Felsefenin Batı’da çoğu zaman bir araç olarak kullanıldığını belirten Doç. Dr. Mehmet Fatih Arslan, hakikat arayışının yerini ideolojik işleve bıraktığını ve bunun sonucunda yaşadığı tıkanma nedeniyle yaratıcı ve dönüştürücü gücünü büyük ölçüde yitirdiğini vurguladı.
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Fatih Arslan, Batı felsefi geleneğinin Antik Yunan’dan günümüze uzanan tarih kurgusunu mercek altına alarak, bu anlatının Batı dışı toplumları ‘tarihsiz’ ve ‘irrasyonel’ konumlandıran beyaz üstünlükçü bir inşa olduğunu vurguladı.
AA muhabirine konuşan Arslan, Batı’daki beyaz üstünlükçüsü eğilimlerin modern filozoflar ve Antik Yunan’dan miras alınan felsefi birikimle ilişkisini değerlendirdi.
Mehmet Fatih Arslan, Batı’nın Yunan’a bakışının “Antik Yunan mucizesi” anlatısı üzerine kurulu olduğunu belirterek, “Bu anlatıya göre Yunan aklı, mitolojiyi geride bırakarak rasyonel ve felsefi düşünceyi başlatmıştır. Diğer toplumlarda ise mitoloji, efsaneler ve hikayeler baskındır. Ancak bu, tarihsel bir gerçeklikten ziyade bir inşa ve kurgudur.” dedi.
“Antik Yunan mucizesi” bakış açısıyla yazılan bir felsefe tarihinde Antik Hint felsefesinden, Asya kökenli düşünce geleneklerinden, Afrika’dan ya da Sasani ve Asur uygarlıklarından söz edilmediğini kaydeden Arslan, bu anlatıya göre Batı’nın, Batı dışı toplumlara felsefi anlamda hiçbir şey borçlu olmadığını ve rasyonel geleneğin başka kaynaklardan beslenmediğini söyledi.
Arslan, gerçekte Antik Yunan filozofu Pisagor’un Mısır’a giderek matematik ve felsefe eğitimi aldığına dair güçlü veriler olduğunu bildirerek, “Felsefe, insanın ve rasyonalitenin bulunduğu her toplumda farklı biçimlerde ortaya çıktı.” diye konuştu.
Batı felsefesinin bu Avrupa merkezli ve “ari ırk” temelli anlatıyı Rönesans sonrasında da sürdürdüğünü kaydeden Arslan, sömürgeciliğin, kapitalist ekonominin ve küresel yayılmanın başladığı dönemde Batı’nın yeni bir tarih kurgusu inşa ettiğini ve bu kurguda Batı dışı toplumlara kültürel, iktisadi ve askeri anlamda yer verilmediğini vurguladı.
Batı merkezli tarih anlatısında Müslümanlara ve Afrikalılara yer yok
Arslan, Antik Yunan merkezli bu tarih anlatısında İslam dünyasına yer verilmediğini ve bu perspektife göre Müslüman dünyada gerçek anlamda felsefenin hiç ortaya çıkmadığını, sadece taklitler veya yüzeysel girişimlerin olduğunu aktardı.
Ernest Renan’ın İslam’a yönelik eleştirilerinde benzeri bir yaklaşımın görülebildiğinden bahseden Arslan, bu anlatıya göre İslam akıl ve bilimle çatışan bir yapı olarak sunulduğu için “Bilim neredeyse İslam yoktur, felsefe neredeyse İslam yoktur.” gibi genellemeler yapıldığını belirtti.
Arslan, Bertrand Russell’ın felsefe tarihi anlatısında da benzer bir bakış açısıyla İslam dünyasının özgün bir felsefi miras üretmediği ve sadece Antik Yunan düşüncesini Arapçaya çevirerek Batı’ya aktaran bir köprü işlevi gördüğü şeklinde bir yaklaşım bulunduğunu aktararak, “Bu görüşe göre İslam dünyasında ancak sınırlı şerhler veya felsefeye öykünmeler vardır. Bağımsız, derinlikli ve sistematik bir felsefi gelenek yoktur. Bunun temelinde ise Batı dışı toplumlarda rasyonalitenin gelişemeyeceği varsayımı yatar.” ifadelerini kullandı.
Rönesans sonrası modern felsefenin kurucu isimleri olan Descartes, Hume, Kant ve Hegel incelendiğinde, bu geleneğin sürekliliğinin açıkça görüleceğini anlatan Arslan, örneğin Hegel’in göre Afrika toplumlarının sistematik devlet gibi yapıları üretebilecek zihinsel zemine sahip olmadığı için “tarihsiz” olarak değerlendirdiğini anlattı.
Arslan, Hegel’in bu yaklaşımının Frantz Fanon’un perspektifinden değerlendirildiğinde, bu yaklaşımda doğrudan beyaz insanın merkeze alındığını ve bu anlatıda siyah insana düşünsel ve fizyolojik olarak yer verilmediğini kaydetti.
Felsefe ve düşünce sömürgecilik uğruna araçsallaştırıldı
Alman idealizmini oluşturan ana figürlerin de doğrudan ırkçılık yapmıyor olsalar da, felsefi sistemlerini büyük ölçüde Batı tecrübesine dayandırdıkları için belirli bir tarihsel ve kültürel çerçeveye bağlı kaldıklarının altını çizen Arslan, bu nedenle ortaya koyulan düşüncenin büyük ölçüde Hristiyan-Batı tecrübesine dayalı bir insan anlayışını yansıttığını vurguladı.
Arslan, bu çerçevede Batı düşüncesinde ortaya çıkan bazı eğilimlerin, Alman ırkının üstünlüğünü savunan ideolojik yapılara zemin hazırladığına işaret ederek şunları söyledi:
“Adolf Hitler’in düşünsel arka planı tamamen kopuk ya da ‘gökten düşmüş’ bir olgu değil. Elbette tarihsel ve siyasal şartların bir ürünü ancak düşünce tarihiyle de bağlantılı. Bu noktada Martin Heidegger ile Nazi rejimi arasındaki ilişki de dikkat çekici. Nazi idaresinde Heidegger’in rektörlüğe getirilmesi ve bu süreçte Alman üniversitesinin yeniden kuruluşu üzerine yaptığı konuşmalar, Alman idealizmiyle bağlantılı bir düşünsel sürekliliğe işaret ediyor.”
Bu düşünürlerin çoğu doğrudan ırkçılık yapmak amacıyla yazmasa dahi özellikle modern dönemde ve sömürgecilik bağlamında düşüncelerin belirli amaçlar doğrultusunda kullanıldığını dile getiren Arslan, Batılı insanı merkeze alan insan anlayışının özellikle sömürgecilik döneminde “kim insan, kim değil” ayrımının düşünce üzerinden yapılmasına yol açtığını belirtti.
Arslan, niyetin doğrudan ırkçılık mı yoksa sömürgecilik mi olduğu konusunda tartışma olsa da bu ikisinin birbirinden zaten ayrılamayacağını ve sömürgeciliğin “karşı tarafı insan görmeme üzerine kurulu bir pratik” olduğunu anlattı.
Bu örneklerin, felsefenin de Batı’da çoğu zaman bir araç olarak kullanıldığını gösterdiğini ve hakikat arayışının zamanla yerini ideolojik işlevlere bıraktığının görüldüğüne işaret eden Arslan bu durumun Batı felsefesinin kendi içinde de bir tür tıkanmaya yol açtığını ve bu nedenle yaratıcı ve dönüştürücü gücünü büyük ölçüde yitirdiğini anlattı.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *