İran, Batı’nın Gözüne Neden Batmaktadır?

İran, Batı’nın Gözüne Neden Batmaktadır?

İran halkı, günümüz siyasi söyleminde sık kullanılan tabirle, 1979 yılı Şubat ayında kendi kaderine el koymuştur. Selef-halef İngiltere ve Amerika şeytanlarının ellerinde tuttukları kaderini tutsaklıktan kurtarmasını bilmiştir.

Hristiyan Noelinin yeni yılda dünyaya verdiği ilk armağan Venezuela oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela’nın petrolüne el koymak için, önce Devlet Başkanına el koydu. ABD Başkanı Donald Trump’ın 3 Ocak 2026 günü gönderdiği operasyon adamları, petrol zengini Venezuela’nın Başkanı Maduro’nun yatak odasına kadar girerek, sanki kendi ülkelerinde bir suç örgütünün liderini yakalar gibi ele geçirdiler. Ele geçirilen Başkan, yargılanmak üzere New York’a götürüldü.

ABD Başkanının, ellerine kelepçe vurdurup, çok cürümler işlemiş bir mücrimi sokaklarda teşhir edercesine yürüttükleri kişi de bir devlet başkanıydı ama olsundu. Kelepçeyi güçlüler takardı. Göründüğü kadarıyla Maduro’nun yaşlı eşi de dayaktan payını almıştı fakat nedense kimse bunu “kadına karşı şiddet” olarak görmedi, hemen herkes tıslamakla yetindi. Trump dünyanın büyüğü değil miydi? Severdi de döverdi de.

Bu arada, başkanları haydut yöntemleriyle kaçırılan Venezuela halkı da dut yemiş bülbüle dönmüştü. Sanki Venezuela’da hiçbir şey olmamıştı. Düşenin dostu olmazmış ya Maduro’nun da dostu olmadı. Dostluklar Trump’ı kınamaya engel oldu. Venezuela olayı bugünkü dünyanın vicdanına dair küçük bir şerhtir. “Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz-ü felâh; Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-ü salâh.” (Abdülhak Molla).

***

Özelde ABD ve Filistin’deki karakolu İsrail’in, genelde Batı’nın İran İslam Devrimiyle düşmanlığı ezelîdir. ‘Ezel’ sözüyle mecazi anlamıyla Şubat 1979 tarihini, hakiki anlamıyla da kökü yeryüzünde dinin ilk var olduğu âna kadar giden bir geçmişi kastediyoruz. Başlangıçta bir tek ümmet olan insanlık, Allah’ın, müjdeci ve uyarıp korkutucular olarak nebîleri göndermesi ve insanların anlaşmazlığa düştükleri hususlarda, aralarında hak ile hükmetmesi için kendilerine Kitabı indirmesiyle birlikte ayrışmış, hak ve bâtıl diye iki ana cadde, İslam ve küfür diye iki millet oluşmuştur. ABD ve Trumpgiller’in, bâtıl yakasını temsil ettiği ve İbrahim Milletinin tam karşı kutbunda yer aldığı açık bir gerçektir.

Tüm kitapların sicili mesabesindeki Kur’an’ın muhkem nassına göre Yahudiler ve Hristiyanlar, onların milletlerine tâbi olmadıkça müminlerden asla razı olmayacaklardır. Gerçekte ise Trump gibileri ‘Hristiyan’dan ziyade Kâfirûn suresi terazisine koymak daha adildir. Kâfirûn suresi müminlerle kâfirlerin yolunu sonsuza kadar ayırmakta, kâfirlere adeta, cehenneme kadar uzanan yollarını göstermektedir. Rasûlullah da küfrü tek millet olarak tanımlamıştır. Yahudi ve Hristiyanların milletlerine tâbi olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamayan vardıysa, 7 Ekim 2023 günü başlayan Aksa Tufanı hareketine bakışlarını çevirmeleri gerekecektir.

Yahudilerin ve Hristiyanların milletlerine, başı üzerine kipa koyup ağlama duvarına yüz sürmeden ve boynuna haç takıp istavroz çıkarmadan da tâbi olunabilmektedir. Tarihimizde hiçbir halife herhalde Trump kadar ‘Müslüman’ sultanların itaatine mazhar olamamıştır…

İran halkının 1979 Şubat’ında gerçekleştirdiği İslam Devrimi ABD’nin hoşuna gitmemiştir. Hoşuna gitmek şöyle dursun, uykusunu kaçırmıştır. Çünkü ABD ve bütün sömürgeci ülkeler İslam devrimiyle İran’da suçüstü yakalanmışlar, Ortadoğu dedikleri İslam beldesindeki büyüleri bozulmuş, İran’ın milli servetlerini ahlaksızca kendi ülkelerine akıtan hortumları kesilmiştir. İran’ın petrollerini millileştirerek yağmadan korumak isteyen Başbakan Musaddık’a 1953’te yapılan darbeyi kendilerinin tertiplediğini CIA ancak 2013 yılında itiraf etmiştir.

İran İslam Devrimi, ABD ve Batıyı gerginleştiren olaylarla doludur. 1979 yılından bu tarafa 47 yıl geçmiştir. Yani İran İslam Cumhuriyeti 48’inci yaşına basmış bulunmaktadır. 48 sene devletler tarihinde uzun bir süre değildir lakin süreyi uzun ya da kısa yapan biraz da istîâb ettiği değerlerle alakalıdır.

İran halkı, günümüz siyasi söyleminde sık kullanılan tabirle, 1979 yılı Şubat ayında kendi kaderine el koymuştur. Selef-halef İngiltere ve Amerika şeytanlarının ellerinde tuttukları kaderini tutsaklıktan kurtarmasını bilmiştir. İngiltere ve ABD’nin kaale almadıkları Müslüman İran halkının Şubat 1979’da şahlık rejimini devirmeleriyle Amerika okkalı bir şamar yemiştir. İngiltere ve ortakları dört-beş yüz yıllık sömürgecilik tarihlerinde böyle bir aşağılanma yaşamamışlardır. Esasında İran İslam Devriminin tevlid ettiği öfke sadece Amerika ve İngiltere gibi mütegallibeyi ülkeden kovmaktan kaynaklanmıyordu. Bilâd-ı Şam merkezli İslam beldesine Ortadoğu adını onlar vermişlerdi ve bu mübarek topraklarda kendilerini ilah gibi görüyorlardı. İslam aleminin kalbindeki karakolları niyetine İsrail’i onlar kurmuşlardı. Osmanlı’yı yıkılma noktasına onlar getirmişler, Osmanlı’nın yerine yeni rejimi de onlar kurmuşlardı. İran, sakallı sarıklı mollaların, siyah çarşaflı kadınların öncülüğünde, Amerika, İngiltere ve vekilleri İsrail’e rağmen İslam Devrimini gerçekleştirmişti. “Kahrolsun Amerika”, “Kahrolsun İsrail” sloganları hiçbir zaman bu kadar gerçekçi olmamıştı.

Kısacası İran halkı modern dünyanın kibrini yıkmış, sosyal ve siyasi teorileri altüst etmiş, kör dünyanın göbeğine “Hak Yol İslam” yazmıştır. Bütün Müslüman halklara en iyi yaşam biçimi olarak dayatılan demokrasiye haddini İran İslam Devrimi’nden daha iyi bildiren bir reddiye gelmemiştir. Bu yüzden İran İslam İnkılabı bütün “kör dünya”nın öfkesini üzerine çekmiştir.

İran İslam Devriminin öncü kadrosu, laik kesimlerde küçümseyici üslupla telaffuz edilen mollalardı. Devrimin lideri 78 yaşında bir Ayetullah’tı. Gerek Humeyni’nin ve gerekse Ayetullah unvanlı bazı seleflerinin İnkılaba giden yolu, İnkılabın kendisi kadar göz kamaştırıcı olaylarla döşedikleri görülmektedir. Mollaların İnkılaba giden süreci yönetmedeki bu başarıları her türlü takdirin üstündedir. 1890 yılında, kukla Şah’ın yönettiği İran’ın tütününe çöken Yahudi ve İngiliz tüccarların elinden onu, Mirza Şirazi adındaki Ayetullah almıştır. Şirazi’nin “tütün haramdır” fetvası İngiliz tüccarın şirketini tepetaklak etmeye yetmiştir.

Eğer bir halkın (İslam gibi) haklı bir davası olursa, Allah o halkın (ve Kendisinin) düşmanlarını bile hak davaya hizmet ettirmektedir. Bunun bir örneği, az önce değindiğimiz üzere, Musaddık’a yapılan darbe ise, bir örneği de Şah’ın 1963 yılında başlattığı “Ak Devrim” reformudur. Bütün bu olayları İslam’ın lehine dönüştüren, Humeyni ve mevkidaşlarının siyasi bilinçleridir. “Müslüman-muhafazakâr-demokrat” bir ülkede “din adamı” zümresinin yoğun çabasıyla halka yutturulan gayri İslamî eylemler İnkılap süreci İran’ında mollaların siyasi bilinci neticesinde hakla batılın ayrışmasına vesile kılınmıştır.

İmam Humeyni’nin, Feyziye medreselerine saldırının kırkıncı günü olan 30 Nisan 1963’te İran hükümetini Amerika ve İsrail adına İslâm’ı yok etmeye çalışmakla suçlaması, Şah’a “küçük adam” diye hitap etmesi, (1963) Aşûre gününde Feyziye medreselerinde Şah’ı Emevî Halifesi Yezîd’e benzeten ve şahı uyaran bir konuşma yapması, onun hangi sözün ne zaman, nerede, hangi ölçekte söyleneceğini bilen bir İslami hareket önderi olduğunu göstermektedir. Humeyni’nin, Şah hakkında yaptığı bu ağır konuşmadan iki gün sonra tutuklanarak Tahran’daki Kasr Hapishanesi’ne konulması üzerine Kum, Tahran, Şîraz, Meşhed ve Verâmin’de halk sokağa dökülmüş, sokakta da onları Şah’ın tankları karşılamıştır. Üç gün süren ve kanlı biten bu 15 Hurdad ayaklanması İran İslam Devrimi sürecinde tam bir dönüm noktası olmuştur.

1964 sonbaharında Amerikalıları İran mahkemelerinde yargılanmaktan muaf tutan resmî bir karar alınması, Humeynî’ye şah rejimiyle yaptığı bütün mücadelesi boyunca belki de en ateşli konuşmasını yapma fırsatını vermiştir. Humeyni’nin, resmi kararın lehinde oy kullananları vatan haini diye itham etmesi bardağı taşıran son damla olmuş, 4 Kasım 1964’te tekrar tutuklanarak Türkiye’ye sürgüne gönderilmiştir. Kısa Erzurum ve Ankara duraklarından sonra, bir sene kalacağı Bursa’ya götürülmüş, Bursa’dan sonraki sürgün mahalli, 13 sene ikamet edeceği Irak’ın Necef şehri olmuştur. 13 senelik Necef safahatı İmam Humeyni’nin İslam Devrimini olgunlaştırdığı yıllardır. Devrimi Necef’ten yönetmiştir. Haziran 1967’deki Altı Gün Savaşı vesilesiyle Necef’ten, İsrail ile olan bütün ilişkileri kesmeyi öneren ve onların ürünlerini kullanmayı yasaklayan bir bildiri yayınlamıştır. 27 Ağustos 1968’de verdiği bir fetva ile FKÖ’nün silahlı kanadı el-Âsıfe’yi desteklemiştir. Oğlu Mustafa’nın 1977’de öl(dürül)mesini Allah’ın gizli nimeti olarak adlandırmış ve İranlı Müslümanları ümitli olmaya çağırmıştır.

Amerika’nın İsrail’e Gazze’de uygulattığı Müslüman soykırımı karşısında Türkiye ve Dünya Müslüman Alimler Birliği adındaki teşkilatlarının, Gazze Müslümanlarına ‘destek’ ve İsrail’e boykot kabilinden oruç tutmayı tavsiye etmeleriyle İmam Humeyni’nin basiretli ve gözünü budaktan sakınmayan hamlelerini kıyasladığımız zaman, Allah’ın, İslam Devrimini İran’a nasip etmesindeki hikmet anlaşılmaktadır. Böyle bir devrimin dünya haydutlarını öfkelendirmemesi eşyanın tabiatına aykırı olurdu.

Irak’tan gelen baskılar neticesinde Ayetullah Humeyni 3 Ekim 1978’de Necef’ten alınarak Kuveyt’e götürülmüş, ancak ülkeye girişine izin verilmediği için 16 Ekim’e kadar havaalanında bekletilmiştir. Humeyni batı ülkelerini istemiyor, bir İslam ülkesine gitmeyi arzu ediyordu. İslam ülkelerinden hiçbiri tarafından kabul edilmeyince, Paris’teki İranlı öğrencilerin Fransa Cumhurbaşkanına tavassutları neticesinde, üç buçuk ay kadar kalacağı Paris’e gitmek zorunda kalmıştır. Devrim mesaisini hiç aksatmadan sürdüren Humeyni nihayet 1 Şubat 1979 günü uçakla Tahran’a inmiştir. O, ülkesine indiğinde Şah İran’ı terk edeli on beş gün olmuş, 11 Şubat’ta ülke tamamen, 80’ine merdiven dayamış İmamın İnkılabına teslim olmuştu.

Devrimin onuncu ayında (4 Kasım 1979), Humeyni’nin, adını “büyük şeytan” koyduğu ABD’nin Tahran Büyükelçiliğinin üniversiteli öğrenciler tarafından işgal edilerek, içlerinde CIA ajanlarının da bulunduğu görevlilerin rehin alınması ve rehinelerin ancak 444 gün sonra (21 Ocak 1981’de) serbest bırakılması, İran İslam İnkılabı ile “büyük şeytan”ın arasını, bir daha kapanmamacasına açmıştır.

Bu arada sekiz sene sonra, 1989’da yayınlanan Selman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” kitabına da kısaca değinmek gerekmektedir. “Sivil demokratik İslam” cenahı, Rüşdî’nin kitabını “düşünce özgürlüğü” parantezinde hazmetmeye çalışadururken, Rüşdî’ye dünyayı zindan eden en gerçekçi cevap, başına 3 milyon dolar ödül koyan fetvasıyla İmam Humeyni’den gelmişti. İran 1998 yılında ölüm fetvasını geri çekmesine rağmen Selman Rüşdî ortalıktan toz olmuş, bir daha insan içine çıkamamıştır.

ABD tüm dünyaya ama özellikle İslam alemine nizamat vermeyi en asli görevi bilmektedir. Şüphesiz Müslüman beldelerine nizamat vermekle sadece ABD’yi suçlamak haksızlık olur. ABD’nin bu işteki rolü, adeta ABD’nin ve küresel Siyonizm’in köle pazarında ‘iş’ arayan, doğulu ‘lider’ adaylarını uygun koşullarda istihdam etmesinden ibarettir. Tarihte, Müslüman beldelerindeki satılık/kiralık liderlerin bu haline ışık tutan ibretlik bir örnek bulunmaktadır.

Dımaşklı alim İzzeddin b. Abdüsselam (ö.660/ 1262), Eyyûbîler’in Dımaşk kolu hükümdarlarından el-Melikü’s-Sâlih İmâdüddin İsmâil dönemine kadar Dımaşk’ta kalmış, İmadüddin İsmail’in, Mısır meliki Necmeddin Eyyûb’a karşı Haçlılardan yardım istemesi gibi nedenlerle, ona şiddetli tavır almış, aleyhinde fetva vermiş, hutbede kendisine dua etmemiştir. Neticede İzzeddin b. Abdüsselam Mısır’a gitmek durumunda kalmıştır.(639). Mısır’daki Memlûk sultanlarından Kutz’un öldürülmesi üzerine Zahir Baybars hile ve el çabukluğu ile sultan olmak arzusuyla, İzzeddin b. Abdüsselam’dan biat almak istemişti. İbni Abdüsselam Zahir Baybars’a der ki: Biliyorum ki sen el-Bundukdârî’nin kölesisin ve azat edildiğine dair resmî hüküm henüz bana ulaşmadı. Hür olmadığın için de imametin caiz değildir. Bunun üzerine Zahir Baybars adamlar getirerek, efendisinden azat edilip, hürriyetine kavuştuğunu şahitler huzurunda onaylatmak zorunda kalır. İzzeddin b. Abdüsselam da ona biat eder. Ancak bunun ardından derhal, (aslen Türklerin köleleri olan) diğer bütün Memlûk sultanlarının da köle olduklarını ve azat edilip, hürriyetlerine kavuşmadıkları sürece emirliklerinin geçersiz olacağını bildiren bir fetva yayınlar. Halkın eşrafını toplayarak, Memlûk emirlerinin kölelikten kurtulup, hürriyetlerine kavuştuklarına dair hiçbir resmî karar bulunmadığını, bu yüzden de kölelikten azat etme hükümlerinin bu emirler üzerinde tatbik edilmesi gerektiğini ilan eder. Bu ilan Memlûk emirlerini çok öfkelendirir. İşleri sarpa sarar. İbni Abdüsselam’ın görüşüne başvururlar. İbni Abdüsselam şöyle bir fetva verir: Sizin için bir satış meclisi düzenleyeceğim ve bir satıcı yüksek sesle bağırarak -gelirleri beytülmale aktarılmak üzere- sizi satılığa çıkardığını duyuracak. Satış gerçekleşip, gelirler beytülmale aktarıldıktan sonra ben sizin kölelikten kurtulup, hür olduğunuzu onaylayacağım. Emirler türlü siyasi manevralar ve bahanelerle İbni Abdüsselam’ı fikrinden vazgeçirmek isterlerse de nafile… Sonunda emirler, fakihin hükmünü kabul ederek, kendilerini açık artırmayla satılmak üzere köle pazarına çıkarırlar. O esnada görevli bir satıcı, “satılık emirler, satılık emirler” diye bağırıyordu. İzzeddin b. Abdüsselam fiyatları çok yüksek tutuyordu. (Muhammed Âbid Câbirî).

Doğrusu Memlûk emirlerinin köle pazarında satılan “satılık sultan” olmalarıyla bugünkü kimi “memlûkler”in satılmaları arasındaki kıyas kabul etmez farklılıkları teslim etmemiz gerekmektedir. Memlûk sultanlarını Müslüman bir fakih, fetva gücüyle köle pazarına çıkarmıştı. Günümüzün “memlûk” sultanlarını ise Amerika-İsrail-Avrupa’dan oluşan şer ittifakının cazibesi satılığa çıkarmaktadır. Maduro’nun akıbetine uğramamaları, iktidar koltuklarını kaybetmemeleri için sözünü ettiğimiz şer ittifakına “ne iş emrederseniz yaparım!” anlamında biat etmektedirler. Bu da onların “satılık emir” etiketini hak etmeleri anlamına gelmektedir. Trump’ın Körfez’den götürdüğü trilyon dolarlar, bu satışın en inandırıcı belgesidir.

İran’ın en büyük suçu, ABD’nin köle pazarına gitmekten kendini müstağni görmesidir. İslam Devrimi en başından beri, batının minyatürü olan İsrail’e kökten tavır almış, kurulduğu günden beri İsrail’i asla tanımamış, İsrail’e işgalci rejim adını vermiştir. İmam Humeyni beyanatlarıyla, İsrail’le normalleşmiş siyasetini ifşa ettiği için Şah’ı bocalatmıştır. İran İslam Cumhuriyeti Ramazan ayının son Cumasını Kudüs Günü ilan ederek, İsrail’in sürekli telin edilmesini sağlamıştır. İranlı hacıların 1987 yılı haccında Mekke’de -izin alarak- yaptıkları “Müşriklerden beraet” yürüyüşü “Amerika’ya ölüm”, “İngiltere’ye ölüm”, “Rusya’ya ölüm”, “İsrail’e ölüm” sloganlarına sahne olmuştu. Bu eylemlerin İran’a bir bedeli tabii ki olacaktı.

İran, Şahlık dönemindeki gibi tamamen ABD’nin güdümünde bir rejimle yönetilseydi, gelişmiş, kalkınmış, ilerleme yolunda cici bir ülke olarak, Trump’ın dostu olacaktı. İran halkına siyasi haysiyetini geri veren İslam Devrimi batının nifakını bozduğu için haydutlar topluluğunun keyfini kaçırmıştır. Büyük İsrail adı verilen proje alanında, İran İslam Cumhuriyeti’nin yıkılmasından memnuniyet duyacağı belli olan birtakım “memlûk” (mülk edinilmiş) sultancıklar insanlığın yüz karası, ahlaksız hesaplar peşindedirler. Muhtelif kavim, dil ve mezhebin yaşadığı ‘Ortadoğu’ İslam beldesidir. İran’ın kendi bileğinin gücüyle ve çok bedeller ödeyerek kurduğu rejim, siyasi köken itibariyle ‘Ortadoğu’nun en meşru/mubah/hanif rejimidir. Bugünün haçlı ordusu olan ABD ile kendi ülkesine ve İslam’a karşı iş birliği yapan rejimler ise eş oranda gayri meşru, haram ve haydut rejimlerdir.

ABD ve müttefiklerinden hiçbir devletin İran’daki yönetime söz söyleme, müdahale etme hakkı yoktur. Başta ABD olmak üzere, kabadayılık heveslisi ülkelerin yapacakları en iyi iş, kulları kullara kul etme esasına dayanan kendi haram rejimlerini ve NATO/AB gibi kurumlarını yıkarak, dünyaya rahat nefes aldırmalarıdır. Kur’an’ın, “De ki: Hak geldi bâtıl zail oldu, bâtıl zaten yok olmaya mahkumdur” buyruğundaki bâtıllar listesinin başında ABD ve müttefiklerinin bulunduğundan şüphe edilemez. ABD yok hükmündedir, İsrail ve hamileri yok hükmündedir.

ABD yönetimi İran’da belli aralıklarla, halkın rejimi istemediği mesajını verecek oyunlar tertip etmektedir. 16 Aralık’ta başlayan gösterilerde ülkeyi yangın yerine çeviren nifak sürüsü ABD tarafından alenen kışkırtılmıştır. 350 kadar camiyi yakan, mülevves ayaklarıyla oraları kirleten İslam düşmanları camileri yakabilirler ama Müslümanların imanlarını yakamazlar. Bizim iman ettiğimiz ilahi yasaya göre ise, kötü tuzak, önünde sonunda, onu kuranın başına geçecektir. Geçmişte Allah’ın yasası buydu (Fatır 43), gelecekte de budur.

***

ABD’nin İran’a yönelik küstah hesapları, Suriye’ye, Filistin/Gazze’ye, Lübnan’a yönelik şeytani planlarının da bir parçasıdır. Çağdaş Haçlıların planları işlemektedir. Haçlı planlarının kendilerini kapsamadığını sananlar, hıyanet ateşini körüklemekle meşguldürler. Unutulmamalı ki ABD Hamas’a, Gazze halkına, İhvan-ı Müslimîn’e neden karşıysa, İran’a, Hizbullah’a ve Yemen’e de ondan karşıdır. Nükleer silah, uranyum, petrol vs. tâli derecede gerekçelerdir. Hatta duruma göre, gerekçe bile değildir. Bütün mesele, Allah’ın verdiği ‘ekin meseli’ndeki başaklardan hiçbiri ayakta kalmamak üzere hepsinin tırpanlanmasıdır. Küresel şeytan düzeni, tam olarak itaat ettiremediği, onun yüceleştirdiği değerleri tanımayan Müslümanlardan -bunlar üç kişi de olsa fark etmiyor- nefret etmektedir.

İran üzerinde oynanan oyun, Suriye’de oynanandan bağımsız değildir. Suriye’de SDG/YPG’nin Halep’ten kolayca atılması, Aynel Arab ve Haseke’ye kadar kovalanması şu şekilde yorumlandı: SDG meğer kâğıttan kaplanmış. Suriye’nin, yeni görevinde ikinci yılına henüz girmiş Cumhurbaşkanı Ahmet Şara çok iyi bir iş çıkarmış, PKK varlığını Aynel Arab’a kadar püskürtmüştür. Bu esnada İsrail gıkını bile çıkaramamış, Amerikan yönetimi de artık SDG ile değil Ahmet Şara ile çalışacağını, kendisine yeni ortak olarak Şara yönetimini seçtiğini, SDG’nin pabucunu dama attığını duyurmuştur. Açıkçası ABD SDG/YPG/PKK terör örgütlerini satmıştır! Bu temel tezi, ABD’ne güvenenlerin işte böyle, SDG’nin akıbetine uğrayacakları yolunda güzellemeler takip etmiştir.

ABD gibi bir devlet için bir terör örgütü şöyle dursun, kocaman ülkelerin bile hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. ABD, dişini geçirdiği her ülke ve örgüte, sağmal inek gözüyle bakmaktadır. İnek süt vermeyi bitirdiği anda ya mezbahaya ya da çöpe gidecektir. Çünkü ABD için âlî olan, onun menfaatleridir.

ABD Başkanının Türkiye yönetimini sürekli tebcil etmesi, Cumhurbaşkanı’na olan takdirleri, Suriye’de üç bin yıldır yapılamayanı Erdoğan’ın yaptığını, köyün giziri gibi yüksek sesle ve defalarca söylemesi düşündürücü değil midir? Televizyon ekranlarından hezeyan derekesinde yorumlar savuranlar, Amerikan devletinin PKK’ya on binlerce tır ve uçak dolusu silah vermesi, meğer 2026 Ocak ayında gelinen ‘fiyasko’ içinmiş deyip geçmemizi mi istemektedirler? Halbuki, olaylar belki de sanılanın tam aksi istikamette cereyan etmektedir. ABD’nin, SDG’yi bıraktım Şara’yı aldım demesi belki de siyaseten SDG/PKK’dan kırk-elli yıldır beklenen ‘fayda’ neyse, onunla çelişmeyen bir bütünlük içinde işlemesinden dolayıdır. İsrail acaba kimden korktu da gıkını çıkartmamaktadır? Trump, Netanyahu’nun Türkiye’den memnun olduğunu ve tıpkı Trump gibi onun da Türkiye’nin Suriye’de iyi iş çıkardığını onayladığını söylemektedir. Suriye’de üç bin yıldır yapılamayanı Erdoğan’ın yaptığını Trump söylediğine, Netanyahu ikrar ettiğine göre, İsrail gidişattan memnun demektir. Suriye’de ABD ve İsrail kazanmıştır.

Dünyanın püsküllü belası ABD kesintisiz olarak dünyanın hemen her bölgesiyle ilgili planlar yapmakta, projeler hazırlamaktadır. Bunu söylemenin, ABD’yi la yuhti/lâ yüs’el, kadiri mutlak bir güç yerine koymak anlamına geldiğini ileri sürmek de bir başka hezeyandır. Kendisini sadece kendi aklının durdurabileceğini söyleyecek kadar kibrin zirvesine çıkmış, dünya kendisine küçük gelen, kendine tapan bir Başkanın, kendi elleriyle Bilâd-ı Şam’a ikame ettikleri Ahmet Şara askerleri üç-beş kurşun attı diye yarım asırlık, ikinci bir terör devletçiği kurdurma planını çöpe attığını düşünmek nasıl bir izandır? Öyle sanıyoruz ki ABD planından vazgeçmemiştir, süreç işlemektedir. Türkiye’ye güllerin, İran’a kurşunların, Ahmet Şara’ya Cumhurbaşkanlığının, Netanyahu’ya sükûtun düşmesi, bu planın birer parçası değil midir? Hareket halinde olan bir otobüste geriye doğru yürüyen bir kişi otobüsün haricinde mi hareket etmektedir?

Uyanmalısın ey İslam Ümmeti, artık Allah rızası için uyanmalısın. Altından akıp giden kırmızı sıvı senin kanındır. Üzerinde hınzırların tepiştiği senin namusun ve şerefindir. Kötülerin azaplardan azap çektirdiği senin kardeşindir. Bütün her şeyi sömürülen senin yurdundur. Kafirler sana değil, gerçekte Allah’a düşmandırlar. Kâfirlere söyleyecek bir çift söz için, dik duracak başın için, nesillerine bırakacak şerefin için, Allah için uyan.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *