Protest Mantık ve Emperyal Taktik

Protest Mantık ve Emperyal Taktik

Asıl mücadelenin fikir ve düşünce alanında olduğu unutulmamalıdır!

Bu ifade tüm davranışlara yansıyan genel bir tavır olarak ‘protestoculuk’ vurgusu için seçilmiştir! Her şeye, her konuda tepkisel bir tarzda yaklaşarak tavır geliştirme anlayışıdır! Edilgenlik ve reaksiyonerlik olarak da görülebilir!

Bu yazı çerçevesinde, daha önce aynı başlıkla yazılmış genel bakışı tahlil eden yazımızın aksine bu defa o genel bakışın dışında edilgenlik olarak değil de aksine ‘çıkış/çözüm arama, saf belirleme, tavır koyma, mücadele biçimi olarak görme..’ amaçları ile şekillendirilen, dünyada ve yakın coğrafyalardaki siyasi gelişmelere kendince ve gücünce karşı koyma olarak tezahür eden bir yöntem olarak ‘protesto eylemlerini’ tahlil etmeye, anlamaya çalışacağız!

Bunun ‘ıslah ve inşa’ kavramlarına dahil edilerek tavsif edilmesi de ayrıca değerlendirilmelidir! Keza bunun buğzetmekle yetinilmeyip ‘diliyle ve elinde düzeltme’ eylemi olarak addedilmesi de düşünüldüğünde, verilecek cevabın boyutları da ‘kuşatıcılık’ sorunu ile karşılaşacak demektir! İkna sorunu bir tarafa, tarafların yol olup yeni bir gruplaşmaya kapı aralanması da ihtimal dâhilindedir!

Kendimizi ikna edip, doğruları ortaya koyabilirsek ne âlâ! Lakin kimsenin karşısındakini dinleyip, muhatabını ciddiye alıp ‘acaba’ diye endişelendiği yok! Bu ‘diğerkâmlıktan ‘da öte bir durumdur! Müslüman ‘sözü dinleyip en güzeline uyandır’ diyeceksiniz ve fakat tersi bir tutum takınacaksınız; olacak şey değil! Muhataplar ‘kime karşı, ne’ dediklerini önce kendi aralarında bir konuşup muhasebe edebilseler ne âlâ! ‘İstişare!’ de hak getire!

Ortada apaçık bir ‘öteki’ sorunu varken, müslümanım diyenler, birbirlerini ötekileştirmektedirler! Saflar ayrışmakta, aradaki duvarlar yükseltilmekte, hendekler derinleştirilmekte, ufak yaralar kaşındıkça tedavi edilemez bir hal almaktadır!

Metot ve yöntem sorunu çalakalem geçilecek bir mesele değildir! Müslümanın yapıp etmeleri, duygu ve düşünceleri, hasılı her şeyi dinin doğrularına uygun, ilhamını oradan alan, resulün şahitliğinde sahih biçimlerinin bulunabileceği şekilde olmak zorundadır! ‘Tevhidi metot’ (Ercüment Özkan) denmesi bu kuşatıcılıktandır! ‘Ben yaptım oldu!’ diyemez kimse! ‘Hiçbir şey yapmamaktansa bunu yapıyorum!’da diyemez! Bunun aksine bir tutum takınanlar da hiçbir şey yapmamakla itham edilmemelidir! Tabi burada bu yöntemi benimseyenlere, onlar gibi düşünüp onlar gibi davranmayanların da söylemlerimizde bir ölçü ve seviye olmalı; ötekileştirici, suçlayıcı, itham edici bir dil kullanılmamalıdır! Burada ‘ne olsa geçer’, ‘her yol Ankara’, ‘herkesin yöntemi kendine’, ‘her şey serbest’ demek istenmediği izahtan varestedir!

Bakınız bu bir orta yol arayışı değildir! Doğrunun arayışıdır! Olayın en az iki tarafının olduğu aşikardır! Her iki kesim de en azından bir normalleşme eğilimi gösterip, muhatabını ‘ ne diyorlar?’, ‘niçin böyle düşünüp böyle yapıyorlar?’ diyerek ‘dinleme’ adımını atabilmelidir! Anlama ve anlaşma zemini ancak bu adımdan sonra gerçekleşebilir! Anlaşma olmaması da güçlerini birbirlerine yöneltmelerini gerektirmez! Neticede Rabbimiz aramızda hükmünü verecek en nihayetinde! Elbette, gönül ister ki, bu tahakkuk etmeden önce, taraflar karşılıklı adımlarını doğrudan yana atabilsinler! Zira o anda gerçeği görmenin kimseye bir faydası olmayacağı gibi, o günün telafisi de olamayacak!

Niyetimiz ‘bal yapmak’ ise, kovana saldıran talancı/yalancı/ imhacı ‘eşek arılarını’ bırakıp bal arılarının birbirine düştüğünü bir düşünsenize! Emperyalizmin bu dikkatleri üzerinden dağıtıp normalde kendine yönelecek tavırları, zahmetsizce tarafları birbirine düşürüp kırdırarak bertaraf etmesini hala anlayamadık! Sömürgeci emperyalistler, yumurtaları birbirine tokuşturup kırdırmakta çok mahirdirler! Kendilerine yönelecek okları saptırmayı, kalkan mesabesinde başka ok mevzilerine yönlendirmeyi, sahte hedefler göstererek menzil dışında kalmayı pek âlâ başarabilmektedirler! Sahte ışıklarını istedikleri yere çevirerek sanal aydınlanma ve diğer kısımlarda da görece karanlıklar oluşturabilmektedirler!

Önümüze tutulan her kırmızı beze ‘tos vurmak’ zorunda değiliz (Malik bin Nebi)! Arenada, bir kırmızıdan diğerine koşturulan, seyircinin coşkusu ile gaza gelen boğa en nihayetinde bitkin düşmekte, matadorun kalleş kılıçlarına yenik düşmektedir! Bu sahnedeki her mücadele organizatörlerin işine gelecektir; velev ki matadorlar bile ölse! Ama bu sahnelenen oyunun yanlışlığı, her açıdan zulüm oluşu, kimlerin işine geldiği vb. konulardaki bir fikriyat, gündem oluşumu, bu organizasyonun sorgulanması asla ve kat’a bu düzen sahiplerinin işine gelmeyecektir! En yoğun mücadeleyi, saptırma ve başka mecralara kanalize etme girişimlerini, en zorbaca yöntemlerini bu düşüncelere karşı göstermekten çekinmeyeceklerdir! En kötüsü de boğaların birbirine düşürülmesi olacaktır! Düşünsenize, sürüye aslanlar saldırmış (üç öküzle aslan hikayesi de hatırlanabilir!), bizim öküzler birbiri ile iktidar mücadelesine, üstünlük gösterisine, sürüye(!) hâkim olma mücadelesine girişmişler! Ne ulvi mücadele! Ne yakın hedef! Ne çıkar yol değil mi?!

Eleştiri birimize değil, hepimize! Biz doğrunun metot olarak, özgün bir şekilde ‘bize ait’ olması gerektiğini söylüyoruz! Her taşın altından emperyalistler çıkıyor, oyunu maalesef hâlihazırda onlar kuruyor derken; onların gücünü abartmıyoruz! Kendi gücümüzün farkına varamayıp, asıl iken muhalif gibi davranmamıza, oyunu ve kuralları sığınıp güvendiğimiz Allah tarafından belirlenen bir oyunun kurulması ve salimen devamı için çabalamamız gerekirken, bize dayatılan, sahte ve gücün haklılığına dayanan oyunun palyatif çözümlere, eklektik arayışlara girilerek; ‘yok tac değişsin, yok penaltı olsun, yok artların rengi değişsin..’ tarzında bir sürece girilmesine hayıflanıyoruz! Oyunu biz kurana kadar, biz gücümüzün farkına varana kadar oyun böyle sürecek ne yazık ki! Şimdi bunu Hz. Peygamberin Yaser ailesine tavsiyesi bağlamında düşünebiliriz belki! Eylemlerini protestolara kesfeden kardeşlerimiz de ‘karınca gibi, safım belli olsun!’ veya ‘Mekke’de vahada namaz kılıp, beraber talim yapan inanan bir guruba sataşan Mekkelilere o guruptan bir mü’minin karşı vererek, onların kaçmasına sebep olması kabilinden düşünüyorlarsa eğer bilemem! Fevri ve genele şamil kılınmamış bir tavrı merhale fıkhı diye okuyabilir miyiz?

Başörtüsü eylemleri, İHL ve Kur’an kursları ile ilgili protestolar, imza kampanyaları, el ele Türkiye’yi çevreleme düşünüldüğünde –ki şimdi ve buradan bir yargı asla bize düşmez, biz yanlış desek de hesabı görecek Allah’tır, doğruyu en iyi O bilir!- süreç hiç de lehimize işlememişti! Hemen akabinde bir zemheri de donmuş kalmıştık!

Suriye lanetleniyor, ertesinde daha çok insan ölüyor! Bir başka zamanda, başka yerde insanlar ölmeye; bizler sokakta bağırmaya devam ediyoruz! Libya bölünüyor! İngiltere veya Fransa bombalarını kimin hayrına(!) atıyor (Akif Emre)! Protesto eylemlerindeki seçicilik nasıl oluyor? Afganistan’da bir zalim onlarca insanımız katlediyor; ses yok; sayıya göre mi bunlar? Orada, bizim ülkemizin onlarca askeri ölüyor; kim için, ne için? Niye buna ses yok? Demokrasi, laiklik ihraç edeceğiz; ses yok! Uludere(de) ne oldu? Asıl sahne gerisindeki eller bırakılıp, ışık oyunu ile bize sunulan gölgelere bağırıyoruz! Zalimlerin birisi gidiyor; yerine kim, ne getiriyor ve asıl neleri götürüyor!

Birimiz tarihi yanlış okuyoruz; ama kim? Yanlış okuyor, bir de okutuyoruz! Daha dün cumhuriyete geçiş döneminde bizim insanımızın, az ileriyi göremeyip, nasıl kandırıldıklarını, köklerimizle irtibatımızın kesilmesinde nasıl balta gibi kullanıldıklarını söyleyip/bilip dururken; onların içinde bulundukları şartlardan daha avantajlı –en azından o ısırıldığımız deliğin tespit edilmiş olması gerekirken- bir halde iken aynı hatalara nasıl düşebiliyoruz!? Sonra da ‘tarih tekerrür ediyor’ diye şikâyet ediyoruz! Bir tarafta ölümler, bir tarafta ölgün bakışlar; bir tarafta da sloganlar ve marşlar! ‘Protesto var, manifesto yok!’ diyor ya Sibel Eraslan!..

‘Birinin ölümünü âlemin ölümü’ gibi gören, yaşatmaya talip bir dinin mensupları elbette; zulme karşı duracak, zalimi alkışlamayacak, mazlumun yanında olacak ve zulmün kökünü kurutmaya çabalayacaktır! Varlık sebebi, insanları karanlıktan aydınlığa, zulümattan nura ve adalete çıkarmak, kula kulluktan tek Rabbe kulluğa davet etmek olan inananların bunu da en güzel biçimde yapmaları gerekiyor!

Bu ‘haklı haksız, sen ben’ meselesi haline getirilmemelidir! Mesele ‘hak ve hakikat’ meselesidir! Akif diyor ya; ‘Sözüm doğru olsun, ister odun gibi olsun!’, aynen öyle! ‘Dünyanın çamurlu bir ırmak gibi akışının..’ (M.Ö. Mengüşoğlu) farkında olanlar; ırmağı çamurlayanları ve amaçlarını iyi bilmeli, bu akışın selin önüne gerekli tahkimat olmaksızın durmakla durdurulamayacağını görmeli, sivrisinek kabilinden kalıcı olmayan durultma ameliyesi ile ve çözüme katkı sunmayacak aşağı mevkilerdeki arıtma işleminin, yukarıdaki bulandırma faaliyeti sürdükçe durmayacağını bilmeli ve farklı bileşenleri iyi analiz etmeliler! Bu çözüme odaklanmamak, elinden gelen çabayı göstermemek anlamına alınmamalıdır! Suyun iki karşı yakasına geçenler birbirini itham etmek yerine, saf dışı bırakarak öne çıkmak yerine, doğru çözüme odaklanıp suyun başına (hakkın hakimiyeti/ hakkın hakkıyla temsiliyeti) geçecek liyakati edinip sergileyecekler, sele kapılma tehlikesine ve ondan mikrop kapma ihtimaline karşı ahaliyi uyarıp uyandırarak, temiz su kaynağına yönlendirme çabasını el ele yürütmeliler! Yoksa birileri oyunu sürdürecek, tezgâhı işletecek, değerleri süpürecek; (her türlü) yürütecektir! Biz ne haldeyiz de bu tezgâhları göremiyor, işletiliyor, işi bilmiyor; tezgâhları kuranın başına geçiremiyoruz!

Protesto eylemlerine katılmayanları ‘acizlikle’, ‘korkaklıkla’, ‘meydanı başkalarına bırakmakla’, ‘kaçak güreşmekle/minderin dışına kaçmakla’ vb. itham edenler; kimlerle, niçin beraber olduklarına ve kimlerle, niçin beraber olmadıklarına bakmalarının gerekmesi yanında, güçlerini hafife almakla kendilerine haksızlık etmekte, daha büyük işleri başarabileceklerini görmeyerek güçlerini fark edememektedirler!

Biz bizdeki yanlışları kendimizce değil bizden istendiği şekilde düzeltmek zorundayız! Amacımızın meşruiyeti aracın da meşruiyetini gerektirir! Ne bu din ne de elçisi türedi değil ki metodu da türedi olsun! ‘Asrin idrakine..’ vurgusunu yapan Akif, kaynağı da işaret ediyor; ‘Kur’an’! Burada ‘zamanın değişimi’ ilkenin değişimini, kaygının değişimini, metodun değişimini değil, çağın hastalıklarına, sapkınlıklarına, hangi konularda yoldan çıktıklarına, şeytanın kullandığı çeldiricilere, fısıldadığı zamane vesveselere dikkat çekmek adınadır! Peygamber kıssalarındaki/mesellerindeki, ‘tevhid’ ilkesi eksen alınarak, ahiret ve adalet vurgusu yinelenerek (bakınız, ‘yenilenmek’ değil!), o anki cahiliyyenin öne çıkan necasetlerine karşı; birinde ölçü tartı anlamında ekonomik sömürü, birinde zorbalık eşkıyalık bağlamında fiziki tahakküm, birinde cinsi sapıklık, bir çoğunda ilahlık ve rablik iddiası ile müstağnilik ve zihinlere pranga vurulması, şirk ve küfür arızaları.. dolayımında bir mücadele ve mücahede yürütülmüştür! Raydan çıkanların raya, yoldan çıkanların yola, ayarsızlaşanların ayara getirilmesine çalışılmıştır! Bu mücadelelerin her biri dışarıdan, mevcut düzen dışından, eklemlenmeden, tavizci ve faydacı düşünceye girilmeden gerçekleştirilmiştir! Yunus peygamberin ‘kendince’ bir yol izlemesini tekrar tekrar düşünelim! Metod ve yöntem de ilhamını Kur’andan alacak!

Asıl mücadelenin fikir ve düşünce alanında olduğu unutulmamalıdır! İslamî değerler ne diyor, Allah ne istiyor; batılı batıl çıkar ve sömürgecilik ne istiyor, hayatı ne üzerine bina ediyor! Onlar ‘bilim’ derken ne kastediyor; bizler ‘ilm’ derken ne kastediyoruz! Bunların kaynağı nedir, amacı nedir; referansları nelerdir? K. Atalar’ın aktardığı; ‘Batılı stratejisiler; Müslümanların ideolojik safiyetlerini bozalım, sonra iktidar koltuğunu (dikkat edin ‘iktidarı’ değil!) onlara verebiliriz!’ düşüncesine ve bunun gereklerini yapanlara karşı uyanık olmalı, Allah korkusu ile ve O’nun bak dediği yerden bakarak hayata anlamını/rengini verecek ‘ilm’ ile donanıp onların zail olucu batıllarına, bilimlerine/filmlerine cevap verebiliriz! Bunu da onlara cevap yetiştirmek amacı ile değil kendi misyonumuzun, mükellefiyetimizin, davet ve tebliğ görevimizin bir gereği olarak yapmak zorundayız!

‘Yardımlaşıp dayanışacağımıza, bir ve beraber olup kardeşlik hukuku içinde batılla mücadele edeceğimize, birbirimize düşüp güç ve kuvvetimizi yitirmemizi’ emperyalizmin bizi birbirimize ‘tos’ vurdurmayı başarması olarak okumaktan başka bir çaremiz var mı? Ve bu, bizlerin hikmeti yitirmemizden, başkalaşmamızdan, çözümü başka mecralarda aramamızdan kaynaklanmıyor mu?

‘Müslümanlar birbirine karşı merhametli, kafirlere karşı şiddetli’ olanlar değil midir?!

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal