır yaşadığından, birkaç kabile savaşına katıldığından, mızrağıyla yirmiden fazla insanın göğsünü deldiğinden bahsediyordu.
Fakat artık çeyrek asırdır kabile düşmanlıklarından doğan çatışmalara katılamadığını, yetmiş beş yaşındaki büyük oğlu ile kırk yaşındaki torununun o görevi yerine getirmekte kusur etmeyeceklerini güvenle anlatıyordu. Afrika’nın bir asırlık bu canlı tarihine sordum:
— ‘İnsanları öldürmek haram değil mi?’
Cevaben şöyle dedi:
— ‘Haramdır fakat hükümetlere, hâkimlere, kuvvetlilere ve her türlü zorba güce helal kılındı. Kendi türümden birini öldürür, mallarına el koyar, haklarını gasp edersem haramdır. Fakat imparator emreder, yöneticiler de onaylarsa helal oluyor.’
(sayfa 8)
Medeniyet bir şehre girdiğinde…
Bedri Efendi verilen cevap karşısında dehşet içinde kaldığını ifade eder. Afrika’nın geniş sahrasında bedevilikle yaşamış bu yaşlı adam bu gerçeği doğuştan gelen bir sezgiyle kavramıştır. Bu kavrayış karşısında, üniversiteleri, eğitim kurumları ve modern medeniyetin en gelişmiş ülkeleri olan bir Fransa, bir İngiltere, bir Almanya veya Rusya’nın o gürültülü büyük şehirlerinde yaşayan insanların bu gerçeği kavraması mümkün müdür? Ya da bu yaşlı bedevinin kavradığı hakikati, medeniyetin merkezleri olarak anılan yerlerdeki insanları ne kadarını kavrayabilecektir?
Bedri Efendi, Afrika çöllerinde görüp duyduklarından sonra bir yere gelir:
“İşte bu çöl hayatında, bir ağacın gölgesinde veya bir çadırın mahremiyetinde geçen günlerim bana, ‘medeniyet’ dediğimiz o devasa makinenin ne kadar gaddar işlediğini öğretti. Bizler üniformalarımızın içinde birer makine parçası gibi hareket ederken, ‘vatan’, ‘millet’ veya ‘hükümdar’ adına işlediğimiz her fiilin aslında insanlık cevherini nasıl aşındırdığını fark edemiyorduk. Bütün uygar dünyanın yakın zamana kadar ‘vahşi’ olarak tanıdığı bir Afrikalının o doğal ve saf hislerinden süzülen bu düşüncesi beni bir hayli düşündürmüş, medeniyet ile vahşet arasındaki söylemlerin, teoriler üzerinde nasıl bir yanıltmaca ve aldatmaca vadisine sürüklendiğini bana uygulamalı bir tecrübeyle anlatmıştı.
Geride bıraktığı bir asırlık ömründe asla büyük ve bayındır bir şehir görmediğini söyleyen o bedevinin bu haklı ifadesi, Afrika çöllerinin o uçsuz bucaksız ve siyah deryasında bana şu şairin sözlerini hatırlattı:
‘Medeniyet bir şehrin kapısından içeri girdiği an, terk et orayı, köye yerleş ama o alçaklığı görme.” (sayfa 9)
Kavramların ters yüz edilmesi
Bedri Efendi derinlikli felsefi ifadeler kullanır. Modern dünyanın aldatıcı, yanıltıcı ve ayartıcı tavrını, yönlendirmesini “Vadi-i Mağlata” (Aldatmaca Vadisi)” olarak ifade eder. “Medeniyet“ ve “vahşet” kavramları, mütegallibenin icat ettiği modern dilde ters yüz edilmiştir. Ona göre, üniversiteleri olan Avrupa, milyonları öldüren savaşları meşrulaştırdığı için asıl “vahşi” odur. Hiç şehir görmemiş bedevi ise katliamın ancak bir zorba emriyle “helal” sayılabileceğini kavrayacak kadar “medeni” ve zihni berrak biridir.
Müellif, zorbaların kurduğu yeni dünya düzenine çok yönlü eleştiri getirir. “Medeniyet” ve “deniyet” (soysuzluk, alçaklık) kavramlarını müthiş derecede yerli yerine koymuştur. Medeniyetle birlikte gelişen ışıltılı şehirlerin, aslında büyük bir ahlaki düşüşü ve yozlaşmayı da beraberinde –yani deniyeti– getirdiğini savunur. Bedri Efendi ruhunun derinliklerindeki kırılmalarla, parçalanmalarla başbaşa kalmıştır. Bir Osmanlı subayı ve aydını olarak inandığı tüm o “ilerleme” ve “uygarlık” ideallerinin, çölün siyah kumları karşısında nasıl iflas ettiğini itiraf etmektedir. “Mütegallibe” (zorbalar) dediği yapı, insanlığın o saf halini -insaniyet-i asliyesini- bozmuş ve ölümü bir sistem haline getirmiştir.
Siyasi diplomasinin ikiyüzlülüğü
Bedri Efendi, risalesinden en çok kimlerin ders çıkarması gerektiğine değinir. Ona göre bu fikir mücadelesinden en çok ders çıkarması gerekenler, dünyada milyonlarca süngüleri, yüz binlerce şarapnelleri olan mütegallibe devletlerdir. Onlar ki kan dehşeti saçan ve volkanlar gibi ateş püsküren toplarını tüfeklerini her gün daha korkunç bir şekle sokmakta ustalaşmış sanayi güçleridir. Bu zorba devletler yumuşak kâğıtlar üzerine gayet nazikçe yazdıkları notaları ve vasiyetleri ile insanlık âlemini boş yere meşgul edip kandırmaktadır.
“Biri ‘değişmez genel hukuk kuralları’ diyerek halkı oyalıyor diğeri sulh mahkemeleri ve Lahey Konferansları gibi icat ettikleri hilelerle gizli programlarını karmaşık bir zeminde ortaya atıyor. Sonuçta yine kendi özel emellerinin ve çıkarlarının peşinde koşan vahşiler oldukları ortaya çıkıyor. Şu halde ‘insanlığın kavga ve anlaşmazlıklarını görünürde çözmeye çalışıyoruz’ diyenler aksine sürekli yeni savaş zeminleri hazırlıyor ve sonrasında akıtılan kanlarla insanlığa hayvanca bir şekil veriyorlar.” (sayfa 10)
Ulusçuluk – Irkçılık belası
Müellif risalesinde ulusçuluk ve ırkçılık meselelerine de değinmenin zaruri olduğunu düşünür. Zira modernleşmenin getirdiği en büyük problemlerden biri ulusçuluk-ırkçılıktır. Bu kavramların insanlığı nasıl birbirine düşürdüğünü ve küresel bir felakete sürüklediğini izaha gayret eder. Özellikle bu nifak tohumlarının Batı’dan (Garp) gelip Doğu’yu (Şark) nasıl ateşe verdiğini sarsıcı bir dille anlatır. Batıdan gelen bu ateş, asırlarca kardeşçe yaşayan Doğu halklarını yakıp kavurmaktadır. İnsanlığın topyekûn bu Enkâz-ı Tağallüb’den -Zorbalık Enkazı- bir an önce kurtulması gerekmektedir.
“İnsanlık için acı ve dehşet verici bir felaket olan, insanların fikir dünyasında bir yangın gibi devam eden bu ırkçılık davası, alevleriyle masum milletleri yakıp kavuruyor. Çoğunlukla Batı’dan fırlatılan küçük bir kıvılcım sadece Doğu’nun bir bölgesini yakmakla kalmıyor Doğu’nun en uç noktasına kadar her yeri sürekli bir bağnazlık ateşi içinde bırakacak nifak tohumları ekiyor.
Zaman oluyor ki, kaynağı belirsiz olan o ateşin dallanıp budaklanan sonsuz kötülükleri, en büyük cemiyetleri ve en güçlü toplumları altüst ediyor. Yaradılışımızın yüceliğini, ‘ayrıcalıklı olma’ övüncüyle vahşi hayvanların en aşağılık seviyesine indiriyor… Ve hiç yok yere bu neslin masum kanının akıtılmasına sebep oluyor.” (sayfa 11)
Sadece öldüren değil, öldürmeyi mantıklı bulan fikir yapısı da suçludur
Bedri Efendi’ye göre insan, yaradılışındaki üstün özelliklerle kendi etki alanında ortaya çıkacak kul hakkı ve insanlık meselelerini çözmeye ve düzeltmeye yetenekli seçkin bir varlıktır. Böyle iken ruhunu ve ahlakını terbiye edememesi yüzünden zihinleri ve kalpleri parça parça edecek kötülükler meydana getirebilmektedir. İnsanın elinde bizzat kendisini yönetme gücü, ayırt etme ve düşünme yeteneği gibi uygun bir kudret varken sırf sevk ve idaresindeki (yönetimindeki) yetersizlikten dolayı öldürücü gaddarlıklara, can ve yuva yıkan felaketlere sebep olmaktadır.
İnsanın kendi kişisel özelliklerinde olduğu gibi, o yaratılış kanunlarını toplum hayatımızı ilgilendiren ‘kul hakları’ konusunda da uygulamak mümkün iken, bir tarafta fikirleri darmadağın bir halde uygulama yapmak, diğer tarafta ise acizlik ve kayıtsızlık içinde bir yönetim dili kullanmak büyük çelişkidir. Müellifin risalesinde dikkat çeken yön, sık sık mantık kurallarına atıf yapmasıdır. Bu atıf onun sadece duygusal bir barış taraftarı olmadığını, savaşın ve şiddetin aslında “mantıksızlık” ve “düşünce sakatlığı” olduğunu ispatlamaya çalıştığını da göstermektedir. Ona göre medeniyetin yıkımı önce zihinlerdeki mantığın bozulmasıyla başlar.
“Mantık ilmiyle uğraşanlarca kesin bir kural vardır ki: Maddi sorumluluğumuz işlediğimiz suçlardan, manevi suçluluğumuz ise fikir yürütme ve muhakeme sistemimizdeki eksikliklerden başlar.” (sayfa 13)
Şiddet döngüsü
Bedri Efendi, risalesinin ilerleyen sayfalarında mütegallibeye karşı eleştirisini daha geniş bir zaman dilimine yayarak geçmişin, bugünün ve geleceğin nasıl aynı “şiddet döngüsü”nün mahkûmu olduğunu anlatır. Yaşananların baş sebebini, insanlığın birbirini anlama zahmetine katlanmaması olarak görür. Bu anlama zahmetine katlanmama ya da mütegallibe -zorbalar- tarafından gerek görülmeyen bu zaruret, asırların zaman seli içinde akıp giden ve her dalgasıyla binlerce hayatı, yüz binlerce hüzünlü insan neslini sürükleyerek acımasız gürültüsü ile yok edip gitmiştir.
Müellif, duygu ve düşüncelerinde sürekli bir hesaplaşma içindedir. Ona göre eğer bu sorunlar gerçek manasıyla düşünülseydi, insanların birbirlerine karşı işledikleri zulme, haksızlığa ve saldırganlığa hiç lüzum görülmezdi. Fakat maalesef insanlık birbirinin halinden anlamadığı gibi toplumsal amaçları kavrama zahmetine de katlanmamıştır. Birkaç zorbanın, emperyalistin şahsi emelleri uğruna dünyanın alt üst olduğu felaketler yaşanmış, yaşanmaktadır. (sayfa 15)
Kutsal bahaneler: Din, vatan, ırk
Bedri Efendi risalesinde eleştirisini şahsi hırslar ve “iktidar deliliği” üzerine yoğunlaştırır. Müellif çok dikkat çekici ifadeler kullanmaktadır. Savaşın arkasındaki kutsal bahanelerin (din, vatan, ırk) aslında tek bir amaca hizmet ettiğini söyler: Birkaç kişinin egosunu tatmin etmek.
“Öyle zamanlar olmuştur ki kötülük aleti olmaktan başka bir işe yaramayan bir zalim, milyonlarca masum insanın kanı pahasına boş bir hayal uğruna keyif sürmüştür. Tarihi olayların çoğunlukla ispat ettiği gibi, bazen bir menfaat uğruna akıtılan kanlar, insanlığın yüce onurundan oluşan masumiyeti ve varlığını rezil etmiştir. Zaman değiştikçe çeşitlenen ve çoğalan bu çıkar duyguları, kanlı manzaralarıyla ve düşünenlerin zihninden silinmeyen geçmişleriyle, o facia asırlarını hatırlatacak bin türlü ayrılık endişesi meydana getirmiştir.”
Medeniyet perdesi altında vahşet
Zorbaların -mütegallibenin- elindeki ikna edici olarak kullandıkları koz medeniyet kavramıdır. 20. yüzyılda kullanılan medeniyet kavramının yerini 21. yüzyılda demokrasi kavramının aldığını herkes bilmektedir. Bedri Efendi mütegallibenin medeniyet perdesi arkasında çevirdiği vahşete işaret eder.
Medeniyet perdesi arkasındaki vahşeti gizleme gereği duyan mütegallibe bazen din savaşı, bazen iktidar hırsı, son zamanlarda da ırkçılık belası ile başkalarına ait olan toprakları işgal etme heveslerini ortaya koymaktan hiç çekinmemektedir. İlginçtir ki yapılan bütün bu kötülükler aynı zamanda övülmektedir. Her mütegallibe kendisine meşru bir gerekçe bulmakta zorlanmaz.
“Zalimin biri kendi makamını yükseltmek için uğraşır, diğeri zamanın tüm görkem ve kudretini kendi şahsında toplamaya bakar. Bir başkası ise dünya tarihine -kanlı elleriyle- kendisini şefkatli bir koruyucu gibi yazdırmaya çalışır. Özetle her biri kendi kişisel amaçlarının arkasında sıra sıra dizilerek dünyanın başına belalar açmışlardır. İşte insanlığı birbirine düşman eden zalimler bunlardır. Zavallı insanlar bu yalanla örtülü belaların bir emrine, en ufak bir iltifatına karşı esir olup kalıyorlar. Hakikatte bu zorbalar başka başka emellerle ortaya atılmış olsalar bile, özünde Allah’ın kulları için hazırlanmış seri tabutlardır.”
(sayfa 17)
Müteselsil tabutlar
Bedri Efendi risalesinde edebi dehasını ve öfkesini gösteren tasvirler de yapmaktadır. Mütegallibe için “Müteselsil Tabutlar” ifadesi, hem çok dikkat çekici hem de öfkenin doruk noktasını işaretlemektedir. Ona göre zorbalar (mütegallibe) aslında yaşayan birer insan değildir. Onlar peş peşe dizilmiş, insanlığı içine alan tabutlardır. Onların her emri, her hamlesi yeni bir ölümü temsil eder. Toplumu yönetenlerin, toplumu ölüme götüren birer mekanizmaya dönüşmesini “müteselsil tabut” olarak anlatır.
Müellif sadece iktidar odaklarını, mütegallibeyi değil, onlara tâbi olan, her dediğine boyun eğen kitleleri de eleştirir. İnsanların bu zalimlerin en küçük bir vaadine veya iltifatına kanıp onlara “esir” olmalarını celladına aşık olmak gibi bir çaresizlik olarak tanımlar. Toplumların bu gönüllü köleliği, mütegallibenin yolunu aydınlatmakta, açmaktadır. Her ne kadar toplum yararına mücadele ettiklerini söyleseler de aslında öyle değildir.
Bedri Efendi, “Mütegallibe, iktidar sahipleri aslında kime hizmet etmektedir?” sorusuna en radikal cevabı verir: “Kendilerine hizmet etmektedirler.” İktidarların “helal kıldığı cinayetleri” sorgulayan müellif, otoritenin kutsallığını yıkarak yerine bireyin ve insanlığın onurunu koymaya çalışır. (sayfa 17)
Hayat Kitabı’nı mütalaa etmek
Bedri Efendi tasvir ettiği bu vahşet sarmalından kurtulmak için bir “kurtuluş reçetesi” sunar. İnsanı körelten cehalet ve bağnazlık bulutlarını dağıtmak için “hayat kitabını” vicdanla okumaya davet eder. Özellikle insanın faniliğini (topraktan gelip toprağa gideceği gerçeğini) hatırlatarak kibrin ve savaşın anlamsızlığını vurgular.
Zorbalara, güç odaklarına, iktidar sahiplerine teslim olan kitleler artık iyice düşünmeli, bu zorbaların insanlığı sürüklediği ve kışkırttığı yolun ne kadar helak edici bir yol olduğunu yaşlısıyla genciyle herkes idrak etmelidir. Topluluklar eğer insanlığa yakışan bir şefkatle “hayat kitabını” derinlemesine incelerse, geçmişin o kaçıp giden günlerinin dehşet verici vakalarının tekrarının önüne geçebilir. Bedri Efendi, zorbalar topluluğu olan mütegallibenin insanları kör eden cehalet perdesini, şefkat duygusuyla yırtmaya çalışır. (sayfa 18)
Hürriyet-i Hakikiyye’nin Şartları
Bedri Efendi’ye göre gerçek hürriyet, sadece bir anayasanın, kanunların varlığı değildir. Anayasanın içinde bulunmaması gerekenler de vardır. İnsanlığın huzuru sadece kanunlarla sağlanamaz. Aynı zamanda savaş ve işgallerin olmadığı, silahların sustuğu bir ortam olmalıdır. Bir kişinin veya zümrenin diğeri üzerinde kurduğu mutlak tahakkümün yokluğu gerekmektedir. Fikrin ve ruhun üzerindeki her türlü pranga kalkmalıdır. Her mütegallibenin, her iktidar sahibinin sürekli hürriyetten bahsetmesi lakin buna mukabil dünyayı kan gölüne çevirmesi hakiki hürriyet değildir.
Hürriyet-i hakikiyyenin sağlanabilmesi için, yüce dehaların insanlığa hizmet etmesi gerekmektedir. İlim ehlinin, adaletli devlet ricalinin asıl amacı dünyadaki bu kanlı rekabeti ortadan kaldırmak olmalıdır. Bu sınıfın insanlarının silahı ulvi kanunlardır. Müellif, kaba kuvvet ile fikir kuvveti arasındaki ebedi savaşın tasvirini yapar. Bedri Efendi “Benim semamda sen” diyerek, zihnindeki ideal dünyada sadece insaniyetin ve saf hürriyetin parlaması gerektiğini vurgular. (sayfa 19)
Bedri Efendi insanın eylemlerini hilkat ve nekbet -yücelik ve yıkım- olarak ikiye ayırır. İnsanların bu eylemler karşısında verdiği tepki ya alkıştır ya da lanet. Tepkinin hangisi olduğu, aynı zamanda insanın ahlak ve vicdan pusulasının da hangi yöne yöneldiğinin göstergesidir. Burada önemli olan, insanlık onurunu koruyan değerlere yönelmek, mütegallibeye muhalefet edebilmektir. Eğer vicdan pusulası bu koruyucu değerlere yönünü çevirirse, zorbaların çizdiği coğrafi sınırları yıkar, dünyanın bütün coğrafyalarındaki insanların bize olan benzerliğini, âdetlerini ve fıtratını vurgular. Müellif, “Bize bizden yakın” ifadesini kullanır. Bu ifade, ulusçuluk ve ırkçılık gibi sonradan mütegallibe tarafından üretilmiş olan yapay değerlerin ötesinde “insan olma” ortak paydasını yüceltir. (sayfa 20)
Devr-i sabâvet – çocukluk devresi
Bedri Efendi, insanın sorumlu olmaya ne zaman başladığına da değinir. Ona göre ergenliğe geçiş, rüşde eriş biyolojik bir süreç değil akletme ve fikretme kapasitesine erişmektir. İnsan kendi düşüncelerinden ve eylemlerinden bizzat sorumludur.
Gerek zorbaların gerekse toplumun kendisine dayattığı öğretilmiş çaresizliklerden ve nefretlerden kaçmaması için hiçbir bahanesi yoktur. Hiç kimse ırkından ve coğrafyasından dolayı üstün ya da aşağı değildir. Müellif buna “tesâvî-i hilkat” -yaratılıştaki eşitlik- der.
“İnsanlığın bir çocukluk dönemi vardır, bu dönem kişinin henüz sorumlu tutulmadığı bir evredir. Ancak bu dönemin bitişiyle birlikte asıl sorumluluk çağı başlar. Çocukluk perdesinin kapanmasıyla birlikte, insanın doğası gereği akıl ve fikir devreye girer ki insanlığın geleceği de zaten budur. Temiz fıtrat, insan haklarını öylesine bir şiddetle savunur ki, niyetleri ve eylemleri hesaba çekmesinin sorumluluğu doğar.
İşte bizler de bugün o sorumluluk sahiplerinin safındayız. Zira zihnimizin ve vicdanımızın o eşsiz ışığı, yüce duyguların kudretini ayırt edebilecek güçtedir. Irk ve kimlik ayrımından doğacak o büyük kötülükleri fark edip sınırlandırmak tamamen bizim kendi şahsi gayretimize bağlıdır.” (sayfa 23)
Bedri Efendi risalesinde “sevgili kardeşim” hitabıyla, büyük bir yemin ederek okuyucuya seslenir. Ona göre dünya hayatında ırkçılıktan daha büyük bir sorumluluk ve vebal yoktur.
Çünkü şayet Allah’ın hakkı insanların hakkı kadar önemli sayılsaydı, mütegallibenin zalimane bakış açısı önünde anlamsız hale gelen insan onuru hiç düşünmeden çiğnenip geçilmezdi. İnsanlığın yapmış olduğu bu yanlış tercihle ölüler birikmekte, yuvalar sönmekte, analar evlatsız, evlatlar anasız kalmaktadır.
Eytam-ı Beşer’in mezar kazıcıları
Bedri Efendi, insanın bilinmezlerle dolu hayat yolculuğunda, sürekli iyilik ve insanlık kapısında inleyen insanlığın yetimlerine mezarcılık yaptığını ifade eder. İlahi kudretin yaratılış hikmetindeki ahlakı benimsemek yerine, yine boş kuruntular üzerine kurulu temellerde direnir durur. Müellif, mütegallibeye itaati bir gelenek olarak görür. İşte bu kötü geleneği sürdürmek için insanın fıtri hakları yok edilmeye çalışılmakta, sonuç olarak ailemiz ve soyumuz bizden zarar görmektedir.
Müellif, yüreğinden kopan duygu fırtınalarına da yer verir ve tarihe döner. Bilindiği gibi tarihin farklı dönemlerinde milletlerin hayatı, birbirleriyle yaptıkları pek çok mücadele içinde didişe didişe birbirini öldürmekle geçmiştir. Böyle giderse bütün dünya insanlığı birbirine benzeyecek, kimsenin kimseden farkı kalmayacaktır. Mütegallibenin -zorbaların- iktidar hırs ve emeliyle yanıp tutuşanların yönettiği bir dünyada, insan kendi türünün can düşmanı olmaktan başka bir yere varamayacaktır.
Ümid-i müsavat – eşitlik ümidi
Peki ne yapmalıdır? Bedri Efendi bu soruyu cevaplarken sanki biraz hümanizme kayar:
“Artık insanca düşünme zamanı gelmiştir. Amacımız insan onuruna yakışan değerleri, kalplerimizdeki en müstesna bir yerde tutmak için kardeşliğin ve toplumsal sevginin esaslarını bilmek zorunludur. O esaslar ki içtimai bağların sıhhati ve sevginin gücüdür. Bunlar ise dünyada sadece temiz ruhlarda yer bulabilir.
Bu yüzden dünyadaki en büyük ve en onurlu insanlar, insanlıksever olanlardır. Bu şerefle, insanlığın özlemle beklediği eşitlik ümidi ışığını uyandırmaya çalışmalıyız. Boşuna değil, bu hayırlı amaç uğruna ölünceye kadar gönülden ve canla başla arzulu olmalıyız ki insanlık ileri gitsin. Bu önemli ve yüce değerdeki görevin yerine getirilmesinden tüm insanlık topluluğu sorumludur. İnsanlar bağlı olduğu kavmi (diğerlerini kovmak için değil), ait olduğu insan türünün düzeni ve kurtuluşu için çaba harcamakla görevlidir. İnsanlar arasında daima uydurma meselelere takılıp kalmanın doğurduğu nifak ve ayrılık davası çoğaldıkça, hayra uzanan eller kanla kirlenir, insanlığın masumiyeti ve onuru bozulur, nitekim şu an olan da budur.” (sayfa 25)
Bedri Efendi yüz küsur yıl öncesinden adeta bugünün insanlığına seslenmektedir. Çok çarpıcı ve dikkat çekici tespitleri vardır. Her yerde zorba ve tahakkümcü bir sınıfın etkisi ve baskıları insanları birbirine kırdırdıkça, yenilenin kanından ve yenenin geçiminden artan paranın, o zorbaların hayatını ve geçimini garanti altına aldığını söyler. Bu, tüm insanlık için dehşet verici bir durumdur. Halkın kanı ve teriyle yaşayan bu asalak sınıf, yaşamak yükünün en ağır bedellerine halkın katlanması sayesinde yaşamaktadır. Müellif, meselenin daha iyi anlaşılması için çarpıcı analizler yapar. Bu zorbalar ve halk arasındaki adaletsizliğin boyutu, birinin haram ile kazançtan bolluk ve refah içinde yüzerken, halk mütegallibenin vesveseleriyle hayatını zehir etmekte, birbirine düşman olmaktadır.
Yaşanabilir bir dünya nasıl inşa edilecek?
Bedri Efendi’ye göre merhametsiz ve acımasız bir dünyada yaşanmaktadır. Bu sevgisizliğin sebebi ise mütegallibedir, zorbalardır, emperyalistlerdir. Oysa insanda hürriyete, serbestliğe ve hakkaniyetli muameleye karşı doğal bir sevgi ve eğilim vardır. Yaradılıştan gelen bu eğilimler, insanın sahip olduğu o fıtri yapı, iyiyi ve kötüyü ayırt etmek gibi fikri güzellikler, şimdinin ve geleceğin yaşanabilir dünyasını inşa etmekte temeli teşkil edecektir.
“İnsanlık demek, düşünmek, düşündüğünü iyi niyetle uygulamak ve bu uygulamanın sonucunu sadece kendi şahsı için değil, bütün insanların faydasına adamaktır. Bir milletin refah ve mutluluğu, bozulmaz bir düzen ve adalet bağlamında kurulursa, o milletin ferdi olan her bir kişi ayrı ayrı huzur sermayesini kazanacaktır. Bundan sonra yıkım unsurlarını ve ırkçılık fitnesini dikkate almayarak, çalışma ve emek birliğinde buluşacak milletlerin yıkılmaz, meşru ve mükemmel bir genel ahlak hazinesi olduğu görülecektir. Özgürlük ve genel ittifakla kazanılacak olan insanlık saadetinin en büyük hazinesi eşitlik (müsavat) olduğu için, insanlar her şeyden önce o büyük nimete ve kuvvete muhtaç olduklarını bir gün anlayacaklardır.” (sayfa 28 ve ilerleyen sayfalar)
Bedri Efendi, bir dönem toplumun ileri gelenlerinin savaşları engellemek, akan kanı durdurmak için çok gayret gösterdiğini, barış çağrısında bulunduğunu ifade eder. Fakat bu çağrı hiçbir sonuç vermemiştir. Çünkü insanlığın en büyük felaket sebebi olan zorbaların ve sömürücülerin gerçek amaçları, tüm tarihi, cinayetleriyle birlikte artık halkın ibret dolu gözleri önünde somutlaşmıştı. Malzemesi insan kanıyla yoğrulan o gösterişli saraylar ve konaklar insanlık için birer huzur yuvası değil aksine mazlumların mezarı ve birer lanet yuvası olarak görülmeye başlanmıştı.
Sonuç olarak:
Bedri Efendi’ye göre dünyadaki temel sorun, halkın kanıyla beslenen bir “mütegallibe” (zorba azınlık, emperyalist güruh) sınıfının varlığıdır. Bu sınıf, halkı birbirine kırdırarak kendi saltanatını sürdürür. Sarayların ve şatafatın mazlumların kanıyla yoğrulduğunu, gerçek kurtuluşun ancak ırk ve sınıf farkı gözetmeksizin, evrensel bir ahlak ve anlayışıyla mümkün olacağını söyler.
Müellif, ırkçılığı ve milliyetçiliği egemenlerin bir yönetim aygıtı olarak tanımlar. Rus Çarlığı örneği üzerinden, halkın hürriyet için saraya yürümesini engellemek isteyenlerin, halkı birbirine düşman ederek (etnik çatışmalar çıkararak) hedef şaşırttığını vurgular. Bu, bugün sosyolojide “böl ve yönet” olarak bildiğimiz stratejinin o dönemdeki karşılığıdır.
Mütegallibenin hükmünün sona ermesi için, her millet alimlerini, entelektüellerini ve aydınlarını zalimlere, zorbalara siper olsun, halkı uyandırsın, zulme geçit vermesin diye yetiştirmiştir. Ancak bu sınıfların genellikle zalimler karşısında ya susup etkisiz kaldığı ya da mütegallibe ile işbirliği içine girdikleri görülmüştür. Aydın entelektüel sınıfın bir sabiteleri olmadığı için teorileri sürekli değişmiş, halkın vicdanında bir karşılık bulamamıştır.
Bedri Efendi’nin diğer önemli bir tespiti, mütegallibenin hükmünün, işlediği zulümlerin sürekli olamayacağına dairdir. Nasıl ki ay tutulur, güneş batar ve sert taşlar bile bir gün parçalanırsa, zulüm üzerine kurulan sistemler de doğanın “kanun-ı intizamı” gereği yıkılmaya mahkûmdur. Zulüm, doğanın dengesine aykırıdır ve bu yüzden “zeval” (yok oluş) yakındır.
Risale 1910’da yazılmış olmasına rağmen bugünün “demokrasi” veya “insani müdahale” adı altında meşrulaştırılan savaşlarını, silah sanayisinin halkların kanı üzerinden büyümesini ve ırkçılığın küresel bir yıkıma dönüşmesini bir asır öncesinden teşhis etmektedir. Bedri Efendi, otoriteyi kutsallaştıran anlayışa karşı bireysel vicdanı ve evrensel insan onurunu merkeze koyan “savaş karşıtı” bir manifesto sunar.
Bedri Efendi’nin eseri, yalnızca yazıldığı II. Meşrutiyet döneminin siyasi krizlerine bir tepki değil aynı zamanda modernitenin, emperyalizmin ve iktidar tutkusunun insan doğası üzerindeki yıkıcı etkilerine dair zamanlar ve mekanlar üstü bir manifestodur. Risale boyunca ilmek ilmek işlenen temel argümanlar bizi bugün bile geçerliliğini koruyan bir “insanlık muhasebesi” ile karşı karşıya bırakmaktadır.
Risale boyunca görüldüğü üzere Bedri Efendi “mütegallibe” kavramını dar bir siyasi çerçeveden çıkararak küresel bir sömürü mekanizması olarak yeniden tanımlamıştır. Yazarın “Vadi-i Mağlata” (Aldatmaca Vadisi) olarak nitelediği modern diplomasi ve medeniyet söylemi, aslında güçlü olanın zayıfı ezmesini meşrulaştıran bir perde görevi görmektedir. Afrika çöllerindeki bedevinin saf idrakiyle ortaya koyduğu “otorite emriyle helal kılınan cinayet” tespiti, eserin en sarsıcı düğüm noktasıdır. Bu durum, rasyonel olduğu iddia edilen modern dünyanın aslında ne kadar büyük bir mantık hatası ve vicdan tutulması üzerine inşa edildiğini kanıtlamaktadır.
Risalede üzerinde durulan en hayati meselelerden biri olan ırkçılık ve ulusçuluk, Batı’dan gelen bir “yangın” olarak tasvir edilmiştir. Bedri Efendi bu yapay ayrışmaların insanlığın ortak paydası olan “tesâvî-i hilkat” (yaratılışta eşitlik) ilkesini nasıl tahrip ettiğini çarpıcı bir dille anlatır. Ona göre mütegallibe, halkları birbirine kırdırarak kendi bekasını sağlarken aslında insanlığın asil cevherini aşındırmaktadır. Bu noktada risale, ulusal sınırların ötesinde bir “insaniyet-i asliye” (asli insanlık) dayanışmasını tek kurtuluş yolu olarak sunar.
Bir Osmanlı subayı olarak Bedri Efendi’nin yaşadığı içsel çatışma makalenin ahlaki zeminini oluşturur. Üniformanın altındaki vicdanı susturmayı reddeden yazar, “emir” ile “hakkaniyet” arasındaki tercihin ancak “hayat kitabını mütalaa etmekle” mümkün olacağını savunur.
Müellifin mütegallibe için kullandığı “müteselsil tabutlar” imgesi, otoriteyi kutsallaştıran anlayışa indirilmiş ağır bir darbedir. Bedri Efendi’ye göre kurtuluş kaba kuvvetin değil fikrin ve vicdanın iktidarında yani “hürriyet-i hakikiyye”nin tesisindedir.
Netice olarak ve özellikle yaşadığımız dönem göz önüne alındığında “Mütegallibe ve Tahrib-i İnsaniyet” yüz küsur yıl öncesinin tozlu sayfaları arasında kalmayacak kadar diri ve güncel bir metindir. Bedri Efendi’nin yüz küsur yıl öncesinden yaptığı bu çağrı, savaş sanayisinin, ideolojik körlüğün ve ekonomik tahakkümün kuşatması altındaki 21. yüzyıl insanı için de bir pusula niteliğindedir. Eserin nihai mesajı açıktır:
İnsanlık, birkaç zorbanın ihtirası uğruna “eytam-ı beşer” (insanlığın yetimleri) olmaktan vazgeçmeli, fıtratındaki adalet, merhamet ve eşitlik değerlerine sahip çıkarak kendi saadetini yeniden inşa etmelidir.
Kaynak risale: M. Bedri, Mütegallibe ve Tahrib-i İnsaniyet, Kostantiniye – Matbaa-i Ebüzziya, 1326













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *