İlkin ve öncelikle Kur’an’a bakmamız, onu hakem kılmamız, aramızdaki ihtilafı Allah ve resulüne götürmemiz gerekiyor. Başka yolu var mı? ‘Nesnel bir anlamdan’, ‘muradı ilahiden’, ‘Resulce örneklendirilmiş, uygulanmış bir usul ve üsluptan, yol ve yöntemden’ bahsedemiyorsak o zaman kişi adedince bir din ortaya çıkmaz mı?!
Mustafa Bozacı
Bu başlık, bu konu, bu sual de nereden çıktı, neden buna ihtiyaç duydunuz diyebilirsiniz? Zira bu başlıktaki suali birkaç farklı yerde duyunca ve daha ziyade suali soranın, bir cevap arayışı, sorgulama amacı gütmediği ve bir olumsuzlama ile cevabı içinde bu sual ile ‘Mealden din öğrenilmez!’ vurgusunun altını çizdiğini defaatle işittiğimiz, şahit olduğumuzdan bu konuyu ele alalım ve fikriyatımızı paylaşalım istedik.
Esasen cevabî şerhlerimizi, bilenler ve çok açık bir fark ile okuyucu kitlemiz, camianın fikriyatına haiz kişiler biliyor bilmesine de, bizler tekrarda fayda vardır diyerek ve bu düşünce sahiplerini de bir ‘paylama’ amacı gütmeksizin uyarma, doğru düşünüş için teati amacıyla ‘belki fayda verir’ diyerek hatırlatma vazifesi addettiğimiz için bu yazıyı kaleme alalım, kelamımızı paylaşalım istedik. Kulaklarına kaçsın, işitsinler, bize değil ‘sözlerin en güzeline’ ve onun ‘üsve-i hasene’ olarak sunduğu bize şahitlik eden son elçiye ittiba etsinler. ‘İttiba etsinler’ zira en çok bu durumu vurgulamak, salık vermek ve bu konuda kendilerini öne çıkarmakta iddialılar da ondan! Resulün de anladığı dilden, -tabiri caizse meal ve tercümeli-anladığından/kendisine anlatılandan hareket ettiğini unutmasınlar!
Bu başlıktaki sözü olumsuz anlamda vurgulayarak kullananların başında (Yoksa sonunda mı demeliydik?!) M. Öztürk geliyordu, malumunuz. Amma ve lakin işte o atıf yaptığı, ‘gelenek’ vurgusunu sahiplenen, ‘anlaşılmaz, onu ancak birileri –o da bizim abi, hoca, şeyhimiz olur- anlar’ diyen, onunla müsemma olan çevrelerce bir nevi ‘aforoz’ edilerek, soluğu bir kaçışla, modern bir çerçevede farklı bir yerde buldu! Bu akıbet belki ‘beklenen bir sonuçtu’ ve fakat süreçleri itibariyle asla katıldığımız, olumlayabileceğimiz bir süreç de değildir, sonuç da; belirtmekte yarar var! Gerçi kendisini zaten farklı isimlendiriyor, kendisi de bir meal yazma zahmetinde bulunarak, üstelik bunu kendisi ikinci defa güncelleyerek(!), yeniden basma ihtiyacı da hissediyordu; en azından buralarda iken, bu camialara hitap ederken!
‘Şişede durduğu gibi durmuyor’ bazı şeyler… Hal ne ise fal(!) da öyle çıkıyor! Mealin mi, metnin mi diyelim ifade ettiği buyruklar tecelli ediyor! Eken, biçiyor! Rüzgar eken hele, fırtına biçiyor! İşte, insanın ‘mealden din öğrenilse idi böyle olmazdı!’ diyesi geliyor!
Bu durum, nev-i şahsına münhasır bir örnek olarak kenarda dursun! Ders alan, ibret alan, doğru bir okuma ile durumdan vazife çıkaran olur mu; belli olmaz!
Şimdi bu ifadeyi çok yakın zamanda, yakın bir sohbette bir daha işitince konuyu ele alalım istedik. Malum ortamda söz gediğine oturmadı, oturtulamadı maalesef; farklı gerekçeler ve vaziyetlerden dolayı… Belki ilk olarak ‘kalabalık’ vurgusu, bir gerekçe olarak sunulabilir, gerçek bir mazeret olup olmayacağı tartışmaya açık olarak!
Türkiye ölçeğinde malum veri olarak üç yüzü aşkın bir meal olgusu ile karşı karşıyayız! Belki şu an itibariyle bu sayıya yenileri de eklenmiştir veya eklenmek üzeredir. Bunu bine katlayacak bir tefsir geleneğinden de bahsetmemiz gerekiyor. Abartılı gelmesin!
Evet, bunların ne teki ne de tümü, hatta toplamı bir Kur’an metni mesabesinde olamaz, görülemez! Her mealin yazarın kendi okuması, algısı, kendi bilgi birikimi, bilinci, Arapça ve dolayısıyla çeviri diline vukufiyeti, niyeti ve amacı, hazır bulunuşu, vb. durumlar çerçevesinde ‘subjektiflik’ içereceği doğrudur. Sonra meal ve tercüme faklılığı gibi bir ilave durumla da karşı karşıyayız! Tefsir, te’vil geleneği ayrı! Ayrıca, mealden, hele tercümeden tersine bir süreçle bir metin oluşturma ameliyesine girişilse, ilgili meal/tercüme yazarına bu yaptırılsa (Burada hafızlık olgusu kenarda tutularak…), acaba orijinal metne ulaşılabilir mi?! Ortaya ‘Kur’an’ çıkar mı?! Bunun cevabı, bizce de olumsuz olsa dahi, buradan ‘din öğrenilmez’ sonucu çıkar mı; hayır!
O zaman suali şöyle güncellesek, ‘Pekiyi metinden din öğrenilebilir mi?’; yukarıdaki yargının mümesillerinin cevabı çok büyük oranda, belki istisnasız, yine ‘Hayır, öğrenilemez!’ olacaktır. Pekiyi bu mukayese birilerini ayıktırabilecek, uyandırabilecek midir, pek de ümitli değiliz! Zira burada bir dogmatik yönelim, ön kabul ve şartlanmışlıklar söz konusudur. Yalnız şu hakkı teslim edelim ki, bu kanaat sahiplerinin eline koz verecek, onları kısmen de olsa haklıymış gibi gösterecek dahili ve harici bedhahlıklar da yok değil! ‘’Mealcilik, literal okuma ile (ki bu geleneksel yapılarda da çokça görülebilecek bir arızî durumdur, arıza durumudur!) ve özellikle anlamı bir sözlük etrafında, sözlük tercihine hapsetme, indirgeme, sair ikincil verileri yadsıma, bağlamı, Kur’an bütünlüğünü, pasaj (siyak-sibak) irtibatını, konuyla ilgili diğer ayetleri vb. hiç kâle almama, müktesebatı toptan reddedip özellikle ‘hadis ve sünnet’ konularında (Bizlerin de o konularda tashihi yaklaşımımız, eleştirel bakışımız malumdur ve fakat farkındalığımız sorgulanamaz!) görmezden gelme ve özellikle bunları ‘yapı bozumcu’ olarak görüp toptan reddetme, hiçbir kaygı gütmeden ve nitel evsaf aranmadan, ‘kişisel bir din ve hüküm çıkarma’ boyutuna, elçinin postacıya indirgenerek örnekliğinin de yadsındığı durumlar…’’ birer konu başlığı ve çözüm bekleyen soru ve sorunlar yumağı olarak önümüzdedir.
Bu tefrit (basite indirgeme) durumunun karşısına, kaş yapayım derken göz çıkarırcasına çıkarılan, yerleştirilen ifrat (aşırılık) yaklaşımı da sorunu çözmek bir yana, çözümsüzlüğe, bugünkü haliyle handiyse işin içinden çıkılamaz duruma sebep olan bir haldir. Bu ifrat duruma göre; biz/siz kim, Kur’an’ı anlamak kim/ne! Ön ve asgari şart olarak bilmem kaç tane ilmi bileceksiniz, onlarca konuya vakıf olacaksınız vs, vs! Şöyle basitçe düşünülse bunun imkansızlığı görülebilecek, maske düşecek, ‘dinleri elden gidecektir’! Söylemleri boşa çıkacaktır! Bir üflesen yıkılacak bu üfürükçü söylem ve örümcek ağı benzeri kurgu dağılıp gidecektir! Al birini vur ötekine; hangisini ele alsak elde kalacak maluliyetler! Bu kadar aymazlık fazla! Bunun basit bir tercih olmadığı, işin içinde farklı parmakların olduğu da izahtan varestedir! Basiret, feraset sahiplerine… Ulu’l el-bâb’a… Kalbi körelmeyenlere… Gözleri olup görmeyenlere, kulağı olup işitmeyenlere değil! Kalbi olup fıkh etmeyenlere hiç değil!
Bunlardan hangisi daha tehlikeli; hangisi daha yapı bozumcu; hangisi kitle üzerinde, dinin aslı önünde daha büyük bir engel; hangisi daha albenili, çeldiricili, süslü püslü bir zoka derseniz; cevap hiç kolay değil, gel de çık işin içinden, çıkabilirsen! Hele, hak ve hakikatin, doğrunun ‘çoğunlukların’ tekelinde olma zannı, kuruntusu, vakıası ile karşı karşıya iken!..
Pekiyi o akl-ı selime soralım; bu çıkış için, ilkin ne yapmak lazım? Nereye bakacağız, neyi/kimi hakem kılacağız, hangi söze itibar ve ittiba edeceğiz? Cevap bile, bir kanaat ve doğru atılacak ilk adım için bir fikir vermiyor mu? Elbette, yine ilkin ve öncelikle Kur’an’a bakmamız, onu hakem kılmamız, aramızdaki ihtilafı Allah ve resulüne götürmemiz gerekiyor. Başka yolu var mı? ‘Nesnel bir anlamdan’, ‘muradı ilahiden’, ‘resulce örneklendirilmiş, uygulanmış bir usul ve üsluptan, yol ve yöntemden’ bahsedemiyorsak o zaman kişi adedince bir din ortaya çıkmaz mı?! Veya grup adedince!.. Hal-i hazırda vakıa, durum da bu değil midir?! Zaten bu ifrat ve tefrit yolsuzluklarının sebebi de sonuçları da doğru bir duruş ve düşünüş, temel/asli/ilk/tek (bu manada) kaynak Kur’an’a doğru bir şeklide yaklaşmayıp onun hükmüne razı gelmemek, resulün diliyle ‘onu mehcur bırakmak’ değil midir? Yalnız karıştırılmasın, ikincilerinin olduğu kadar, ilk yaklaşımın da karşılığı, evsafı ‘Kur’an’ı mehcur kılmak’ durumudur. Her ne kadar Kur’an, yalnız Kur’an deseler de!
Din Kur’an’dan öğrenilir. Zira bu dinin ilk/tek/aslî/temel kaynağı Kur’an’dır! Kur’an’dan önce resul (as) da ‘kitap nedir, iman nedir, bilmezdi’ (Şûra 52) ki insanlar bilsin! O elçi bile ‘ne yapacağını bilmez bir delalette/çaresizlikte/çözümsüzlükte iken -vahiyle- hidayet edilmedi mi’ (Duha 7)?! O elçi kendisine indirilene uymakla emrolunmadı mı (Yunus 109)?! Din vahiydir/nimettir ve bu din tamamlanmıştır (Maide 3).
Öncelikle ‘din’ terimi üzerinde bir mutabakat gerekir. Buradan salt fıkhî kaideleri, mezheplerin ameller çerçevesindeki uygulamalara dair fetvaları, sadece formel ibadetlere indirgenmiş bir alanı kast edecek olursak, elbette bunların tüm ayrıntılarını Kur’an’da; mealde, tercümede bulamaz, öğrenemezsiniz. Lakin gel gör ki tüm bu sayılanların dahi temeli, dayanağı, normu Kur’an’dadır, ondan neşet etmek, ona dayanmak zorundadır. Kaldı ki ‘din’ kulluk/ubudiyet ana temalı olarak, yaratan ile yaratılan arasındaki ‘iman, teslimiyet, itaat’ odaklı, ‘tevhid-vahiy-nübüvvet-ahiret’ süreçlerini içeren bir ‘hayat nizamı’dır. Bunları da bizlere Rabbimiz, vahyiyle elçileri aracılığıyla bildirmiştir. İşte ‘meal ve anlam’ bu noktada ortaya çıkmaktadır. Bunun ‘nasıllığı’ bir bahsi diğerdir. Dini Allah’a halis kılmak (Zümer 11) ne demek ola ki?! Ruhbanı ahbarı rab edinmekten (Tevbe 31) niye sakındırılıyoruz ki?!
Mesele dil/lisan bilmek, sarf-nahiv tedris etmek, bina-emsile okumak ezberlemek değil ki! Arapça’da otorite olmak da değil –ki öyle olsa bütün Arap alemi iman ve teslimiyette emsal olurdu!- Neticede diller de süreçler geçirmekte, değişime uğramakta, kavram-kelime hazineleri daralma ve genişleme gösterebilmektedir. Mesele aslen Yunus Emre’nin dediği gibi ‘..ilim kendin bilmektir..’! Bunu da şerh edecek şekilde Ebu Said’e atfedilen ‘Kendini bilen Rabbini bilir!’ ifadesi muradımızı anlatmaya iktifa edecektir. Tersinden ‘Rabbini bilmeyen, başka ne bilebilir ki!’ de diyebiliriz! Mesele ‘üzüm yemek’ olduktan sonra, Rabbimiz yolundaki bir cehd, O’nun (cc) bize yollarını açmasını, işimizi kolaylamasını, Kendisini (Zümer 67/Hac 74) ve dinini hakkıyla takdir edip anlamamızı sağlayacaktır. Meali, dahası sadece tercümeyi esas alarak ‘Kur’an bize yeter!’ diyenler de, onlarca şart ileri sürüp yanına ve önüne başkaca, çoğu afaki/indi/nefsi husus sıralayarak ‘Kur’an anlaşılmaz, ondan din öğrenilmez’ diyenler de ifrat ve tefrit içinde aslında kendilerini öne çıkarmakta, egolarını tatmin etmekte, ‘az pahaya Allah’ın dinini satmakta, geçim nesnesi, meslek edinmekte ve dolayısıyla –Allah muhafaza- ‘hevasını ilah edinmek’ (Furkan 43) durumuna düşmektedirler.
Şimdi elimizde, önümüzde bu kadar açık ve sarih veriler varken, ‘Mealden Kur’an öğrenilmez!’ demenin ne manası olabilir?! ‘Bunun ardında ve altında bir çapanoğlu var, bu işte/yargıda bir bit yeniği var.’ demek, ‘öküz altında buzağı aramak’ olarak görülebilir mi? İşte algılar dumura uğrayınca, sapla saman karıştırılınca, at izi it izine karışınca –şimdilerde it izi dahi it izine karışmıştır, sürünün bekçisi olanla, sürüyü çakalla kurtla taksim eden itler, kanaralaşanlar-, uydurmalar ve uyuşturucular hap gibi kullanılır olunca başka bir sonuç da çıkmıyor ortaya! Çıkmaz da! Bu açmazdan, çıkmazdan, ikirciklikten kurtulmanın tek yolu da yine Kur’an’a dönmek, onun hakemliğine müracaat etmektir. Bu imanın da aslî şartıdır. İhmal ve ihlale gelmez! Gerçi, minareyi çalanlar elde o kadar çok ve farklı renk ve biçimlerde/boyutlarda kılıfı hazırlamışlar, piyasaya sunmuşlar ki sürüsüne ebterlik! Bu çok aslî bir silkelenme, ayıklama ve ayıkma gerektiriyor! Az-buz değil! Bardağa o kadar katkı, ilave yapılmış ki handiyse içindekine ‘su’ denecek safiyeti kalmamış! Tam misli ve fazlasıyla saf su tedarik edip içine yeniden aktaracaksınız ki suyun derişikliği giderilebilsin, eski hurafat ve curufat deşarj edilebilsin, suya ‘su’ denilebilsin! Bu inanın artık o kadar zaman süresince o kadar derişiklik kazanmış ki, içine temiz su akıtılarak olabilecek durumdan da çıkmıştır! ‘Dökün gitsin!’ diyecek durumdayız! Ki kişiler, onca zindandan, tuzaktan, kurgu ve kuruntudan kurtulup vahyin ziya ve şifasına, diriltici ve sağaltıcı ‘can suyuna’, pınarına yeniden kavuşabilsinler. Din de aslına rücu etsin! Aslından öğrenilsin!
Elimizde norm/kıstas/mihver/mihenk taşı/ölçek/ölçüt olarak, korunmuş bir kitap var! Zan, şek, şüphe içermeyen, hidayetimizin tek vasıtası (Bakara 2)! Kendisinden hesaba çekileceğimiz (Zuhruf 44)! Onu bırakırsak sapıtacağımız, şeytanla yoldaş olacağımız (Zuhruf 36)!.. Bu kadar açık ve net ifadelere rağmen, rağbet hâlâ bit pazarına ise, oraya rahmet yağmayacağını bilelim! Kaybeden, müflis tüccar ve amelleri boşa gitmiş bir akıbetten sakınalım (Kehf 105)! Bu ayetin ‘rablerinin ayetlerini inkar’ vurgusu; fiilen inkar kadar, kâle almamayı, bir kısmını alıp bir kısmını ardına atmayı, kelimenin içeriğince ‘nankörlük etmeyi’, görmezden-duymazdan gelmeyi, mevcudu beğenmeyip ilave ve eksiltmelere gitmeyi, yersiz ve hadsiz te’villeri, ahbarı ve ruhbanı rabler edinmeyi, onlarla hükmetmemeyi, ona rağmen inanış ve yaşayışı, mevrid-i nas ortada ikenki ictihadları, resulün sahih uygulayışına rağmen türedi yolları, örf-adet-gelenek ve töreyi/atalar yolunu tercihi de içermektedir, malumunuz…
‘Din, mealden öğrenilemez!’ yargısı en masum yaklaşım ve iyi niyetli okumayla ‘Kendisiyle yanlış kastedilen doğru söz!’ olarak düşünülebilir ancak! Ancak, bu bile bizi, ‘ifadedeki doğru’ addedilen kısmı, şerh edip tashih ederek yaklaşmaktan, neticede yanlışlara yol açma ihtimalini dahi göz ardı etmeden temkin ve itidalden alıkoymamalıdır! Sırf bir ‘mealcilik’ diye bir arızî durum, arıza hali var diye, dinimizi kendi dilimizden okuyup tefekkür ederek, bu okumaları tekrarlı ve mukayeseli kılarak, gerektiğinde tali kaynaklara (tefsir, sahih hadisler, konulu okumalar ve konuya dair yazılmış farklı eserler, resulün Kur’an’dan mülhem ve onda mündemiç uygulamaları, sünneti…) müracaat ile idrak etmemize, özümsememize, ona yönelmemize bir mania oluşturmamalıdır bu durum! ‘Üzümde şeker var’ diyerek üzümü haram kılmaya mukayese edebiliriz durumu, misalen!
Şu misali de hatırlatalım ki meramımız anlaşılsın, bir düşünce var ki; ‘Bütün kitaplar tek kitabı, Kur’an’ı anlamak için okunur!’ diye, işte bu sözü de aslına irca ederek biz de diyoruz ki ‘Öncelikle ve önemle Kur’an okunmalı, anlaşılmalı, idrak edilmeli, özümsenmeli ki, sair kitaplar yerli yerine konsun, onlardaki isabetli olanlar alınıp yanlış ve hatalı olanlar atılsın, uzak durulsun’! Kur’an’ın bu meyanda beyan ettiği ‘kıraat, tertil, tilavet’ kavramları ve ‘altıda bir oranda’ yer verilen ‘tefekkür, tedebbür, taakkul, tezekkür, tefakkuh’ emirleri, farklı boyutlarıyla ‘teemmül’ olgusu, ‘tasrif, teybin ve tafsil’ özellikleri dikkate alında, ‘baş-göz üstüne’ denildiğinde -ki bunlar imanın tezahür ve bileşenleridir- yazımıza konu olan, başlıktaki yersiz yargının boşa düştüğü, bizatihi yanlışlığı yanında, yanlışa da sevk edip sırat-ı müstakimden çıkardığı, ondan uzak tutan bir tuzak olduğu ayan beyan anlaşılır olmaktadır. Bundan sonrası ‘anlamayana davul zurna az’ kabilinden olacaktır. Kalplerin fıkhetmemesi, gözün görmemesi, kulağın işitmemesi (A’raf 179) nice bir ziyandır!
Meal yazanlar bir boyutuyla Arapça bilenler değil midir? Gerçi, son zamanlarda ‘Arapça çalışmak’ da, farklı bir durum, açmaz olarak zikredilebilir belki, yeterli görülmeye başlanması anlamında! Ama bu durum zaten, asgari olarak olması, işe koşulması gereken bir durumdur, bırakın yazmayı, ‘meal okurken’, onu anlamaya çalışırken dahi… Tekrarlı, mukayeseli, fikri teatili, ilk anlama/nesnel anlama ulaşma adına kaynaklara müracaatla beraber…
Bu ‘anlaşılmaz’ yargısının en feci neticesi de; ‘Kur’an anlaşılmaz, onu yalnız ben/biz (şartlarını sadece kendilerince belirledikleri, kendilerine hasrettikleri, isme ithafen ihale gibi ve dahi, misalen, resulümüz Muhammed (as) bu şartları haiz midir onlar açısından muamma!) anlarız!’ diyeni dinlerseniz, onun diniyle dinlenmiş olmaz mısınız!? Tekraren söylersek bu ‘ahbarı ve ruhbanı rab edinmek’ (Tevbe 31) olmaz mı!? İşte mealden ‘bu uyduruk dini’ öğrenemezsiniz, doğru! Okursanız da o uyduruk dinden çıkmış olursunuz, bu da doğru! Rabbimizin Yunus 100. ayetteki ‘Aklını kullanmayanların üzerine Allah rics/pislik/uğursuzluk/rezillik/rahmetten uzak olma/azap verir!’ uyarısı da mucizevi karşılığını bulmuş oluyor, maalesef bu ‘içten olmayan, içeriden/dahili’ bedhahlık sebebiyle!..
Basit bir örnekleme olarak ve buna bakarak, ‘fıkıh’ sadece mezhebin emirlerini, o mezhebin kurallarını, mezhepte müctehidlerini anlamak, dinlemek ve bunlara uymak olarak anlaşıldığında ve Kur’an’daki olumsuz içerikleriyle ve olumlu vurgusuyla ‘tefakkuh’ idrak edilemeyince başka netice de hasıl olmuyor ne yazık ki!
Bir tarafta zan ve şüphe içeren, beşeri algılar, diğer tarafta zan içermeyen ‘hak söz’ olarak, korunmuş ve tebyin ve tafsil edilmiş, ‘anlamamız için’ gönderilmiş ilahi vahiy varken akl-ı selim olan yapsın tercihini ve o tercihinde sorumlu olduğunu, sual edileceğini de bilsin! Bunlar kıyas dahi edilemeyecek iken (hem ontolojik hem epistemolojik olarak) bu neyin kafasıdır, yaşanan!? Hangi uyuşturucuların sarhoşluğudur! Hangi imanın umdeleridir!?
İlmihal ‘kişinin leh ve aleyhindekileri bilmesidir’ sözüne binaen Ebu Hanife’nin, ilmihallerden ‘abdestin mendubunu, mekruhunu’, namazın ‘iç ve dış şartlarını’, ‘kurbanın niteliklerinin ayrıntılarını’ vb. hususları çok teferruatlı olarak, ciltlere baliğ olarak okur öğrenebilirsiniz ve fakat ‘imanı bozan’ durumları, ‘ibadetlerin, ibadet olma vasıflarını kaybettirecek, kabulünü engelleyecek’, ‘insanda ve imanda ne eksik olursa’ bunların olmayacağını öğrenemezsiniz! Öğrenecekleriniz, Kur’an’dan öğrendiklerinizin mihverliğinde ‘tahsiniyyat ve ibaha alanına dahil’ hususlar olup ‘mevrid-i nas’ olmayan konularda, meşruiyetini yine dinin aslî/temel/tek kaynağından alarak, insanoğlunun vüs’atince ictihadına, istişaresine, ahval ve şeraitine bağlı durumlardır. ‘Fıkıh’ kavramı gibi maalesef ‘ilmihal’ kavramı da bağlamından, aslî vurgusundan koparılmış, dar bir alana sıkıştırılmış durumdadır! Bizdeki sıkışmışlık, darlık, ‘din-(i) darlık’ bundandır! Çaresizlik de, çözümsüzlük de bundandır!
Başka bir misalle; imanın şartlarını Kur’an’dan öğrenirseniz beş tane olduğunu görür, o bize dayatılan altıncısının ‘kader’ olarak zanni veriyle, sonradan sokuşturma, ilave olduğunu fehmeder ve ‘kaderin boynunuza, sa’yinize bağlı kılındığını’ görür ve bunun Rabbimizin ilmi ve iradesinden bir eksiltme olmayıp kulun sorumluluğunu üstlenmesi, o sorumluluktan kaçamayacağı bilgisi olduğu hakikatiyle karşılaşırsınız! İşte ‘ilmihalin mızraklı’sından öğrenerek kaderle ilgili o zokayı yuttuğunuzda, sa’y-ü gayreti bırakır, başınıza, kendilerine kul edindirildiğiniz taifece örülen çorapları kadere/Allah’a hamleder, şirke de, küfre de, zulme de hem kapı aralar, razı gelir, hem de mahkum olursunuz! Kendi kendinizi hançerler, mızrağı göğsünüze yersiniz! Bakınız işte size ‘fıkıh ve tefakkuh’ açılımı!..
Bu vahyi ilk muhatapları anladı, iman etti; anladı, işine gelmedi ‘inkar etti’! Denilebilir ki dilleri Arapçaydı! İşte bakın Arapça bilmek dahi yetmiyormuş, bugün de Arapça bilenlerin ahvali ortada! ‘İman’ olgusu başka bir kapsama sahip; Ankebut suresi 69. ayet bu durumu açıkça salık veriyor ‘Allah yolunda cihad-cehd etmek!.. Keza Bakara suresi 2. ayetteki vurguyla ‘muttakiler için bir hidayettir’!.. Asgari şartlar var yani!
İmanı, dini Kur’an’dan öğrenmezseniz, o din, iman size kötülüğü emreder, yol olarak gösterir (Bakara 93)! Ayetteki vurgu; ‘verdiğimize sarılın ve dinleyin’ ifadesidir ki başka söze, tefsir ve te’vile ihtiyaç bırakmamaktadır ki bizim için Kur’an’dır! ‘Bağlam başka, muhatap İsrailoğulları’ diyenlere ise diyecek sözümüz yok; onlar zaten meal okumaz, Kur’an’a bakmaz halde iken değil, bunu diyebildiklerine göre ortada daha büyük sorun var demektir! Sonra Kitap sadece ölülere okunup geçilen kutsal bir eşyaya, aparata dönüşür. ‘Ölüleri diriltmek için gönderilen bu Kitap, toplumları batıldan hakka, karanlıklardan nura, zulümattan adalete sevk edecek, çıkaracak iken nesneleştirilir ve resulün diliyle ‘Kavmim bu Kur’an’ı mehcur bıraktı (Furkan 30)!’ şikayeti, evrensel bir mucize olarak bugün de vaki olur!
Burada bir paradoks da görüyor olabilirsiniz! Şöyle ki; yazımızın geneline bakıldığında ‘meal okumak, mealden din öğrenmek’ konusuna dair Kitaptan, Kur’an’dan misaller, ayetler vermeye çalıştık, çalışıyoruz. Bu da zaten ‘okunmaz, anlaşılmaz’ diyenler için bir nevi zait bir durum! Köre renk tarifi, sağıra müzik dinletisi gibi… Ama biz sözü bize(!) söylüyor ve belki fayda verir diye hatırlatmada bulunuyoruz, o kadar!
O zaman son söz sadedinde; okumayacaksak, anlamayacaksak, dinimizi ondan öğrenmeyeceksek hak ile batılı, helal ile haramı nereden bileceğiz, nasıl ayırt edeceğiz ve dahi ‘Kur’an bizim neyimiz olur?’ (https://iktibasdergisi.com/2025/05/01/kuran-bizim-neyimiz-olur/) o zaman!? Yaşadığımız din neyin, kimin dini olur!? Maide suresi 3. ayetteki ‘…dini sizin için ikmal ettim…’ ifadesi ne anlama gelir?













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *