Yıllardır söylenen bir cümle vardır “evvel refik, ba’del tariyg” yani önce yol arkadaşı sonra yol gelir mealinde bir cümledir. Bu cümle neye istinaden kuruldu bilmiyorum. Ama yıllardır bu cümle bende bir yere oturmaz. Asıl olan yol mudur yoksa yol arkadaşı mıdır?
Bünyamin Zeran
Kısır bir tartışmanın içine girmeden yani yumurta mı tavuktan çıkar yoksa tavuk mu yumurtadan çıkar paradoksuna düşmeden konuyu kendimce irdeleyeceğim.
Kur’an’ın üslubuna baktığımda sırati müstakiym’den sıkça bahseder. Dosdoğru olan yolun Allah’ın kulları için işaret ettiği yol olduğunu deklare eder. Yani yürümek için önce bir yola ihtiyacımız vardır. Zira her yol yürünmeye değer bir yol değildir. Öyleyse insan nasıl bir yol üzerinde yaşayacağını ve kendini neye göre konuşlandıracağını bilmek zorundadır. İnsan siyasal bir varlıktır. Ya da siyasal olmak zorunda olan bir varlıktır. Dünyaya hangi gözle bakması gerektiğinde netleşmesi esastır. İnsanın imtihan alanı da tam olarak bu seçimiyle ilgili bir konudur. Allah’ın yağan yağmuru işaret ederek insanlara “gökten bu yağmuru kim yağdırıyor diye sorsan tereddütsüz Allah derler. Deki hamd Allah’a mahsustur” (29/63) diyerek Allah ile başka bir ilahın yanyana gelmesinin ne teorik olarak ne de pratik olarak mümkün olmadığını gösterir. Zira sahte ilahlar Allah’ın yarattığı gibi kusursuz bir düzen inşa edemezler ve bütün canlıların rızkı ve yaşamasını sağlayacak bir evren inşa edemezler. Pratik olarak bu mümkün değildir. İnsanların ve canlıların yaşam haklarını onlara sağlayan ve onları barış içinde yaşatacak teorik bir altyapıyı da sahte ilahlar inşa edemezler. Çünkü insanı yaratan insanın fıtratına uygun olan bir yaşamı ancak inşa edebilir ve tavsiye edebilir. Öyleyse insanın öncelikle yaratanıyla barışık bir düzeni seçmek gibi bir zorunluluğu vardır. Bu öyle bir zorunluluktur ki şahsı şahsiyet yapan her şey bu ilahi öğütlerde saklıdır. Öyleyse önce yürünecek yol seçilmelidir.
Dünyanın düzenine baktığımızda da önce yolun seçilmiş olduğunu görürüz. Örneğin Türkiye; yönünü, kıblesini, yolunu Batı değerlerinde bulmuştur. Yani küfrün yolunu, tuğyanın yolunu kendine yol edinerek demokrasi putunu kendine kalkan ederek ilerlemeye gayret etmektedir. Kendi yolunu, kıblesini bu şekilde belirlediğinden mütevelli yol arkadaşlarını da bu yola ram olanlardan seçmektedir. Yakın zamanda Ankara’da yapılan Nato zirvesi de bu yolun doğal akışından ibarettir. Pedofili hastası, sapkın Episteinci Trump, tam bir İslam düşmanı olmasına rağmen ve İslam’ın tüm değerlerini alaşağı eden savaşların baş aktörü olmasına rağmen halkı Müslüman olan ülkenin lideri “dostum” diyerek üst düzey bir karşılama ile ahirette haşrolacağı dostlarını ağırlayabilmektedir. Elinde Gazze’nin, Filistin’in ve daha birçok ülkede Müslümanların kanı olan Batılı “müttefiklerin” büyük bir şaşa ile karşılandığına tanık olduk. Buna şaşırmadık. Çünkü yol belli, yolun yoldaşları belli. Bu yolda yol ayrımına düşenler yol arkadaşlarını da değiştirmektedirler. Birçok halkı Müslüman olan ülke liderleri İran’a saldıran İsrail terör başıyla ABD’ye hiçbir kınama yapmazken İran’ın meşru olan savunma hakkı çerçevesinde ABD üstlerine yaptığı saldırıları kınayabilmektedir. Elbette yolu bir olanlar o yola ait olmayanları kınayacaklardır.
Bir de yolunu şaşırmış olup nerede duracağını bilemeyenler, kafası karışık olanlar var. İslami müzakere girişimi adı altında bir grubun Türkiye’nin Nato’da karar verici noktalarda olması gerektiğini, hatta Türkiye Nato’dan ayrılırsa İsrail’in Nato’ya gireceğini dile getirdikleri garabet bir durum var. İsrail, Nato’dan her istediğini zaten almaktadır. Hem askeri destek ki 7 Ekim’de Gazze’de bil-fiil ABD, Alman, Fransız, İtalyan, Ukrayna askerleri bizzat savaştılar. Hem de istihbarat desteği aldı ki Kürecik, İncirlik, Kuveyt ve daha birçok bölgedeki radar üstleri bizzat bu minvalde kullanıldığı aşikardır. İsrail alacağını zaten alıyor Nato’ya neden ihtiyaç duysun! Bu grup Nato’nun şerrinden yine Nato’ya sığınmalı gibi absürd bir komediye imza atmaktadır. Soru şu; bu İslami Müzakere Grubu dünya siyasetini okuyamadığından mı bu sonuca ulaşmakta yoksa mevcut iktidarla çıkar ilişkisi içinde olmasından dolayı mı bu sonuca ulaşmıştır? Elbette bu iki ihtimalde onların Allah’a vereceği bir hesapla ilgili olduğundan sözü burada kesmek gerek. Esas başlığımıza dönersek eğer yolu doğru tarif edemezsek yolun sapaklarında savrulup gidebiliriz. Bir bakmışız yol da yoldaş da değişmiş olur. Ama biz kendimizi hala yolda zannetmeye devam edebiliriz.
Benim kanaatim odur ki evvel yolu bilmek, yolu tanımak ve gideceğimiz yolu seçmekle başlar hayat. Sonrasında o yola uygun olanlarla yola düşeriz. Nebilerin Kur’an’da anlatılan hikayelerine baktığımızda da bunu görürüz. Kavimlerin resullere söylediği “bundan önce aramızda aklı başında biri idin” ifadeleri de vahyin resullere inmesiyle birlikte yol halinin değiştiğini ve yolun yeniden inşa edildiğini göstermekle birlikte artık bu yola uygun olmayanların ayrıştığını göstermektedir. Biz Müslümanların yolu hiçbir zaman küfrün yoluyla bir olamaz. Küfürden bir medet beklemeyeceğimiz gibi onların ihsanına da tâbi değiliz. Ne demokrasi putu ne Nato’nun ezici gücü ne de sermayenin dünyayı çepeçevre kuşatan ekonomik gücü bizi Allah’ın yolunda kalmaktan ürkütemez. Aksine, bizleri bu dünyaya karşı, gelecek nesillere karşı daha sorumlu birer şahsiyet kılar. Yol net olarak içselleştirilebilir ve bir çerçeve içine alınabilirse kafa karışıklığı da olmaz. İnsan ya Allah ile birlikte yürümeyi seçecek ya da tağuti düzenlerle birlikte yürümeyi seçecektir. Bu konu o kadar da karmaşık bir konu değildir. Resulullah’ın hayatına baktığımızda bu sadeliği ve netliği görme imkanına sahip oluruz.
Yol konusunda ikna olmamışlar, yolunu net bir biçimde seçememişler yol arkadaşlarının gazabına uğrayabilirler. Elbette yol uzunca bir yol, meşakkati de oldukça fazladır. Hava sıcaktır, ganimet azdır, suyu azdır ve daha birçok sebeple gölgelerde kalarak konfor içinde yaşamak bir tercih sebebi olabilir. Bu durum yolun hakkının verilmediğini gösterir. Yol takip edilmezse sırati müstakiym üzerinde kalınamaz. Yola olan inancımız her daim diri kalmak zorundadır. Zamanla dosdoğru yolun etrafındaki sapaklar tercih edilerek daha kısa menzilden hedefe ulaşalım denmeye başlar. Fakat girilen sapaklar insanın giderek merkezden uzaklaşıp batılın merkezine doğru yol almasına sebep olur. İşte o vakit yolcuya refakat eden refikler de değişir. Dil değişir, üslup değişir, tavır değişir, beklenti değişir. Tıpkı İslami Müzakere Girişim’i etrafında kümelenen insanların dillerinin, üsluplarının, beklentilerinin, tavırlarının değişmesi gibi. Küfrün hiçbir zaman ihsanı olmaz. İslam’ınsa hiçbir zaman kendisinden başkasına ihtiyacı olmaz. İyi olan her şey İslam’a aittir. Kötü olan ne varsa hepsi küfre ve tuğyana aittir. İslam’a ait olanı tercih ederek yolu kavi kılmak yolcuları da disipline edecek bir şeydir.
Yol, İslam’ın yolu olduğu müddetçe ve İslam esaslarına göre belirlenen yolculuk olduğu müddetçe yoldaş kıymetlidir. Ancak o vakit birbirine arka çıkabilen, birbirinin derdiyle dertlenebilen sağlam dayanaklar olabiliriz birbirimize. Dost olabilir ve aynı yolun yolcuları olabiliriz. Müslümanlar İslami konularda farklı düşünebilirler, farklı pratiklere sahip olabilirler ama küfre karşı duruşta, kafir ve tağutlarla ilişkide tek bir duruş sergilemek zorundadırlar. Müslümanların küfre karşı mücadelelerinde siyasal akılları aynı olmak zorundadır. İşte bu sebeplerden ötürü önce yol sonra yoldaşın geleceği kanaatini taşıyorum.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *