Son bir gece yazısı

Son bir gece yazısı

Gece yazıları-10 Yakın bir geçmişte dost bir sitede, “Yazı Yazmak Zor Zanaat” başlıklı bir deneme aracılığıyla düşüncelerimi yazıya dökme hususundaki acziyetimi itiraf etmiştim.. Çünkü yazmak için, okuyarak ve gündemi takip ederek bilgi sahibi olmanın yanında konuştuğumuz dilin imla kurallarından da haberdar olmak gerekiyordu ve nitekim yazı maceramıza başlamanın hemen akabinde zaaflarımız erbabınca yüzümüze çalınıvermişti!. Ama

Gece yazıları-10

Yakın bir geçmişte dost bir sitede, “Yazı Yazmak Zor Zanaat” başlıklı bir deneme aracılığıyla düşüncelerimi yazıya dökme hususundaki acziyetimi itiraf etmiştim..

Çünkü yazmak için, okuyarak ve gündemi takip ederek bilgi sahibi olmanın yanında konuştuğumuz dilin imla kurallarından da haberdar olmak gerekiyordu ve nitekim yazı maceramıza başlamanın hemen akabinde zaaflarımız erbabınca yüzümüze çalınıvermişti!.

Ama bizim züğürt tesellisi kabilinden bahanemiz hazırdı nasıl olsa..

Örneğin, uzmanlarından öğrendiğimiz kadarıyla, bugün yazılarını okuduğumuz birçok yazar bile kendilerinden beklenmeyecek ölçüde hata yapabiliyorlardı!

Hal böyle olunca, bundan kelli ne gam!

Diyecektim ama iş sadece imla kuralları ile sınırlı değildi ki!

Yazı bağlamında işlediğimiz konu, eleştiri niyetine hedef aldığımız düşünce ve kavramlara dair söylediklerimiz de bizi sonradan mahcup etmemeliydi..

Zira, “Her söz sahibini bağlar” ve “Söz uçar yazı kalır”dı..

Her fırsatta bunları “ben” söylüyordum..

Ve meydan boş değildi, eleştiriye tabi tutulan düşünce sahiplerinin karşı eleştirilerine de keza eleştiride bulunanların üslubuna da hazırlıklı olmak gerekiyordu..

Peki, bu iddiaların pratik karşılığı denildiği gibi mi gelişiyor?

Hiç de değil ve tecrübelerimiz eşliğinde vurgularsak öyle olması da gerekmiyor..

Eğer söylenmiş söz, yazıya geçirilmiş bilgi ve düşünceler ve bunlara paralel olarak gelişen eylemlerimiz hatalı, yanlış, zaaflarla malul ise ve bunların farkına varıp kendimizi düzeltme ameliyesine girişmişsek niye geçmişimizle mahkûm edilelim ki?

Tövbe etmek yani nedamet getirmek, pişmanlık duymak, af/özür vs. dilemek ne için?

Burada önemli olan sözün ve yazının inkâr edilmemesi, bir vesile ile bilgi ve düşünce bağlamında hatalardan dönüldüğünün bizzat şahsa özel beyan edilmesi, geride kalanların da aynı süreci yaşayacağı gerçeğinin gözden kaçırılmamasıdır.

Bir hayli zaman önce değer verdiğim bir dost şuna benzer şeyler demişti: “Yarın beni, olur ya, şimdi söylediklerimden dolayı ilzam etmeye yani mahkum ve mahcup etmeye kalkmayın..

Çünkü yaşadıklarımıza, çevremizde gelişen sosyal ve siyasal olaylara, özelde okuma ve bilgi edinmeye bağlı olarak düşüncelerimiz her an değişebilir..”..

Beraberinde tepkimiz, “Ne yani, dün dündür, bugün bugün müdür?” şeklinde dile gelivermişti..

Kendi adıma itiraf edeyim ki o dostun sözünün karşılığını birebir yaşayan ve gören ilk muhatap benim; ama hangi birimiz kalkış noktamızdan bu yana öğrendiğimiz bilgi ve bilgiye bağlı oluşan düşünce konusunda atraksiyonlar yaşamadık ki ve hangi birimiz buna paralel olarak sosyal ilişkilerimizi gözden geçirmedik ki?

Nitekim vahyin, ilk neslin iman ve eylemlerini tedricen inşa etme olgusunun, Kur’an okuyan ve onun beraberinde geliştiği varsayılan kadim kültürden haberdar olmaya çalışan bugünün insanı için de zorunlu olduğunu düşünürsek, dostumuzun söylediği sözün pek de yabana atılır cinsten olmadığını kabul etmemiz işten bile değildir..

Buradan hareketle ve cesaretle diyeceğim şudur: Bilgi edinme ve düşünce geliştirmede esas olan, insanın elan durduğu yeri mutlaklaştırmaması ve o haliyle sair insanları, kendisi gibi düşünmedikleri için; üstelik geldiği yeri, kalkış noktasını, o anlarda sahip olduğu bilginin yetersizliğini unutmuşçasına yargılayıp mahkum etmemesidir..

Yani bugünün diliyle, ama dünyevi ama uhrevi anlamda “öteki” derekesine indirmemesidir..

Dikkat edenler var mıdır bilemem ama bu bağlamda şahsen şu ana kadar kaleme aldığım “gece yazıları”mda “öteki”ne dair kavram kullanmaktan mümkün olduğunca kaçındım ve aksine “Müslüman ve Mü’min kavramlarının suyu mu çıktı?” diye soru sorarak tepki koymaya çalıştım..

Bu tepkime sebep, Kur’an’da ve ondan mülhem Hz. Resul’ün sözlerinde, insan ilişkilerinin dostluk ve kardeşlik prensiplerince ve özelde iman temelli olarak şekillenmesi gerekliliğine işaret edilmesi söz konusu iken, eskiler yetmiyormuş gibi nevzuhur yakıştırmaları da birbirimizin üzerine boca edip durmamızdır.

Kur’anî tavsiyelerin ışığı altında söylersek, bana göre bir Müslüman, diğer bir insanı, aksi iddia edilmedikçe ancak Müslüman olarak tanımlamak zorundadır.

Ki zaten Müslüman hukukunun bunu gerektirdiği her müslümanın bilgisi dahilindedir.

Fakat bu hukuku ileri sürmek “Müslümanlık iddiasında bulunanlar düşünce ve eylemlerinden dolayı eleştirilemez” anlamına gelmez. Eleştiri elbette olacak ve olmalı; çünkü İslam düşüncesinin mesafe kat etmesini, birey ve toplumların hak üzre olmasını sağlayacak temel dinamikliklerden biri de eleştirel aklın sürekli eylem üzre olmasıdır.

Bu durumda önemli olan eleştiride bulunurken üsluba dikkat etmek, dozu kaçırmamak, Müslümanlık, dostluk, kardeşlik hukukuna riayet etmekten başka bir şey değildir.

Ve yine herkesin malumudur, “iyiliği emr, kötülükten men, hakkı ve sabrı tavsiye” esasları sadece İslam olmayanlar için değildir. Umuyoruz ve diliyoruz ki birlikteliğimizin tesisi de ancak bu esasların hakkını vermemizin akabinde gerçekleşebilecek bir şeydir.

Bütün bunları dile getirmekten muradımız, ne kadar haklı olursak olalım, hem geçmişimizi ve hem de bugünümüzü sorgularken kullandığımız eleştirel dilin üslubuna dikkat çekmektir.

Ve ne geçmişte bulunduğu hal üzre Allah için bir şeyler yapmaya çalışmış olanları ve ne de şimdiki hal üzre kendini ifade edenleri yok saymamanın lüzumuna işaret etmektir.

Unutmayalım ki Müslüman olarak yaşadığımız toplumda, en azından yakın çevremiz itibariyle bilgi edinme sürecini birlikte yaşadık yani birlikte düştük, birlikte kalktık.

An’ın sorumluluğunu yerine getirme adına da İslam düşüncesine dair söylenenleri sahiplendik ve akabinde türevleri ile birlikte biz de başkalarına seslendirdik.

Olması gereken buydu, zaten aksi de düşünülemezdi..

Ama Kur’an’ın öngördüğü gibi ve yukarıda da değinmeye çalıştığım üzre geçmişin, geçmiş söylemlerin muhasebesini yaparken, haklı sebeplerle de olsa dün akıl verdiklerimizin zafiyetini dilimize dolayıp kendimizi muaf tutmamız ise olması gereken değildir..

İşte o zaman birileri haklı olarak söyleniverir; “söz uçar yazı kalır” ve işte o zaman yüzümüze vurulur, “söz sahibini bağlar” diye..

Hülasa..

Demem odur ki; şu ana kadar yazdıklarımda, söz ve eylemlerimde hata varsa beni eleştirin ama asla dünyevi ve uhrevi anlamda “öteki” derekesine indirgeyerek mahkûm etmeyin..

Doğrudur, demişimdir, yazmışımdır ama bir hatadır olmuştur..

Olması gereken şahsiyetimize, kişiliğimize saldırıp hakaret etmeden, gizlerimizi araştırıp yüzümüze çalmadan, sadece ifade edilmiş düşünceler ve görünen eylemler noktasında eleştiri yapılmasıdır. Eğer haklı eleştirileri kaale almazsam, beni yanlışlardan kurtaracak uyarılara kulak vermezsem, işte o zaman yandığımın resmidir..

Pekiştirme adına sorayım: Allah’ın kullarına bir rahmet göstergesi olarak ikram ettiği tövbe etme gerçekliğini nereye koymamız gerekiyor?

Yanlışlardan, günahlarımızdan dolayı pişmanlık duymak, hem Rabbimizden ve hem de hukuklarını çiğnediğimiz dostlardan özür ve af dilemek erdemli olmanın karşılığı değil midir?

Keza affetmenin, zaaflarımızı yüzümüze çarpmadan dostluklarımızı, kardeşlik hukukumuzu korumaya çalışmanın karşılığı başka bir şey midir?

Ve ben böyle bir hukuksuzluğa sebep olmuşsam; “gece yazıları”mızda ve sözlerimizde sürç-i lisan etmişsem affola..

Ey dost bildiklerim!

Ey kardeşlerim!

Bilmem anlatabildim mi?

Kalın selametle..

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *