Medine’de Pahalılık, Türkiye’de Kriz, Karye Ashabı

Medine’de Pahalılık, Türkiye’de Kriz, Karye Ashabı

Şüphesiz zalimin zulmü kendisini alakadar eder fakat adli ve zulmü birbirinden ayıramayanlar, sevgi ve buğz meselesinde kime itaat ve ibadet ettiklerinden habersiz olanlardır.

Medine’de Pahalılık, Türkiye’de Kriz, Karye Ashabı

Hüseyin Alan

1.  Hicri 7’inci yıldı. Hicaz yarımadasının bazı bölgelerinde baş gösteren, 8’inci yılda Medine’yi de etkisine alan bir kıtlık devresi yaşanır. Piyasada ve pazarlarda hububat, bakliyat, sebze ve meyve gibi yiyecek; dokuma, tekstil ve kundura gibi giyecek; baharat, süs, koku, tefrişat gibi kullanılacak temel ihtiyaç mamullerinde sıkıntı baş gösterir. Çarşı pazara gelen mallar da azalma olunca fiyatlar da pahalanmaya başlar. 

Medine’de siyasi otorite İslam’dır. Hz. Peygamber devletin başkanıdır. İnsanlar, Hz. Peygamber’e gelerek, yükselen fiyatlara bir sınır koymasını, alıcılar lehine bir düzenleme yapmasını istediler. Bu şartlarda fiyatlara sınır koymayı uygun görmeyen Resulullah şöyle konuştu:  

“Darlık ve bolluk veren, daraltan ve genişleten Allah’tır. Ben, sizden hiç kimsenin mal ve canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle ve hakkını benden ister olduğu hâlde Allah’ın huzuruna çıkmak istemem.” 

Aynı olaylar sırasında daha başkalarına yaptığı bir başka uyarısı şöyleydi: “Kinleşmeyin, hasedleşmeyin. Birbirinize arkanızı çevirip küsmeyin. Ey Allah’ın kulları, birbirinize kardeşler olun. Biriniz, başkasının pazarlığı üzerine pazarlık yapmasın. Şehirli, köylünün malını ucuza alıp pazarda simsarlığa kalkışmasın.” 

Allah’ın Resulü bu sözleriyle önemli hususları dile getiriyordu. Dünya yurdunda bütün işler, bozulma ve düzelme dahil, sınanmayla irtibatlıdır. Benzer işler sadece bolluk ve darlıkla, tek başına alım ve satımla, umulan kâr ve zararla alakalı değildir. 

Üreten, taşıyan, satan, alan ve kullanan olarak, taraflar ortaya çıkan fırsatı değerlendirip hırsa kapılmamalı. Şartlardan istifade edip fırsatçılık yapmamalı. Taraflardan bazılarının zararı diğer bazılarının kârına sebep olmamalı. 

Özetle Hz. Peygamber, bu vesileyle haddi aşıp fahşaya düşmeyin, günaha girmeyin. Unutmayın ki sizler kardeşlersiniz. Varlıklı olanlarınız bu günlerde dayanışmayı yükseltsin. Kimde bir bozulma varsa, bu şartları fırsat bilip arınarak kendini düzeltmelidir, zira bu hal sizin günahlarınız sebebiyle başınıza gelmiştir. Sizlere bir ikazdır. Allah’a yakarıp tövbe etmeniz için de bir fırsattır…Tarzında sınırlar koyuyor, uyarılar yapıyordu…  

Hz. Peygamber’in sözlerinden anlaşılan, bu şartlar sebebiyle otoritesini kullanarak pazara ve fiyatlara müdahale etmeye yönelik, zecri olarak birilerinin zarar uğramasına diğerlerinin kazanç sağlamasına sebep olmak değildir. Tersine, bu olayların bir sınanma olduğuna dikkat çekmek, herkese kendi sorumluluğunu hatırlatmak, kimin üzerine ne düşüyorsa onu yapmasına yöneltmek, kişilerin bizzat kendine dönüp muhasebesini yapmasına teşvik vardır. 

İnsanların şikayetlerini karşılamaya dönük emirler verseydi satıcılar zarara uğrayıp alıcıları kâr edecek, insanlar ticaretten soğuyacak, birilerinin kârı engellenirken diğerlerinin ucuza mal kapatması sağlanacaktı. Fakat insanların başlarına gelenlerden sorumlu oldukları ve yapmaları gerekenler akla gelmeyecek, sanki sıradan bir şeymiş gibi geçiştirilip gidecekti. 

Nitekim daha evvelki kavimlerden başlarına gelen mucize tarzı sınanma hadiselerinde insanlar, bunlar daha önce de olmuştur, sıradan şeylerdir, gelip geçidir, sihirdir gibi uyduruk gerekçelere sığınıp alınması gereken dersi almamış, tövbe edip Allah’a dönmemiş, sonu helake varan akıbetleriyle karşılaşmışlardı.

2. Buradan İslam’da “ticaretin serbestliği esasını” çıkartabiliriz. Kaldı ki dünya kurulalı beri ticaret hep serbest olmuştur. Ancak Hz. Peygamber’in ifadelerinden, modern çağa has “kapitalist serbest ticaret” anlaşılmamalıdır. İkisi arasında ismen benzerlik kurulsa da esası itibarıyla ikisi aynı şey değildir. İzah edelim: 

Çağımızda İslami olanın bilinmediği yahut uygulanmadığı için yaygın olarak uygulanan iki tür ekonomik sistem vardır: Serbest pazar ticaretine dayalı liberal ekonomik sistem ve kamusal planlı ticarete dayalı sosyalist ekonomik sistem. İlki birey temelli kozmopolit toplum yapısının, ikincisi, toplumculuk temelli komin yaşamın ekonomisidir. İkisinin de siyasi düzenleri, hukuki sistemleri, örf ve adetleri, giyim ve kuşamları, sanat ve edebiyatları ve dini anlayışları kendine has ekonomik yapılarına göre şekillenmiştir. Her ikisi de toplumsal sosyal hayatı dinden bağımsız olarak düzenlemekle tescillidir. 

Yaygın olarak uygulanan sistem olarak ilkinde, siyasi yapı dinden bağımsız otonom bir kategoridir. Bu sebeple ekonomik ilkeler ve değerler, toplumsal yaşamı da şekillendirmekte esastır. Dolayısıyla finans tarafı dâhil, teknoloji, üretim, pazarlama ve tüketiciye ulaşım gibi tüm etkinlik süreci tekelci rekabet sistemi üzerine kuruludur. 

Üretim, ihtiyaçlara göre değil, reklam aracılığıyla daha çok tüketime ve daha çok kâra endekslidir. Büyük sermaye şirketleri tüm bu işleri siyasal ve yasal koruma şemsiyesi altında yapabilmektedir. Dolayısıyla sistemde daha baştan birilerinin zenginliği başkalarının yoksulluğuna ayarlıdır. İnsanlarsa ekonomik çıkarları, refahı ve özgürce tüketimi dışında bir şey düşünemez olmuşlar, birey tipi rasyonel varlıklara dönmüşlerdir. 

Bu sebeplerle daha baştan tekelcilikle (bir üründe hammadde, teknoloji, ara mamul, üretim, pazarlama, fiyatlama vs tek firmaya veya parçalarına aittir), manipülasyonla (İhtiyaç olmadığı halde ihtiyaç hissi uyandırmak), pazar hakimiyetiyle (marketing sistem), daha çok kâr güdüsüyle (acımasız rekabet dolayısıyla yaşamak ve büyümek için mecbur olduğu daha ucuza ve daha fazla üretmek, emeği ve doğayı sömürmek, hiçbir sosyal sorumluluk üstlenmemek), üretim ve fiyatlama (kaliteden, insan sağlığından- ahlaktan ve değerden bağımsızlık) yapan liberal serbest reel ekonomik sistemle; insanlığın başından beri bildiği ve uyguladığı, becerebilene açık ve eşit, risk üstlenen, normal rekabetin olduğu ama asla tekelleşmenin olmadığı asıl “serbest ticaret” aynı şey değildir.

Bu hususta söylenmesi gereken, Tolstoy’un deyişiyle modern varoluş felsefesinin bize şunları öğrettiğini anlamaktır; ‘yaşamak için haksız yere öldüreceksin, zengin olmak için çalacaksın, yükselmek için birilerinin sırtına basacaksın, komşuna kötü davranacaksın.’ Ve ‘çocukken kulağına fısıldanan iyi insan olma tavsiyelerini, fıtratında yüklü hak değerleri unutacaksın.’ 

3. Söylenenleri Türkiye’de son aylarda tekrar nükseden kronik ekonomik krizle detaylandırabiliriz. Şu farkla ki liberal serbest ticarette reel ekonomi ile finans ekonomisinin ayrıldığını, bunların birbirinden farklı sektörler olduklarını da bilmek gerekir. Bu sebeple asıl hükümranın mali sistem olduğunu, reel ekonominse patrona bağımlı kaldığını da. 

Çağımızda hükümranlığını kabul ettirmiş, gündelik hayatta ferdi yaşamı dahi etkisi altına almış mali sistemde kriz, yapısı ve doğası gereği iradi bir tasarruf, sistematik ve planlı bir sonuçtur. Krizin sebeplerle bağlantısı kurulmazsa sonuca bakıp sömürüden, ahlaksızlıktan, vicdansızlıktan bahsetmek acizlikten ve cehaletten öte bir anlam ifade etmez. 

Mali kriz, önce finans maliyetini, sonra döviz kuru ve faiz oranlarını yukarı doğru tetikler. Ardından bankaları dolayısıyla kredi kullanan işletmeleri, kamuyu, hane halkını ve tek tek insanları kuşatır. Adına enflasyon denen aslında devletin halkın cebinden resmen çaldığı fiyat artışları gelirken, büyük çoğunluğun birikimleri ve gelirleri küçük bir azınlığa transfer edilir. İşsizlik ve iflaslar çoğalır. Yuvalar yıkılır, ahlak dejenere olur. Bu yetmezmiş gibi kamu, tüm tüketim mamullerinden aldığı dolaylı/saklı vergileri artırır, hayatı çekilmez hale dönüştürür.

Krizin faturası, iyi günlerde sefa sürenlere değil cefa çekenlere çıkacaktır. İnsanlar istese de ahlaki davranmayacak çünkü batmamak için batıracaktır. Çünkü sistem böyle. Çünkü artık böyle düşünüp davranmak rasyonelleşmiştir. 

Bu sistemi düzenleyici güç olarak devlet, güya serbest ticarette piyasaya müdahale etmemesi gerekirken tersini yapar, yoksul çoğunluğun aleyhine varlıklı azınlığın lehine devreye girer. 

Bütün bunlar bir paket program gibidir. Tüm dünyada oyun böyle kurulur. Oyuncular yani politikacılar bu oyuna bilerek girer. Ülkesine göre milliyetçilik, sosyal devletçilik, dindarlık, liberallik rolü oynanır. Sürdürebildikleri kadar iktidarlarını sürdürürler. 

Bu paket programda/sistemde halkı ikna işi önemlidir. Bu görev sadece politikacılarla düşmez elbet. Onların en büyük yardımcıları üniversiteler, medya, aydınlar, ruhbanlar, şirketler, araştırma kuruluşları ve sivil toplum örgütleridir. 

Sistematik olarak periyodik kriz çıktığında sadece iktidarlar ve hükümetler değişir. Yerlerine yeni iktidarlar ve hükümetler gelir, mali sermaye tünelin ucunda ışığı gösterir, yeni krediler açar ve oyun yeniden başlar.

4. Şimdi izaha muhtaç kalan kısım, bu işlerde Allah’ın nerede olduğu meselesidir. Allah’ın dilemediği ve müdahil olmadığı hiçbir şey olmadığına, olmayacağına göre Allah kötülere ve kötülüklere neden izin verir?

Allah’tan gelenleri tasdik edip teslim olan ve şüpheden kurtularak mümin olanlar bilir ki, Allah her şeyi önceden bilir. Her oluş onun dilemesiyle olur çünkü her şeye muktedir olan sadece odur. Sevaplar/iyilikler ve günahlar/kötülükler ancak onun izniyle, bilgisi dahilinde gerçekleşir.

Allah’ın dilemesi; sevaplar ve günahların neler olduğunu bildirmesi, hangisinden razı olacağı hangisinden olmayacağı hususunda insanları uyarması, yaşarken nasıl davranırlarsa nelerle karşılaşacaklarını haberdar etmesi, kendilerine çeşitli şekillerde uyarıların yapılacağı ve iki tür davranış türünün nihai akıbetini de önceden haber vermesi; hesap gününde sevap işleyenlere mükâfat, günah işleyenlere ceza vereceğini takdir etmesidir.

Allah, kötülük yapılmasını hiç emretmedi, hiçbir şartta etmedi. Tam tersine hep iyilik yapılmasını emretti. Dahası iyilik yapacaklara yardım ve desteğini vadetti. Buna rağmen insanlardan kendi tercihi ve iradesiyle kötülük yapmak isteyenlere, sadece o an, kötülük yapabilecek kudreti verdi. Fakat onlara yardım ve destek vermeyeceğini bildirdi… Böylece insanlardan hangilerinin daha iyi olduğu ortaya çıkmış, yapılıp edilenler şahitlendirilmiş olur. 

İnsanlara düşen, adlin ve zulmün bildirildiği biçim ve muhtevada öğrenilmesi, buna göre iyilikten yana bir tercihte bulunmasıdır. Kötülüğü de tercih edebilir. Tercih ve sorumluluk insanlara aittir çünkü Allah hiç kimseyi iyilik yahut kötülük yapmaya zorlamıyor. Sadece iyilik ve kötülük yapma kudreti veriyor.

Adli ve zulmü (sevabı ve günahı, hayrı ve masiyeti) bilmeyen insan, insanların en cahili, bildiği halde insanlara duyurmayıp gizleyen insan, insanların en alçağıdır. Adli ve zulmü bilmek, Allah’a itaat ve ibadet etmek, zalime buğz ve itaatsizlik etmek sorumluluğu getirir çünkü Allah böyle buyurdu. Zalimin zulmü elbet kendisinden sorulacaktır ancak ona buğz etmek, tavır almak ve mümkünse engellemek adil olanlara düşer.

Şu halde bu dünya yurdunda olup bitenlerden (beşeri çaptaki özgürlük alanında) insanların kendileri sorumludurlar. Allah, iyilik yapanlara da kötülük yapanlara da başta özel bir avantaj vermiyor. Fakat iyilik yapmak isteyenlere yardım ve desteğini sunarken kötülük yapmak isteyenlerden yardımını kesiyor. Buna rağmen adil olması gerekenler zulme engel olamıyorsa ya acz içindeler yahut kendileri zalimlere meyletmiş durumdalar demektir. 

5. Bu hususta dünya yurdunda yaşanan benzer bir hakikati, insanların kendi tercihleriyle başlarına gelenleri, Nahl Suresi 112-113-114 ve 111. ayetlerinde Allah, şöyle hatırlattı. Mealen:  

“Allah size bir kentin/karye ahalisini misal olarak anlatıyor. O topluluk orada emniyet içinde yaşadıkları için gönülleri rahattı. Rızıkları, her yandan bol bol geliyordu. Onlar bu haldeyken kendilerine güvenip azgınlaştılar. Allah’a nankörlük ettiler, kendilerine verilen nimetleri kendi kazançları sandılar. Onların bu yaptıklarına karşılık Allah, önce onların gönüllerine bir korku saldı, güvenlik endişesi yaşamaya başladılar. Hala düzelmedikleri görülünce açlık sıkıntısına düştüler.  

Onlar o haldeyken kendilerine elçi gönderildi. Onlar uyarıldı. Onlara günahlarını terk etmelerini, rablerine yakarmalarını söyledi. Buna rağmen onlar elçiyi dinlemediler hatta yalanladılar. Başlarına gelenlerden ibret alıp günahlarından dönmek yerine zulümlerine devam ettiler… Sonunda azabımız onları yakaladı. 

Şayet Allah’a itaat edip ona ibadet edecekseniz, Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden yalnızca helal olanları yiyin. Ve Allah’ın nimetlerine şükredin.

Ey insanlar, bilesiniz ki vadedilen o hesap günü muhakkak gelecek. O gün herkes kendi nefsini kurtarmak için çabalayacak. Bilesiniz ki o gün hiç kimseye zulmedilmez. Herkese yaptığının karşılığı eksiksiz olarak ödenir.”

Fazla söze hacet yok. Ayetlerde dikkat çeken husus önce güvenlik hissinin kaybolması, sonra rızık endişesine düşmektir. Buna karşın dünyada olup biten her şey elbette Allah’ın bilgisi ve hükmü dahilinde olmaktadır. Fakat insanlar, kendi tercihleri ve işledikleri günahlardan dolayı başlarına gelenlerden olsun ibret almıyorsa,  bunların kendilerine yapılmış bir uyarı olduğunu kavramıyorsa, her şeye rağmen nedamet duyup hayra yönelmiyorsa, sonuçlarına katlanmayı hak ettiklerini bilmeliler.  

6. Çağımızda, toplumsal hayat dinden bağımsız otonom bir kategori olan siyaset anlayışıyla düzenlenmekte, herkesin uyacağı sınırlar ve serbestiler siyaset tarafından belirlenmektedir. Hayat parçalı olarak yaşanmakta, her parçası kendi ahlaki ve yasal kurallarını cari kılmaktadır. Burada sahici ve modern olanıyla iki farklı dini kavrayışı ve sonuçlarını, ahlaki ve adil tutumu dahil her bakımdan birbirinden ayırabilmek önemlidir. 

Şu halde tüm mesele esas olarak, düşünüş biçimi olarak, varoluş amacıyla bütünleşmiş bir tercih olarak, dünya hayatına dair siyasi bir tasavvur ve toplumsal yaşamın düzenlenmesine dair sünnete uygun bir model olarak, Allah merkezli bir hayat süresi olarak İslam’dan yana olup olmamak meselesidir. 

Hayatı yekpare olarak yaşamayı irade eden İslami emir ve nehiyler, Allah merkezli bir toplumsal yaşam düzenlemeyi inanç meselesi yapmıştır. Medine’deki fiyatların pahalanması misalinde Allah’ın razı olacağı tutumu sergileyenler, elbette Allah’ın destek ve yardımını hak etmişlerdi. 

Medine’dekiler bu sebeple hayatın merkezini, varlık sebebi olarak dini müdafaa ve muhafaza etmek ve fesadı engellemek olan siyasi yapılanmayla irtibatlandırıp taçlandırmışlardı. İnanç unsurlarıyla toplumsal hayatı bütünleştirmişler, ahlak ve adalet uygulamasını kendi tercihleriyle sistemleştirmişlerdi.  

Bu misalden hareketle söylenmeli ki İslam, modern zamanlardaki din algısının tam tersine ekonomik hayatı düzenlediği gibi hukuki sistemi, örf ve adetleri, mesleki ve sanatsal faaliyetleri, kâr ve zararı, aile ve komşuluk münasebetlerini de düzenleyen bir dindir. 

Bu sebeple İslam’da ticaret, ancak iki tarafın da kâr ettiği bir alışverişi biçimidir. Bir tarafın kâr diğer tarafın zarar ettiği alışveriş İslam’da butlandır. 

Bu durumda Müslüman, bu dünya hayatında yapıp ettiği her işin karşılığını her şartta menfaat ve para ile ölçen değil, yalnızca Allah’ın razı olacağı sevap ölçüsü ve ilahi değeri gözeterek yapandır. Başına gelenleri de bir imtihan vesilesi olarak kabul eden ve gerekli ibreti alıp kendini düzeltendir.  

7. Şayet ‘aklımızı salim’ kılabilirsek, Hz. Peygamber’in yukardaki sözleri ve tutumuyla gerçekte ne demek istediğini rahatlıkla kavrayabiliriz. Özetle, her ne olursa olsun bu dünya hayatında gerçekleşen her şeyin merkezinde Allah vardır. Allah, hayır olsun şer olsun kullarına diledikleri şeyi, sadece diledikleri zamanla kayıtlı olarak yapabilme kudreti verir. Fakat hangi halden razı olduğunu, hangisinden razı olmadığını önceden bildirmiştir. Hayrı emretmiş, kötülüğü emretmemiştir. Hesap günü de bu sebeple kurulacaktır. 

Sistematik olarak hayrı koruyan ve yayan bir siyasi düzenleme varsa, fesadın yayılmasını önleyecek, zulme ket vuracak, birilerinin zenginliği ve refahı için çoğunlukla başkalarını soydurup yoksullaştıran sebepleri de ortadan kaldırarak devreye girecektir.  

Bu sebeple Medine’de kurulu İslami devletin başkanı olarak Hz. Peygamber’in sözleri hakkı ve adaleti ifade ederken, tersi durum baştan planlanmış ve hukuki teminata bağlanmış soygun ve vurgun düzeni sayesinde olup bitenler şerri ve zulmü ifade eder. 

Toplumsal hayatta insanların tek başına yapabilecekleri şeyler çokça sınırlı olacağından bu gibi işler vicdana, bireysel ahlaka ve merhamete havale ederek hallolmaz. Bunun böyle olacağını sananlar hakikati örtme maksadı gütmüyorsa, siyasi otorite sayesinde meriyet kazanan ifsadın yayılmasında hissedar olup olmadıklarını hesaplayabilirler.

Şüphesiz zalimin zulmü kendisini alakadar eder fakat adli ve zulmü birbirinden ayıramayanlar, sevgi ve buğz meselesinde kime itaat ve ibadet ettiklerinden habersiz olanlardır. Dolayısıyla Hz. Peygamber’i bu tarafıyla da anlayanlar, Allah merkezli yekpare bir hayata girmeyi, Allah’ın razı olup emrettiği yekpare bir hayatı yaşamayı, yalnızca Allah için sevip buğz etmeyi kavrayacağından; ekonomiyi siyasetten, siyaseti hukuktan, hukuku ibadetten, ibadeti sosyal hayattan ayrı tutmaz, tümünü inanç unsurlarına göre düzenlemeye bakar. Kurtuluş buradadır.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal