Anlatılmayan Hikaye Unutturulan Hakikattir

Anlatılmayan Hikaye Unutturulan Hakikattir

Ercümend Özkan halktan biriydi. Didinerek, ahlak edinerek, ısrarlı davranarak elde ettiği asaleti, onun hikayesini farklılaştırdı. Onun sıradışı hikayesinde servet, şehvet ve şevket uğruna dinden meşruiyet üretip sınıf atlama, üsttekilere dahil olup azma bölümü yoktur. Onu halk ve hak içinde tutan, yapabileceği imkanlara ve güce sahipken vazgeçiren şey ahlaki sınırlara uymadaki titizliğiydi. Bu titizliği Hz. Muhammed’in sünnetine, sünnetindeki ahlaki prensiplere bağlılık kaynaklıydı..

Hüseyin Alan

Herkesin bir hikayesi vardır, herkes kendi hikayesinin kahramanıdır derler. Hikaye nasıl başlayıp bitmiş, kahramanlık hakikatin şahitliğine dönüşmüş, peygamberlerin hikayesiyle buluşmuş mudur, herhalde buraya bakılır!..

Tarih içinde iki türlü hakikat anlayışı ortaya çıktı: Bidayetten bu yana vahye dayalı peygamberlerin duyurduğu hakikat; vahyi bilgiye şüpheyle yaklaşan ve umursamayan, dolayısıyla hevasına uyan filozofların akla dayalı hakikati.

Doğal olarak ikisinin de “yaratılış, evren, insan, doğa, toplum, buralarda kurulan ilişkiler; hukuk, siyaset, iktisat, adalet, özgürlük” anlayışları, pratik öneri ve örneklikleri farklılaştı.

Peygamberler ahiret eksenli dünya hayatını anlayıp ikisini birleştirirken, ötekiler yalnızca dünya hayatı ve görünenlerle ilgilendiler. Doğal olarak ahlaki değerler ve hakkaniyet, menfaat eksenli gerçekleşti.

İki hakikat arasındaki fark, kozmik tasavvur ve dünya görüşüyle irtibatlıydı. Bu hikayeler Peygamberlerin izini takip eden salih bilgelerle, filozofların izini takip eden bilimcilerle devam eden iki mirastır..

İlahi bilgiye dayalı bilgi ve bilgelik, hakikati hikayeler üzerinden anlatır. Hikayedeki olaylar, gelişmeler, şahıslar, ilişkiler, tutumlar, ahlaki sınırlar ve sonuçlar her bir yaşamı içine alan ibretlerle dolu, hikayedeki kahraman rol modeldir: Onun üzerinden doğru ve yanlış gösterilir. Yaşanmışlıklarla yaşanacaklar arasında bağlantı kurulur, doğru ve yanlış resmedilir, herkes o hikayede kendi hikayesini bulur.

Tarih içinde gelip geçmiş salihlerin veya ahlak abidelerinin hikayesi unutturulursa bu küfrün işine yarar onun hesabına kazanç sağlarken, doğrunun aleyhine ve unutulmasına neden olur..

Memlekette dini telakkiyi Kur’an ve sünnet temelli anladığı, yaşadığı, anlattığı ve yaymaya çalıştığı bilinen Ercümend Özkan’ın hikayesiyle, ahlaktan yoksun olduğu halde öyle sanılan hikayeler ayrışır. Ayrışma uluhiyet ve rububiyette, ubudiyet ve ahlakta, hukukullah ve hukuk-ul ibadda tezahür eder.

Ötekilerin hikayesinde haram helal gözetmeyen, dine hizmet mazeretiyle şöhret ve şehvet basamaklarını tırmanışı hedef alış söz konusudur. Bu tarz hikayede genelde ya modernizm karşıtı geleneksel din yahut gelenek karşıtı modernist din taraftarlarını buluruz. Bunlarda dinin asliyetine has ahlaki tutumlardan çok, teferruata boğdurulmuş tahayyüller ve tezahürler görülür..

Dinin asliyetini peygamberlerde görürüz: Tümünün ortak dili kendi zamanlarındaki devletlü sınıfa, soya dayalı asalete, yasal imtiyazlara, haksız edinilmiş zenginliklere karşı söyledikleri “herkesin Rabbi ve ilaha olan Allah’a itaate” davettir.

Çünkü onlar haddi aşıp azmış, sahip olduklarına dayanarak istiğna etmiş, halkına karşı yaptıkları zülüm sayesinde üstünlük sağlamışlardır.

Çığır açan peygamberlerden İbrahim’in Nemrut’u ve avanesi, Musa’nın Firavunu ve avanesi, İsa’nın Roma kralları ve avanesi, Muhammed (as)’ın Kureyş eliti ve avanesindeki hikaye aynıdır; buyurgan yöneticilerin ilahlığını ve avanelerinin ortakçılığını temsil ederler. Peygamberi çağrılara düşmanca tepkiyse bunu gösterir..

Devletlü sınıf dendiğinde toplumu yöneten, çekip çeviren, bilgi ve değer üreten, tarihi yorumlayan, yarını planlayanlar anlaşılır: Bunlar bu güce, imkana ve iktidara sahiptirler: Bunlar yeryüzünü ifsad eden, haksız yere kan döken, hileli düzen kuranlardır.

Bunlara koşulsuz itaati dinin dışında gören topluluklar yukardakilere boyun eğmeyi âdet edinenlerden oluşur.

Günlük rutin içinde kaybolmuş halkın olup bitenleri anlaması, değerlendirmesi, buyuranları ölçüp biçmesi, gerektiğinde bunlarla mücadeleye girmesi ve sonucuna katlanması beklenmez. Böylesi, tarihte rastlanan bir durumda değildir. Çünkü halkın düşünmeye, değerlendirmeye, eleştirmeye ve karşı çıkmaya zamanları da, imkanları da, cüretleri de müsait değildir: Bu imkanları ve fırsatları ellerinden alınmış, zayıf düşürülmüşlerdir.

Şu halde halkı yöneten, hizaya sokan, meşgul eden, yönlendiren devletlü sınıfa ve avanesine hakikati duyuracak, yanlışı gösterip doğruyu hatırlatacak, onlarla karşılaşacak, karşılaşmanın sonuçlarına katlanacak “salih, elit, seçkin, azimli” bilgeler gerek.

Bu iş “bel kıran” bir yüktür. Bu yükü taşıyacak insansa doğal olarak çok olmaz: Boynuna ve aklına vurulmuş zincirleri “Allah’a dayanarak kıranlar” dışında.

Peygamberlerin asil ailelerden, seçkin zümreler arasından seçilmesi, onlarınsa seçkincilik ve üsttencilik yapmadan halk içinde kalması, bu sebeple rastgele değildir. Zayıf düşürüldüklerinde vazgeçtikleri, ellerini yana düşürüp teslim oldukları; güçlenip zafer kazandıklarında kibirlendikleri, ötekilerin arasına katıldıkları ve sınıf atladıkları varit değildir: Her hal ve şartta neyseler, hep aynıydılar.

Şu halde bu işler halktan beklenmeyen işler derken, buna karşılık sırf peygamberlere has işlerdir de demek istemiyoruz. Demek istediğimiz şey, bu işler imana dayalı seçkinliğin ve asaletin işidir.

Zira bu işler dünya hayatını, burada olup bitenleri, tağutları, onların kurdukları tağuti sistemleri bilmeden ve onlara karşı durulmasının nedenini anlamadan olacak işlerden değildir..

Ercümend Özkan halktan biriydi. Didinerek, ahlak edinerek, ısrarlı davranarak elde ettiği asaleti, onun hikayesini farklılaştırdı. Onun sıradışı hikayesinde servet, şehvet ve şevket uğruna dinden meşruiyet üretip sınıf atlama, üsttekilere dahil olup azma bölümü yoktur. Onu halk ve hak içinde tutan, yapabileceği imkanlara ve güce sahipken vazgeçiren şey ahlaki sınırlara uymadaki titizliğiydi. Bu titizliği Hz. Muhammed’in sünnetine, sünnetindeki ahlaki prensiplere bağlılık kaynaklıydı..

İslam’ın her çağdaki toplumsal ve siyasal hayata, hukuki mesleki etkinliklere “şu hak bu batıl, şu haram bu helal” düsturuyla müdahale etmesi ne kadar hakikat ise,

Doğal olarak güç odakları ve devletlü sınıfla yüzleşmeyi hesap dışı tutarak hakkın şahitliğini yaptığını zannetmek de o kadar hakikate mesafelidir.

Çünkü bu işlerin bir tarafında ilahlık ve rablik yapanlar, başına buyruk emredenler, kendilerine itaati hak görenler var; diğer tarafında sorgusuz itaat edenler, menfaat karşılığında gönüllü buyruk tutanlar var: Batılın hakka karıştığı yer burası..

Devletlü sınıfla, keyfi buyruk buyuranlarla mücadeleyi klasik tarihte kısmen doğulu filozoflar yaptı akla dayanarak; bunların neredeyse tümü, düşünecek ve fikir üretecek zamana ve imkana sahip aristokratlardı. Akademiler açıp fikirlerini yaydılar.. Modern tarihte bunu batılı liberal burjuva sınıf yaptı, ticaretten ve üretimden elde ettiği mali güce ve sanayi devrimiyle kazandığı siyasi akla dayanarak. Bunlar değiştirdikleri toplumsal koşulların bekası için üniversiteler açıp yayıldılar.. Sosyalistler yaptı liberal kapitalizmdeki soyguncu vurguncu sınıfa karşı işçi sınıfına dayanarak. Devrimler ve darbelerle yaydılar sistemlerini.

Tümünün aradığı, peşine düştüğü, uğrunda var olduğu şeyler ortaktı: Özgürlük, eşitlik, adalet. Dünyada iyi yaşam. Güvence.

Zafere kavuştuklarında görüldü ki bunlar karşıtı oldukları sınfların yerine geçti, kendileri devletlü sınıf oldular. Dolayısıyla iyileşme vaadleri kötülerin yer değiştirmesiyle neticelendi. Bu hikayeler de böyle sürdü geldi.

Bunlardan başkası olmadı mı? Peygamberlerin yolunu sürdürenler nerelerdeydi?..

Aydınlanma sonrasına bakıldığında dindarlar, tarihe yollanmış monarşilerin meşruiyet destekçileri olarak suçlandı, yeni gelişen değişimin karşıtı olarak pozisyon aldı: Dinin terakkiye mani olduğu ithamına cevap verirken ezildi büzüldü, komplekse düştü, dini telakkiyi cevap için zorladı, sınırları aştı. Sanayileşmeyi, modern kentleşmeyi istedi, soygun ve vurgun temelli görkem ve şatafat karşısında insanların yoksullaştırılmasını önemsemedi.

Oysa din terakkiye değil, bu materyalist terakkiye karşıydı. Ve karşı olmalıydı. Burayı atladığı için hakikate dayalı terakkiyi gerçekleştiremedi dindarlar.

Bu olmayınca insani, adil, hakkaniyetli, ahlaklı ve özgür toplumsal siyasal terakki modern tarihin dışında kaldı. Ötekileri taklit kanıksandı.

Böylece değişen dünyayı, toplumsal siyasal koşulları, içinde yaşadıkları hayatı anlamayan ve tahlil etmeyen dini telakki, duracağı yeri şaşırmıştı.

Bu bağlamda Ercümend Özkan’ın hikayesinde o ezikliğin değil İslami vakarın temsili var: “Hiç kimseyi beğenmiyorsun” ithamına karşı, “beğenilecek bir şey diyen ve yapan var da biz mi görmez olduk” cevabı başka neyi anlatır?

Özkan’ın, devletlü sınıfla kurduğu ilişkide ahlaki mesafeyi koruyor, hakikatin tarafını tutuyor olması İslami ahlakın gereği değildiyse neydi?

Tersinden hikayesi anlatılanlarda peygamberlerin mirasçılığı cakası atılsa da, peygamberlerin takip edilecek asli rolü değil şekil şemal gibi dışsal, manevi alemden kopuk maddi alem gibi teferruatın takipçiliği görüldü. Dolayısıyla mevcut iktidarlara hakikati duyurma ve arkasında durma yerine uhreviyata yönelip gerçeklikten kopukluk izlendi..

Bunca bağlamı Ercümend Özkan’ın hikayesini doğru anlamak, ibrete şamil tutumlarını yeniden hatırlamak ve hikayedeki ibreti almak için önemsedik. Bu hikaye de bilinmeli ve anlatılmalı ki hakikat kazansın!..

Şöylesi bir hikaye var, onu anlatmadan Özkan’ı tanımak mümkün olmayacak! Onun hakikatin tarafında duruşu görülemeyecek!

Son peygamberin geldiği Mekke şehri hac ve ticaret merkeziydi. Dolayısıyla onun yeni bir din getirdiği çevreye çabuk yayılacaktı.

Badiyeden bir Arap da haberi duymuş, yeni dini öğrenmek ve peygamberi dinlemek için şehre gelmişti. Buluşma gerçekleştiğinde Adam “Senin dinin bana ne söylüyor ey Muhammed” diye sordu ve anlatılanları dinledi.

Risaletin ikinci veya üçüncü yılıydı. Çok ayet gelmemişti daha. Gelenler de özlü ve kısaydı.

Peygamber anlattı adam dinledi. Görüşme çok sürmedi. Peygamber zaten uzun konuşmazdı. Adamın tepkisi şu oldu:

“Vallahi ey Muhammed, senin bu anlattıklarından krallar (ortakları kabile şefleri, soylular, ruhbanlar, zenginler vs) asla hoşlanmayacak.”

Peygamber o kısa görüşmede adama ne anlatmıştı ki adam tevhid dini İslam’ın özünü, esasını ve amacını kavramış, bu tepkiyi vermişti?

Bu hikayede Ercümend Özkan’ın da hikayesini buluruz: Hikayeler iç içe.

Özkan durduğu yerin zorunlu uzantısı olarak devletlü sınıfla karşı karşıya geldiğinde “anayasal rejimi yıkıp yerine şeriata dayalı İslami bir rejim getirmekle” suçlanmış, o, güç karşısında eğilerek aman efendim yanlış anlaşıldım, öyle demek istemedim falan diye geri adım atmayıp “hem de öyle” demişti.

Bunu, herkesle iyi geçinenlerin, toplumdaki güç odakları karşısında eğilenlerin hikayelerinde pek bulamayız. Çünkü peygamberi sünnetin asliyeti değil şekliyatı, kendisi değil görüntüsü yaygındır..

Badiyelinin verdiği tepkiyi nasıl anlamalıydık? Ne diyordu adam öyle?

İslami inancın ön şartı “Allah’tan başka ilahları ve rableri reddetmek” değil miydi? Kur’an bunu anlatmamış, peygamber duyurup göstermemiş miydi? Peki krallar bundan neden hoşlanmazdı?

Hoşlanmazdı çünkü kendileri ve ortakları yapıp ettiklerinden, buyruklarından hesaba çekilmek istemiyordu. Uluhiyeti kendilerine has sanıyordu..

Ercümend Özkan’ın hikayesi tevhid dini İslam’ın kesilmeyen hikayesiydi: Dini aslına döndürme gayretinde, İbrahim’in Musa’nın İsa’nın Muhammed’in yolundaydı. Doğal olarak çağdaş krallar ve avaneleri de ondan hoşlanmayacaktı!..

Güzel tespittir şu deyiş:

“Bilgi elbette eylemden önce gelir, eyleme dönüşmeyen bilgiyse yararsız ve etkisizdir.”

Zalim idarecilere karşı hakikati söylemek, ardından başa geleceklere sabretmek cihadın efdali ve ekberi değil miydi?

“Anlatacaksın ey dost, salihlerin yolunda gitmiş Ercümend Özkan’ın hikayesini anlatacaksın. Anacaksın ey dost, anacaksın salihleri. Ki hak batıldan ayrıla, hakikat gündüz gibi aydınlana, küfür galip gelmeye!”

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *