‘Ehl-i Sünnet’ Taraftarlığı yahut Karşıtlığı Üzerine

Fırkalar her şeye rağmen Müslüman toplumsal “bağlam”, değerler ve anlam dünyası bakımından İslam inancı ortak zemininde yer aldıkları, İslam ümmetinin içinde birer parça mesabesinde kaldıkları sürece meşru ve mazur görüldüler.

Hüseyin Alan

1. Bizde nicedir kronikleşmeye işaret eden bir tartışma hasıl oldu. Ateşi yükseldiğinde kendini toplumsal planda hemen hissettiren bu tartışma, Ehl’i Sünnet ‘taraftarı’ ya da ‘karşıtı’ olmaktır. Popüler Kur’an okumaları ve hadis ekolüne dayalı savunularla canlı tutulduğu için cepheleşme dahi oluştu denebilir.

Detaylara girmeden önce konu ile ilgili olarak doğru bir değerlendirme yapabilmek için lazım gerek bir referans yerini ve çerçevesini ortaya koymalıyız. Bu sebeple hakkında ihtilaf edilemeyecek sınırları tespit için söylenmeli ki:

Müslüman ümmetin, toplumsal işlerini şeri hukuk nizamına dayanarak yapmak için bir araya gelip siyasi birliğini ve bütünlüğünü sağladığı tarihsel dönemlerde ortaya çıkmış ama, bu çerçevede anlamlı, bütünün içinde kalmış “fırkalar” vardı.

Bunlar, İslami düşünce tarihinin özgün toplumsal yaşam şartlarında ortaya çıkan siyasi muhalifleriydi. Çıkış sırasına göre dört ana akım olarak şekillendiler: Hariciler, Ehl’i Teşeyyü (Şia), Ehl’i Sünnet ve (ehli sünnet içinde Kelami farkla) Mutezile.

Fırkalar her şeye rağmen Müslüman toplumsal “bağlam”, değerler ve anlam dünyası bakımından İslam inancı ortak zemininde yer aldıkları, İslam ümmetinin içinde birer parça mesabesinde kaldıkları sürece meşru ve mazur görüldüler. Çerçeveyi aştıkları durumdaysa “dinde ihtilaf edenler” olarak ayrışıp çatıştılar.

2. Fırkaların ortaya çıkış sebepleri ve var oluş gerekçeleri esas olarak siyaset tasavvuruyla bağlantılıydı. İlk zamanlar İslami şeri nizamın hükümranlığı ve Müslüman ümmetin birliği ve bekası konusunda ihtilafsız bunların hepsi müşterekti. Bu bağlamda fırkalar en temelde birer siyasi fırkalardı.

Siyaset yapmanın belirli aile ve soylara ait kılınması (imamet) veya belirli şartları taşıyanların şura ehli tarafından teklifi (icma) ve ümmetin onayı ile herkesin yapabileceği görüşü (Hilafet-emirlik), fırkalaşmanın teşekkülünde hem sebep ve hem de sonuç olarak etki yapmıştır.

Dolayısıyla bunlar arasındaki temel farklılık, siyaset yapma biçimi olarak devlet teşkilatlanmasının ve toplumsal işlerin şeri hukuk düzenine dayanması noktasında değil, yöneticinin ‘atanması’ yahut ‘seçimi’ ile bürokratik örgütlenme konularındaki tercihle alakalıydı.

Dört ana fırka, siyasi akımlar olarak şehirlerde ortaya çıkıp şekillendi. Fethedilen ülkelerden Müslüman topluma sonradan katılanlar ve farklı dini yaşayışlarını sürdürenlerin yeni şartlarda statü elde etme çabalarının da tetiklemesiyle sosyo politik, ekonomik, askeri, bürokratik, mesleki, zanaat, ticari, ailevi vs bir çok sebebe de dayandı.

Siyasi muhalefetin ümmet bütünlüğü çerçevesinde kalarak şekillenmeye başlaması dört halife devrinden sonradır. Fırkaların kendi Usuli, Kelami, Fıkhi, Tefsir ve Hadis ekollerini disipline edip kategorileştirmesiyse, H. 2. yüzyıl ortalarıdır.

Şu halde ilkin fırkaların, Kur’an’a ve sünnete dayalı İslami bir hayat nizamı temelinde şekillenen İslam ümmeti içinde, belirli bir toplumsal biçimde ve sosyo politik şartlarda ortaya çıktığını tespit etmeli. İkinci olarak da, siyasi ihtilaflar baş gösterince tarafını savunmak isteyenlerin haklılıklarını ileri sürmek ve görüşlerini güçlendirmek için Usuli, Kur’an’i, Kelami ve Sahih Hadis anlayışlarıyla desteklenmiş Fıkhi mezhepler olarak da belirginleştiklerini tespit etmeli.

3. İslami düşüncenin dayandığı ve kendisinden neşet ettiği özgün toplumsal tarihinde, M.950’lerle başlayan kırılma sonrası aksine bir görüşün olmadığı şu tespitler önemlidir: “İslami şeri nizamın korunması, İslam ümmetinin varlığı ve bekası için gerekli şarttır.” Şeriatın gayesi hakkında sıralanan “dinin-aklın-neslin-canın ve malın” muhafazasıyla ilgili beşli tasnif buraya dayanır.

O sebeple ilk şart şeri hukuk nizamının korunması, ikinci şart, buna uygun biçimde ümmet yapısının oluşumu ve bekasının teminidir. Şeri nizam, muhafızı olan devlet gücüyle korunur, ümmetin varlığı kendi gayretiyle de sağlanır ama bekası birinci şartla bağlantılıdır.

Bu tespitler, Buveyhi’lerin o tarihte Bağdat’ı askeri olarak işgal edip Halifeyi askersiz ve devletsiz kılıp siyaseten yok hükmüne sokmasından, sultanın siyaset yapmayı tekeline alıp dinden bağımsız olarak kendi hukukunu ve geleneğini iktidarının dayanağı yapmasından, dolayısıyla şeri nizama dayalı bir siyaset yapma imkanının ortadan kaldırılmasından sonra, ilk kez böyle bir şeyle karşılaşan mücadeleci salih alimlerin tespitidir.

Dört Halife devrinden sonra Muaviye ile başlayan süreçte hilafetin soya dayalı saltanata dönüşmesiyle siyaseten bir bozulma başlamış olduysa da, Buveyhilere kadar toplumsal yapı ve siyaset yapma biçimi olarak şeri nizama dayanmak bir zorunluluktu. Arap İslam siyasi tarihinde, öyle ya da böyle halife, siyasetini ve kendi meşruiyetini şeri nizama dayandırmak, iktidarını İslam ile tanımlamak, varlığını Müslüman ümmete dayandırmak zorundaydı. Aksi halde kendisine itaat edecek, kendisinin dayanacağı ve yöneteceği bir toplum bulamazdı.

Tarihte Buveyhilerle karşılaşılan bu yeni durum, aslında Muaviye ile başlayandan sonraki ikinci yeni bir durumdu. Fakat bu defa referans ve nitelik bakımından siyasi olarak çok daha ciddi bir mesele ortaya çıkmıştı. Meselenin ciddiyeti, şeri nizamın korunması, buna dayalı olarak Müslüman ümmetin tarih içinde bekası söz konusu olduğu içindi.

Mücadeleci salih alimler, sembolik de olsa halifeliğin devamını, sultanın şeri nizamı muhafaza etmesinin ve İslam ümmetinin bekasını sağlamasının karşılığında itaati ‘hak edeceğini’ kararlaştırdı. Sultan da yönettiği ahalinin kurucu ve taşıyıcı temel unsurunun Müslümanlar olduğunu bildiği ve bunların itaatinin vazgeçilmez bir gereklilik olduğunu gördüğü için, buna razı geldi. Böylece sultan, her uygulamada olmasa da yasama yetkisinin şeri referansa dayanmasını nazari olarak kabul etmiş oluyordu.

Bu şartlarda yapılacak en doğru ve mümkün olan şey buydu. Aksi halde bitmez tükenmez iç çatışmalar, parçalanmalar ve İslam’ın ve Müslüman ümmetin tarih dışı kalması söz konusu olabilirdi. Buna rağmen alimler sonuna kadar en doğrusunu söylemeye, idarecilere nasihat başlığında uyarılar yapmaya devam ettiler. Ahali, devletten bağımsız kalarak salih kişiliğini ve tavrını koruyan alimlere itibar etti, toplumsal işlerini şeri nizama uygun olarak yürüttü, alimler de siyasi tarafla yürüttüğü mücadelelerini bıkmadan sürdürdü.

Bu sistem, detay farklılıklar olsa da esası itibarıyla 1048’de Buveyhi’leri yenip Bağdat’tan kovan Selçuklu Tuğrul Bey’le, ardından Şam ve Mısır’da Memlüklülerle, İspanya’da Endülüslülerle, bunların devamı sayılan Tunus merkezli Murabıtlar ve Marakeş ve Kuzey Afrika’da Muvahhidlerle, Semerkant’ta Timur’la, Hind ve İran’da Şahlıkla ve nihayet Afrika’da, Ortadoğu’da, Anadolu’da, Akdeniz ve Karadeniz kıyısında ve Balkanlarda Osmanlı hanedanlığıyla devam etti. Sonuncusunun tasfiyesiyle tarihe karıştı.

4. Hanedanlığa dayalı Hilafet sistemi, Osmanlı’nın yıkılmasından sonra ortaya çıkan bir başka yeni durumu ortaya çıkarttı. Bu hal başka bir hal, bozulmanın derecesine göre üçüncü bir haldi. Fakat bu yeni durum İslami tarihte benzeri hiç görülmemiş başka bir durumdu.

Artık şeri nizamı koruyacak, kendisini İslam ile izah edecek, varlığını Müslüman ümmete dayayacak muhafız bir devlet yoktu. Bu olmayınca, toplumsal işlerini olsun şeri nizama dayalı olarak yapma imkanını da elinden kaybeden İslam ümmeti, bekasını sürdürecek tarihsel zeminden mahrum oldu. Dolayısıyla ümmet, eşit yurttaşlık statüsü içinde ulus nitelikli toplumların, milli tarihlerin, dillerin ve kimliklerin içine avdet etti.1

Şu halde tarihsel sürecin ve toplumsal hafızanın belirlediği ve yeni durum şartlarına göre düzenlenmiş bir günümüz söz konusu. İkna olunmuş sosyal statü ve razı gelinmiş seküler bir siyasi sistem bağlamında bu gün gerçekliği içindeyiz.

Dolayısıyla mevcut tarihsel dönemde ve toplumsal yaşam biçiminde ehli sünnet taraftarı ya da karşıtı olarak fırkalaşmanın anlamlı bir karşılığı olmadığı gibi, bu tartışmayı veya savunmayı popüler Kur’an tefsirleri ve hadis külliyatı ile desteklemeninse tarihin dışında kalmayı sürdürmek olduğunu söyleyebiliriz.

Bu duruma bağlı kalarak kendi cinsinden referans olarak bağlamı ve toplumsal olarak ümmet zemini kaybolmuş günümüz şartlarında, çağdaş İslami söylemin dahi tarih ve toplum dışı kaldığını söylemek de pek ala mümkündür.

Zira bir şeyin varlığı, ya sözünün genelde geçtiği bir yerde ya da genele hükmedemediği halde kendi içinde örgütlü sosyal bir varlık olarak kendi işlerini olsun kendi hukukunca çözüp sözünü ayakta tuttuğu zaman söz konusu edilir. Tarihe böyle girilir, tarih böyle yapılır çünkü. Aksi hal, velayet ve dostluk ilişkisinin değişip başkalarının tarihinde kalabalıklar içinde kaybolmuşluk halidir. Ne demek istedik?

5. Bilindiği üzere çağımız modern bir çağdır. Tarihsel zaman dilimi ve mevcut sosyo politik,  ekonomik ve hukuki şartlar bağlamında toplumlar, başka bir sosyal hayat biçiminde yaşıyorlar. Ulusal sınırlarda yaşayan, etnik köken, dil grubu, vatan, kültür ve tarih ortaklığı zemininde birleşip bütünleşen modern toplumlar olarak şekillenmiş durumdalar. Bu sebeple toplumlar siyasetlerini:

Ya, liberal özgürlükçü, özel sektörün hükümran olduğu kapitalist serbest pazar ekonomisine dayalı, sınırlar, korumacı yasalar ve milliyetler ötesi bir ideolojiyle, insan haklarının yüceltildiği parlamenter demokratik bir siyasetle yapıyorlar.

Ya, sosyalist devletçi, kamu mülkiyetinin ve sektörünün hükümran olduğu, ulusal varlığı kabulle sınırlar ötesi emekçiler birliği temelinde eşitlikçi ve adaletçi paylaşımın yüceltildiği, sermayeye karşı olarak var olan, polit büro meclislerinin yürüttüğü bir siyasetle yapıyorlar.

Ya, karma ekonomik sisteme dayalı, militarist bir insan ve üstün tutulan bir millet kültür yapısının yüceltildiği, kutsal devletçi bir siyasetle yapıyorlar.

Ya da, her üçünün içinde, çoğunluk olarak varlıklarını sürdürdükleri yerlerde dengeleri koruyan, ideolojisiz muhafazakarlar olarak teba siyaseti yapıyorlar.

Bu dörtlü kendi başına bağımsız birer siyaset felsefesine, siyaset yapma biçimine ve ekonomi politiğe sahip gözükseler de, modern çağ şartlarının ürünleri olmaları sebebiyle hepsi aynı bağlam ve referansta müşterektirler. Bu yanlarıyla hepsi modern tarihin ve modernleşmiş toplumsal biçimin içinde siyasi fırkalar olarak şekillendiler.

Bu fırkaların ortak bağlamı, tümünün seküler laik olması, hümanist paradigmayla dünyayı ve varlık alemini başka şekilde anlamlandırması, birey ve eşit yurttaş tipi özgür insan tipini esas almasıdır. En vurucu slogan olan özgürlük, en başta dine, sonra kamusal yarara, ahlaki ve ailevi sınırlamalara, cinsel dayatmalara ve tanrılaşan politik iktidarın baskısına karşı kazanılmış hakları ifade eder.

Din, tümünde kişisel ve özel bir tercih, vicdan işi bir kabuldür, dua, ibadet, öznel ahlak ve ailevi tercihle sınırlı bir alana aittir. Dinler tümünde hukuken eşittir. Devlet teşkilatlanmasına ve kamusal alandaki işlere karıştırılmaz. Fakat devletler dini hizmetleri verir, denetler ve dindarların ibadetlerini yapma imkanı sağlar.

6. Türkiye Cumhuriyeti, fırsatını buldukça kısa aralıklarla karma ekonomik sistem denemesi yapsa da, esas olarak ittihatçıların yerli burjuva yaratma politikalarıyla başlatılan, 1924 İzmir iktisat kongresiyle tescillenen kapitalist serbest pazar ekonomisini ve bu sistemin doğal uzantısı olan çok partili laik demokratik parlamenter siyaset yapma modelini tercih etmiş bir ülke.

Bu sebepledir ki Osmanlı tarzı milletler toplumu yapısından, hilafeti ve saltanatı birleştirdiği siyasi yönetim tipinden, Türk milleti, yurdu ve kültürüne geçiş yapmıştır.

Tanzimat’la başlanıp günümüze kadar süregelen istikamette sürecin şöyle ya da böyle ilerlemesi, sürecin devlet katından ve kontrollü olarak yürütülmesi, ahalinin sürece gönüllü ya da zorlama ile katılması, esasa dönük olmayıp mevzuatla, kurumsal ve bürokratik uyumla alakalı olmuştur… Burada esas olan, yakın tarihteki dünün, günümüzü belirlemesi ve tayin etmesidir ve biz bu günü yaşıyoruz.

Günümüzün Türkiye’si toplumsal bağlam ve siyaset yapma biçimi olarak modern çağa uyumlu ülkeler arasında sıralanıyor. Dil, tarih, kültür, vatan, din ortak temelinde ulusal toplumsal biçimde örgütlenmiş, dünyevi işlerini modern siyasi değerler temelinde yürütmektedir.

Uluslaşma çağının en popüler savunması olan bağımsızlık ve emperyalizm (Batı için komşu rakip burjuva, doğu için sömürgeci Batı) karşıtlığı savunusu milli kimlik ve kültürün inşasında istihdam edilen en güçlü argüman olarak canlılığını sürdürmektedir. Din burada lazım gerek bir istihdam aracıdır.

Doğal olarak siyaseti laik ve demokratik partiler yapıyor. Partiler bu zeminde ve anayasal çerçevede farklı politik tercihleriyle iktidar olma rekabeti yürütüyor. Sivil toplumlarsa mevcut yapıya biat etmek şartıyla insan hakları çerçevesindekendilerine tanınan mesleki, sosyal ve kültürel alanlarda sınırlanmış iktidarı kullanabiliyor.

7. Siyasi partiler, modernleşmiş toplumsal yapı içinde yer alan farklı ideolojik eğilimlerin tercihlerini ve menfaatlerini yansıtan örgütler olarak siyaset yaptıkları için, kendi bağlamlarında olmak kaydıyla İslami tarihteki siyasi fırkalara “şeklen” benzetilebilir. Şekli benzerlik, tercihlerini partilerden birisi lehine kullananları muhalif siyasi fırkalar olarak temsil de edebilir.

Şimdiki zamanın ve şartların fırkaları, tarihten kök bulma ve hafızaları tazeleyip haklılık kazanma çabalarına ihtiyaç duydukça, hakikate değil pragmatizme kaçıyor, popülizm yapıyorlar.

Başka bir ifadeyle günümüzde sosyalist, milliyetçi, liberal veya muhafazakar ideolojilere dayalı reel toplumsal biçim ve pratik siyaset düzenine esastan itirazı olmayanların, niteliği ve meşruiyeti teşkil eden tarihsel ve toplumsal bağlamı yok sayarak kendisini, kimliksel aidiyetini ve siyasi fırkasını savunmak için İslami literatüre müracaat etmesi, Kelam’dan, Fıkıh’tan, Tefsir’den ve Hadis’lerden dayanak araması bir illüzyona işarettir.

Dini telakki değiştikten, dünya başka bir dünya olarak algılanıp tanımlanmaya başladıktan, varlık aleminde münasebetler başka değer ölçülerine uygun olarak düzenleniyor olduktan, nesiller ve gönüller sekülerleşmeyi bir mesele olmaktan çıkartmaya başladıktan sonra bu gün, bu şartlarda, ehli sünnet taraftarı ya da karşıtı olmanın anlamı kalmamıştır.

İslami tarihte, dinde ihtilaf etmedikleri durumlarda, ismiyle müsemma fırkaların kendilerini var eden ve meşru kılan ortak zemin ve bağlam, bu günkü zemin ve bağlamla uzak yakın alakalı değildir. Şu halde o gün ne gündür bilemem ama, gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi “kötü” bir huyu olduğunu hatırlamakta yarar vardır.

8. Söylenmesi gerekir ki bu günkü toplumsal yapılarda, sosyo politik ve ekonomik bağlamlı şartlarda, buna rağmen İslami şeri düzene dayanarak siyaset yapmayı ve ümmet temelli toplumsal bir düzenlemeyi öne süren, savunan, bunun için örgütlenen sosyal bir varlıktan bahis açmak, hakikatin ihyası ve tarih içinde kalmak bakımından ciddi ve önemli bir şeydir.

Ciddiyet ve önem, kendi bağlamına uygun olarak Kelam, Fıkıh, Tefsir yapan ve Hadisleri sahihleştirenlerin günümüz tarihsel ve toplumsal gerçeklikle bağlantılı olmasıyla anlamlıdır. Meseleye doğru yerden ve doğru zeminden bakabilmek, günümüzün popüler Kur’an okumalarının neye tekabül ettiğinin test edilmesi bakımından da ciddiyet arzeder.

Şu halde bu günkü sosyo siyasi zeminle bağlantılı kalarak, zihinsel ve soyut alemle sınırlanmış popüler Kur’an çalışmaları, metin tahliline dayalı tefsir yapmayı aşamayacağından modaya uygun “kıyl’ü kâl”, modernleşme sürecinin sonucunda gelişen kimliksizliğin kendini yeniden inşa ederken geçmişle çatışmak zorunda kalmasıyla “türedilik” olarak görülebilir.

Denmeli ki bu gün kim neyi, niye, neye dayanarak savunuyor yahut karşı çıkıyorsa, savunduğu veya eleştirdiği tarafın hangi siyasi zeminde anlamlı, hangi toplumsal şartla bağlamlı olduğuna iyice bir bakmalı. İşin özeti, önemi ve anlamı burada çünkü. Yoksa bu günkü siyasi zeminde ve toplumsal bağlamda kalarak ehli sünnetçi olup olmamanın referans olarak da bir karşılığı yoktur.

9. Çağdaş İslami düşünce, salt düşünce olmaktan, zihinsel ve nazari bir çerçeveye sıkışıp köşeye kıstırılmaktan kurtulmalıdır. Dünyanın bu zamanki tarihinde ortaya çıkan gelişmeleri kendince doğru olarak değerlendirebilmeli, tepkisellikten sıyrılabilmeli, mevcudu aşabilmeli, insanlığa duyurması gereken hakikati kendi alacağı pozisyon üzerinden vermeli. Bunun için kendi sistematiğine ve toplumsal bağlamına dayanmalı.

İslami düşünce, tarihsel kırılmaları ve günümüzü doğru kavrayıp aldığı hasarı atlatabildiği, taşıdığı gereksiz bagajı boşaltabildiği ve elbette doğru referansa yönelip yaklaşabildiği ölçüde sahihleşecek, tarihsel kökleriyle buluşabilecektir. Kendisiyle kavgasını bitirmesinin yolu da buradan geçiyor.

Şu halde günümüz İslamcılığı, kendi düşünsel ve toplumsal sahih referanslarına dayandığı ve kendini salimleştirdiği ölçüde tarihe ve topluma müdahale edecek, müdahale ettiği oranda tarihe ve topluma yeniden girecek ve yeni bir tarih yapacaktır.

Hatırlayalım ki iman etmek, salt içsel ve düşünsel bir şey değildir. Hz. Adem’den bu yana devam eden bir iman küfür çatışmasının yaşandığı dünya hayatında imandan yana bir taraf olmak, iman unsurlarıyla toplumsal hayatı bütünleştirme uğruna tecessüm eden bir varlık olma yahut olana katılma tercihidir.

İçinde yaşadığımız tarih diliminde ve toplumsal yapılarda siyasi hükümranlık elde edilemese de şirke ve küfre bulaşmadan, şirki ve zulmü dolaylı veya dolaysız olarak desteklemeden, dolayısıyla fesadın yayılmasına ortak olmadan temiz kalabilmenin yolu, ancak bu kabul ve tercihle bağlantılıdır. Zira halimiz, Hz. Musa’nın kendilerine geldiği dönemde örgütsüz halde yaşayan, diğerleri arasında kaybolmuş İsrailoğullarının halini hatırlatıyor.

Yine hatırlayalım ki salt düşünsel ve içsel çerçevede kalan bir iman türü, toplumsal hayatla inanç unsurlarının birbirinden ayrıştırıldığı kitap ehlinin dinine işaret eder. Günümüz örneği aksi halin muhaline işaret ediyor çünkü din, ilahiyatçı ya da popüler Kur’an’cı mütehassısların nazari planda uzmanlık kariyerini çağrıştırmaktadır.

10. Malumdur ki uzmanlık, din ile aklı birbirinden ayırıp aklı güvenilir otorite yapan modern çağda varlık alemi, toplumsal hayat ve insan parçalanmıştır. İnsan, parçalı bir hayat yaşıyor, bu hayata uygun olarak da parçalı düşünüyor. Her bir parça bütünden bağımsız olarak kendi içinde kendi kurallarıyla işliyor.

Bu tarz bir düşünme, parçayı bütünden bağımsız olarak ele alıp atomlarına ayırma, parçadan elde edilen bilgiyle bütünü değerlendirme yöntemine dayanır. Her bir parça ayrı bir uzmanlık konusudur. Uzmanlık eğitimi alanlar başka bir uzmanlık alanını bilmez.

Hatta öyle oluyor ki bazı parçalar kendi içinde dahi parçalara ve detay uzmanlık alanına ayrılıyor. Misalen tıp alanı kendi içinde dahiliye, hariciye, doğum, göz, onkoloji, diş, çocuk, göğüs, kalp damar, cerrahi vs olarak ayrışmış durumda ve her bir alanın uzmanı diğer alandan anlamıyor çünkü eğitimini böyle alıyor.

İlahiyat alanı da tıp alanı gibidir. Kendi içinde Kur’an, Usul, Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam, Dinler tarihi, Din sosyolojisi, Din psikolojisi vs gibi uzmanlık alanlarına ayrışmış durumda. Burada da her bir alanın uzmanı diğer alandan anlamıyor çünkü uzmanlık eğitimini böyle alıyor.

Buradan bütüne, bütünden hareketle parçayı anlamaya, her bir parçayı ait olması gereken yere yerleştirmeye geçersek, ki bu çağda böyle bir şey yok, İslami düşüncenin ve çağdaş dindarların neden tarih dışı kaldığını kavramış oluruz. Zira bütün olarak din, dinin kendisi ortada yoktur. Hayat bütün olarak kavranmadığı ve yaşanmadığı için bir bütün olarak din ile hayatın bütünleşmesi, hayatın dine dayanması değil ayrışması söz konusudur.

Siyaset bu sebeple iktisattan, iktisat bu sebeple hukuktan, hukuk bu sebeple sosyal yaşam tarzından bağımsızdır. Bunların her birisi kendi içinde bir bütündür. Kendi kurallarıyla işler. Birey bu sebeple özgürdür. Din bu sebeple siyasetten, iktisattan, mali ve hukuki sistemden, dolayısıyla toplumsal yaşam biçiminden ayrıdır.

Şu halde denmeli ki popüler Kur’an çalışmaları, dinden bağımsız olarak bir uzmanlık çalışmasıdır. Doğal olarak dinden, bir bütün olarak İslam’dan bahsetmeyecektir. Çünkü Kur’an kendi başına bağımsız bir parça, kendi içinde bir bütün durumundadır. İstenmese de Kur’an ile din ayrışacaktır. Tipik misal ahlak ile din, şeri hukuk ile din bu sebeple kopmuştur.

Malumdur uzmanlık aynı zamanda bir meslektir. Uzman bir meslek sahibi olmak için eğitim almak, geçinmenin, kariyer yapmanın ve statü elde etmenin teminatıdır. Bir fizikçi, siyasetçi, finansçı bu hayatta ne ifade ediyorsa bir Kur’an’cı, Hadisçi, Kelamcı da aynı şeyi ifade ediyor.

Dolayısıyla böylesi bir akıl yapısından, bu akıl yapısının tanzim ettiği toplumsal ve tarihsel şartlardan sahih İslami düşüncenin doğması ya eksiklikle mualleldir yahut muhaldir ama uzman İslami düşüncenin popülerliği normaldir. Müslümanlar bu sebeple tarihin dışına çıkmışlardır.

 

1 Bakınız, İktibas dergisi Kasım 2017 sayısı, ‘Osmanlı’da millet ve kulluk sistemi ve günümüz’ başlıklı yazımız

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal