Said-i Nursi ve Volkan Gazetesi

Said-i Nursi ve Volkan Gazetesi

Said-i Nursi de, dönemin İslamcılarının ortak karakteri olan iktidara karşı müsamaha ve muhabbet çizgisinde yol almış, çatışmadan ziyade uyum içerisinde davranmaya çalışmıştır. Özellikle 31 Mart Vakasında bütün İslamcı kesimin takındığı tavrı takınmıştır.

Yakup Döğer

Derviş Vahdetî’nin Volkan Gazetesi’nde geçen adıyla Said-i Kürdi olan Said-i Nursi, Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde dünyaya geldi. Dârü’l-hikmeti’l-İslâmiyye Reisliği’ne sunduğu özgeçmişine göre, doğum tarihi 1878 yılının Ocak-Mart aylarına tekabül eden hicrî 1295’tir. Babası yörede sûfî olarak tanınan Mirza, annesi Nûriye Hanım’dır.(1)

Said Nursi, II. Abdülhamid iktidarı döneminde yaşamış, Abdülhamid’in devrilmesi için İttihatçılarla işbirliği yapmış, fakat dönemin uleması İttihatçılarda aradığını bulamadığı için İttihatçılarla arası açılmıştır. Derviş Vahdeti’nin kurduğu cemiyet olan İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti’ne üye olmuş, yayın organı Volkan’da da yazılar yazmaya başlamıştır.

İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti

İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti, İstanbul’da kurulmuştur. Kurucusu Derviş Vahdetî, yayın organı Volkan Gazetesi’dir. Gazetenin 70. sayısında, “İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti’nin tarih-i teessüsü, üç yüz yirmi yedi senesi Muharremü’l-harâmının on beşinci Cumartesi gününden (18 Safer 1327 / 26 Şubat 1324 / 11 Mart 1909) itibar olunmuştur”(2) denilmektedir.

Cemiyet nizamnamesinde cemiyetin reisi Hz. Muhammed Mustafa (sav), cemiyetin ismi “İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti” olarak geçer. Hicri 1327 yılı Muharrem ayında, Dar-ül Hilafe’de teşkil edilmiştir. Cemiyetin maksadı neşriyat organları olan Volkan Gazetesi’ndeki ifadesiyle, memalik-i hilafette ve sair beldelerde mütemekkin anası muhtelife-i İslamiyenin, tehzib-i ahlakına ve içtimai terakkiyatına bais-i yegâne olan Kur’an’ı Kerim’in, şeriat-ı mutahharanın el-yevm el-kıyam temin ve devamına gayret eylemek ve kaffe-i müsliminin fiiliyat-ı siyasiye ve içtimailerini tezyid ve tevhid etmek ve şer-i şerif ve Kanun-i Esasi-i münif ile müeyyed olup Dar-ül Hilafe’de tesis eden usul-ü meşrutiyeti hırz-ı can bilerek muhafaza eylemektir.(3)

Fırkanın, sayısı yirmiyi aşan kurucu ve merkez idare meclisi üyeleri arasında Feyzullah Efendizade, Mehmed Sadık Efendi, Beyazıt dersiâmlarından Mehmed Emin Hayretî, Fâtih dersiâmlarından Divriki Kadızâde Abdullah Ziyaeddin Efendi ve Bediüzzaman Said Nursi gibi isimler bulunuyordu

Volkan Gazetesi

Derviş Vahdeti’nin, kendisiyle özdeşleşen Volkan Gazetesi, 1908–1909 yılları arasında yayınlanmış, 31 Mart Vakası dâhilinde mühim bir rol oynamıştır. 28 Teşrinisani 1324 – 7 Nisan 1325 (11 Aralık 1908 – 20 Nisan 1909) tarihleri arasında İstanbul’da toplam 110 sayı neşredilmiş, ancak 13. sayı görülememiştir.

Gazetenin sahibi, başyazarı ve sorumlu müdürü Derviş Vahdetî’dir. Gazete çeşitli engeller yüzünden 24 ve 28-31 Aralık 1908 ile 1-9, 13, 18-22 ve 24 Ocak 1909 tarihlerinde çıkmamıştır. Bu kesintileri Vahdetî parasızlıkla açıklar. 1-23. ve 25-29. sayılarda başlık üstünde, “İnsaniyete hâdim dinî siyasî yevmî gazetedir”; 30-110. sayılarda yine başlık üstünde, “Her gün sabahları neşrolunur insaniyete hâdim dinî siyasî Osmanlı gazetesidir”; 48-110. sayılarda ise başlık altında, “İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti’nin mürevvic-i efkârıdır” cümleleri bulunmaktadır.(4)

Said Nursi’nin (Said-i Kürdi) Volkan Gazetesi’nde 14 makalesi yayınlanmıştır. 31 Mart Vakasından yaklaşık bir ay önce Volkan Gazetesi’nde yazmaya başlamıştır. Makalelerinin altında “Bediüzzaman Said-i Kürdi” ismi yer almaktadır. Said Nursi, “Bediüzzaman” mahlasını bizzat kendisi kullanmıştır. Bediüzzaman, “zamanın benzersizi” ve “çağın emsalsizi” anlamlarına gelmektedir. Said Nursi daha henüz ileride meşhur olacağı hayatına ulaşmadan, kendisine birinci isim olarak böyle bir mahlas bulmuştur.

Said Nursi’nin ilk makalesi, Volkan Gazetesi’nin 70. sayısında yayınlanır. Makale, “Hakikat” başlığını taşır. Müslümanlar kalubeladan beri Cemiyet-i Muhammedi’ye dahildir. Yöneldiği yön vahdet ve tevhittir. Dayanağı ise imanlarıdır.

Makalenin ana fikri, Avrupa karşısında ezilen Müslümanların maddi olarak terakki etmesidir. Müslümanlar da maddi olarak fen ve sanayi silahıyla İlayı Kelimetullah’ın düşmanı olan cehaletle, fakirlikle ve fikri ihtilaflarla cihad etmelidir. Zira ecnebiler, fünun ve sanayi silahıyla Müslümanları manevi bir istibdad altında ezmektedir. Bundan kurtulmanın yolu ise, ecnebiler gibi bilimsel alanda terakki etmektir.

Dönemin bütün İslamcılarının tutulduğu terakki, bugünkü deyimle ilerlemeci mantık, Said-i Kürdi’de de çok belirgindir. Eğer başarılı olunmak isteniyorsa, maddi ilerleme sağlanmalıdır ve bu ilerleme ile cihad edilmelidir. Said-i Kürdi, fünun ve sanat ile yapılması gerektiğini ifade ettiği cihadın, şeriatın delilleriyle ve insanlığın bu delillerle ikna edilmesiyle başarılı olabileceğini ileri sürer:

“Zira medeniyetlere galebe çalmak ikna iledir. Söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur. Meşrutiyet ki, adalet ve meşveret ve kanunda inhisarı kuvvetten ibarettir. On üç asır evvel şeriatı garra tesis ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, Din-i İslam’a büyük bir cinayettir. Ve şimale müteveccihen namazı kılmak gibidir. Kuvvet kanunda olmalı, yoksa istibdad tevzi olunmuş olur. Hakim ve amir vicdanı olmalı. O da marifet tam ve medeniyet-i am veyahut Din-i İslam namıyla olmalı. Yoksa istibdad daima hüküm ferma olacaktır. İttifak Hüda’dadır, hevada değil.”(5)

Şeriat-ı Garra

Said-i Kürdi, diğer makalesinde mebuslara seslenir. “Şeriat-ı Garra”nın ne olduğunu ve buna göre hareket edilmesini tavsiye eder.

II. Meşrutiyet ilan edilmiştir ve Avrupa usulü parlamenter sisteme geçilmiştir. Mecliste Müslüman mebuslar olduğu gibi, gayrimüslim mebuslar da bulunmaktadır ve genellikle bu kesimin sözü geçmektedir.

Meşrutiyeti bütün sorunları çözecek sihirli bir değnek olarak gören dönemin İslamcıları, kısa zaman sonra bu beklentilerinin boşa çıktığını görmekten üzüntü içerisindedirler. Meşveret, müsavat, hürriyet, adalet söylemleriyle talep ettikleri ve İttihatçıların önderliğinde ilan ettikleri meşrutiyet, Abdülhamid istibdadından, İttihatçıların istibdadına yol açmıştır. Başta Derviş Vahdetî ve Volkan Gazetesi olmak üzere diğer İslamcı basın İttihatçı istibdadını eleştirmeye başlar. Said-i Kürdi de yumuşak perdeden, tavsiye yollu olarak eleştirilerini yapar.

İttihatçılar, kullanışlı bir malzeme olarak gördükleri ilmiye sınıfının tasfiyesine hazırlanmaktadır. Zira artık ilmiyenin desteğiyle iktidara gelmişler ve gücü ellerine geçirmişlerdi. Özellikle dine mugayir uygulamalar ve içtimai yapının ahlakını erozyona uğratmak için tiyatroları sürekli gündemde tutar. Said-i Kürdi, Kanun-i Esasi’nin 11. maddesini mebuslara hatırlatır. 11. madde şöyledir:

“Devleti Osmaniye’nin dini Din-i İslam’dır. Bu esası vikaye ile beraber asayişi halkı ve adabı umumiyeyi ihlâl etmemek şartile memaliki osmaniyede maruf olan bilcümle edyanın serbestii icrası ve cemaatı muhtelifiye verilmiş olan imtiyazatı mezhebiyenin kemakân cereyanı Devletin tahdi himayetindedir.”(6)

Şeriat-ı Ahmedi

Said-i Kürdi, “Yaşasın Şeriat-ı Ahmedi” diyerek aynı konuya devam eder. 31 Mart yaklaşmaktadır. Toplum huzursuzdur. Meşrutiyetin ilanı henüz bir yılını doldurmamıştır ki, İttihatçıların yönetim tarzı, devlet ve toplumda büyük huzursuzluklar çıkarmaktadır. Kürdi, iktidarı ve toplumu İslam’a bağlanmaya çağırır. Said-i Kürdi, egemen güce isyan ve itirazdan ziyade, yumuşak ve uyumlu bir dil kullanır:

“Şeriat-ı Garra kelamı ezeliden geldiğinden, ebede gidecektir. Nefsi emmarenin istibdadı rezilesinden selametimiz İslamiyet’e istinad iledir. O hablülmetine temessük iledir. Ve hürriyet-i haktan hakkıyla istifade etmek, imandan istimdat iledir.”(7)

Said Nursi, Volkan Gazetesi’nde bir sonraki makalesinde, yeni kurulan meşrutiyet düzeninde, düzenin nasıl sağlanacağına dair fikirlerini paylaşır. Sözlerinin dikkat ile muhakeme ve mütalaa edilmesini ister. Said, zekilere hitap ettiğini ve sözlerinin anlaşılması için işaretin kâfi olduğunu ifade eder. Said-i Kürdi cemiyetlerin birliğinin sağlanması için fikirlerini söyler:

Cemiyetlerin birliği: Tevhid-i mezahib, tevhid-i efkâr

İfadâtım zekîlere hitaptır. İşâret kâfidir. Benim mekteb-i edebim Kürdistan’ın yüksek dağları olduğundan kusurumu ümmîlik ve acemiliğime bağışlamak mukteza-yı mürüvvettir.

Ben ki; İslâmiyete, maarif-i İslâmiyeye, ulemâya, talebeliğe ve Osmanlılığa ve hilafete ve İttihad-ı Muhammediyeye ve Kürdlüğe intisabım cihetiyle şu sıfatlardan neş’et eden devair-i mütekatiâ gibi cemiyetlerin mültekası olduğumdan ve her bir hey’et-i içtimaiyenin cism-i nâmî gibi tenbihe muhtaç olan ukdetül-hayatiyesinde mündemiç istidadâtı fiile çıkarmasının muharriki ve mûkızı meyl-üt terakki olduğundan, o ukde-i hayatı mütenebbih etmek ve meyl-üt terakkiyi faaliyete sevk etmek için herbir hey’ete mahsus birer fikrim vardır.

Birinci madde – Âlem-i İslâmiyetin ukde-i hayatiyetisini tenbih ve te’min ve meylüt-terakkisini faal etmek için; adâlet ve meşveretten ibâret olan meşrutiyetin me’hâz ve menba’ını, ezel ve ebed şanında olan Kanun-u Îlâhînin şârihi olan mezahib-i erbaayı ittihaz etmektir. Zîrâ milyonlarla dâhilerin ecr-i âhiret için istinbat ettikleri bahr-ı umman gibi mesâil-i şeriyeye kanaat etmeyip; Avrupaya ahkâm ve ahlâkta dilencilik ve izhar-ı fakr etmek, din-i İslâm’a büyük bir cinâyettir. Meşrûtîyette hâkîm, kânun olduğundan bu kânun, libas-ı milliye-i İslâmiyeyi giymeli. Tâ ki, asabiyyet-i maneviyye onun riyasetine karşı cevab-ı red vermesin. Meşrûtiyette Şeriât-ı Garra hükümferma olduğu halde, üç şecere-i zakkumu kökünden ihraç edecek. Ve üç şecere-i tûbâ zemin-i meşrutiyette neşv-ü nema bulacak ve dal budaklar saçacaktır. (…)

İkinci madde – Maarif-i İslâmiye ordusunun fırkaları olan ehl-i medrese ve ehl-i tekye ve ehl-i mektebin ifrat ve tefrit ile birbirlerini tadlîl ve techîl ile hâsıl olan ve ahlâk-ı İslâmiyeyi esasıyla sarsan ve aheng-i terakkiyi ihlâl eden tebâyün-ü efkârlarını ve tehalüf-ü meşariblerini izâle; ve efkârı tevhid, meşaribi takrib zarurîdir. (…)

Üçüncü madde – Devlet-i ilmiyede meşrûtiyet-i ilmiyeyi te’sis etmektir. Tâ ki, efkâr-ı umumiye-i ilmiye feveran ile, ağraz ve enaniyet ve evhâm ve şübehatı bel’ etsin. Zîra her bir âlim, kendi fikrini herkese kabul ettirmekle taklid yolunu açmak ve taharri-i hakikatın yolunu seddetmekle bir nev’i istibdâd-ı ilmiye yapıyor. (…)

Said Nursi, konu üzerine fikirlerini uzun uzun izaha çalışır. Aynı konuya Volkan’ın sonraki sayısında devam eder.(8)

Said Nursi, Volkan Gazetesi’nin 83. sayısında başladığı konuyla ilgili fikirlerini 84. sayısında izaha devam eder. Konu uzun olduğu için biz dikkat çekici birkaç maddeyi okuyucunun ilgisine sunmaya çalıştık.

Hatipler ilm-i muhakkik hakim-i müdekkik olmalıdır

Beşinci madde – Mürşid-i umumî olan vâiz ve hatipler hem âlim-i muhakkik olmalıdır, tâ bürhan ile ikna’ eylesin. Zîra tasvir ve tezyin-i müddea, müteharri-i hakikata karşı faidesizdir. Ve hem de hakîm-i müdakkik olmalıdırlar, tâ ki bir şeyi terğib veya terhib ile, ondan daha mühim şeyi tenzil ve tahfîf edip muvazene-i Şeriatı bozmasınlar. Ve hem de belîğ-i hakîm olmalıdırlar. Tâ ki, mukteza-yı hâle mutabık ve ilcaât-ı zamana muvafık ve teşhis-i illete münasib söz söylesinler.

Altıncı madde – Osmanlılığın meyl-üt terakkisini faal etmektir. Şöyle ki: Bu devletin mâbihil-hayatı ve dini, Din-i İslâm olduğundan; her bir Osmanlı İ’lâ-yı şevket-i İslâmiyeye mükellef ve her bir mü’min İ’lâ-yı Kelimetullaha muvazzaftır. Ve bu zamanda i’lâ’nın en büyük sebebi maddeten terakki olduğundan; ve terakkinin en müthiş düşmanı olan cehâlet ve zarûret ve ihtilâfa; seyf-ül mârifet ve sa’y-i insanî ve ittihad ile din namına ittihad edeceğiz. Amma a’da-yı haricî, medenî olduklarından fikren galebe çalmak lâzımdır. O cihadı da berâhin-i Şeriata havale edeceğiz.

Said Nursi, 7. maddeyi ilginç bir rüya ile anlatır:

Yedinci madde – Hilafete dair bir rüyadır. Âlem-i mânâda padişahı gördüm. Dedim: “Sen zekat-ül ömrü Ömer-i Sânî’nin mesleğinde sarfet!.. Tâ ki, meşrutiyet riyasetine lâzım ve bîâtın mânâsı olan teveccüh-ü umumiyeyi kazanasın.”

Pâdişah dedi: Ben O’nun yolunda gideyim. Siz de ol zaman ehlini taklid edebiliyor musunuz?.. bir de sizde, onlardaki kuvvet-i İslâmiyet ve safvet ve ahlâk!..

Ben dedim: Bizdeki tenebbüh-ü efkâr-ı umumî ve tekemmül-ü mebadî ve vesait ve ihata-i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla; hem o noktaları istihsal, hem de netice-i matlûb olan terakkiyi intac edebilir.

Düvel-i ecnebîyenin adaleti bunu isbat eder.

Padişahı irşad

Said-i Nursi’nin Avrupa devletlerini, adaletin merkezi olarak görmesi dikkat çekicidir. Dönemin İslamcılarında olan eziklik ve savunma psikolojisi, Said Nursi’de de çok belirginidir. Nursi rüyasına, padişahın sorusu ve kendi cevabıyla devam eder.

“O dedi: Nasıl yapacağım?

Dedim: “İstibdad, kalb-i memalik olan İstanbul’da kan bırakmadığından hüsn-ü niyeti göster. Pür-şefkat ile meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi; menfur olmuş Yıldızı mahbub-u kulûb etmek için, eski zebanîler yerine melâike-i rahmet gibi muhakkikîn-i ulemayı doldurmak.. ve Yıldızı dâr-ül fünûn gibi etmek.. Ve ulûm-u İslâmiyeyi ihya etmek ve meşihat-ı İslâmiyeyi ve Hilâfeti, mevki-i hakikisine is’ad etmek.. Ve milletin kalb hastalığı olan za’f-ı diyanet ve baş hastalığı olan cehaleti, servet ve iktidarınla tedavi etmekle, Yıldızı Süreyya kadar i’lâ et. Tâ Hânedân-ı Osmanî ol burc-u hilafette pertevnisâr-ı adâlet olabilsin. Hem de havaic-i zaruriyeye iktisad et. Tâ alıştırılmış olan israfa iktidarı olmayan biçare millet de iktida etsin. Madem ki, imamsın…”

Birden uyandım, gördüm ki; asıl bu âlem-i yakaza rüyadır. Asıl uyanmak ve hakîkat o rüya imiş.

Sekizinci madde – İleride tavaif-i mülük temelleri hükmünde olan anasır-ı muhtelife kulüplerinin ittihadının temeli ve nokta-i istinadımızın esası olan “İttihad-ı Muhammedî”den anasır-ı gayr-ı müslime tevahhuş etmesinler. Zîra mesleğimiz sırf ahlâkî ve dinî olduğundan, onlara faide-i azîmeden başka zarar vermez. Hem de müvazene-i devleti muhafaza eden milliyetimiz İslâmiyetten başka yoktur. Bizi kendilerine kıyas etmesinler. Zîrâ milliyetleri çoktan vicdanî olan dinlerine galebe çalmış… Hem de onları medenî biliriz. Medenîlere ikna’ ile, muhabbetle galebe çalınır.(…)

Dokuzuncu madde – Kürdlerin ihtilafından zayi’ olan kuvve-i cesimelerinden istifade etmek için, ittihad-ı millî ile efkâr-ı umumiyelerini izhar etmek ve maârif ile o efkârı terakki ettirmektir. Tâ ki, meyl-üt terakkileri faaliyete ve ukde-i hayatiyeleri tenebbühe başlasın.”(…)(9)

Tarik-i Muhammed şüphe ve hileden münezzehtir

Said Nursi, Volkan Gazetesi’nin 86. sayısında hakikatin sadasını izaha çalışır:

“Tarîk-i Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) şübhe ve hileden münezzeh olduğundan; şübhe ve hileyi îma eden gizlemekten de müstağnidir. Hem de o derece azîm ve geniş ve muhit bir hakikat, bahusus bu zaman ehline karşı hiçbir cihetle saklanmaz. Bahr-i Umman nasıl bir destide saklanacak?”

Nursi, mensubu olduğu İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin üzerindeki şüpheleri kaldırmak için çaba gösterir:

“Tekraren söylüyorum ki: İttihad-ı İslâm hakikatında olan İttihad-ı Muhammedî’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) cihet-i vahdeti tevhid-i İlahîdir. Peyman ve yemini de imandır. Encümen ve cem’iyetleri, mesacid ve medaris ve zevayadır. Müntesibîni umum mü’minlerdir. Nizamnamesi Sünnet-i Ahmediye’dir (Aleyhissalâtü Vesselâm). Kanunu, evamir ve nevahî-i şer’iyedir. Bu ittihad, âdetten değil, ibadettir. İhfa, havf, riyadandır. Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır. (…)

Bu ittihadın meşrebi, muhabbettir. Husumeti ise, cehalet ve zarûret ve nifakadır. Gayr-ı müslimler emin olsunlar ki; bu ittihadımız, bu üç sıfata hücumdur. Gayr-ı müslime karşı hareketimiz ikna’dır. Zîrâ onları medenî biliriz.”(10)

31 Mart yaklaşıyor

Bu arada, hilafetin merkezi İstanbul kaynamakta, 31 Mart Vakası yaklaşmaktadır. Abdülhamid istibdadından kurtulan memleket, bu kez de İttihatçıların istibdadıyla karşı karşıya kalır. İttihatçılara karşı en yüksek perdeden muhalefeti ise Derviş Vahdetî, Volkan Gazetesi’ndeki neşriyatıyla yapar. İttihatçıların dini değerlere karşı pervasız davranışı, siyasi ve içtimai yapıyı ifsada sevk etmesi, ordu ve bürokraside alaylı kesimin tasfiyesi ve yerine mektepli İttihatçıların getirilmesi, hemen her kesimin tepkisi çekerken, özellikle orduda büyük huzursuzluğa yol açmıştır.

Derviş Vahdetî ve gazetesi Volkan ve aynı zamanda kurmuş olduğu İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti, söylem ve muhalefetiyle halkın ve alaylı ordunun teveccühünü çekerken, İttihatçıları rahatsız eder. Bunun sonucunda İttihatçı çevreler İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti hakkında çeşitli kara propaganda faaliyetlerine başlamıştır.

Aslında İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nden önce kurulmuş ve gayet de etkili olan başka bir dini cemiyet daha vardır. Mustafa Sabri, Elmalılı Hamdi, Mehmed Fatin, Adanalı Hayret, Mehmed Arif ve Hüseyin Hazım gibi toplumun ilmi bakımdan ileri gelenlerinin kurduğu, Cemiyet-i İlmiye-i İslamiye’dir. Fakat bu cemiyet yayın organları olan Beyanülhak Gazetesi’nde muhalefetlerini yumuşak bir üslup ve çekinceli bir tavırla gösterirler.

İslamcı basının diğer bir amiral gemisi konumundaki Sıratı Müstakim gazetesi ise İttihatçı politikaları eleştirmekle birlikte genel çizgi olarak iktidar yanlısı bir tavır sergiler. İlginç olan da şudur ki, mevcut politikaları eleştirmek, eski Abdülhamid istibdadına dönüşü talep etmek olarak değerlendirilir. Bu damar günümüzde de devam edegelmektedir. Mevcut iktidarın yanlışlarını eleştirenler, muhafazakâr iktidar tarafından önceki dönemi istemekle itham edilmektedir.

Vehimlere cevap

Din için din feda edilmez

Bu kargaşa içinde Said Nursi, mensup olduğu İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’ne isnad edilen suçlamaları, “vehimlere cevap” olarak reddeder. Biz konunun uzamaması için reddiyeleri biraz kısaltarak buraya iktibas edeceğiz:

“İttihad-ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) cemi’yetine isnad ettikleri dokuz evham-ı fâsideyi reddedeceğim.

Birinci vehim – Böyle nâzik bir zamanda din mes’elelerini ortaya atmak münasib görülmüyor.

El-cevap – Evvela din için din feda edilmez. Saniyen: Mademki meşrutiyette hâkimiyet millettedir. Mevcudiyet-i milleti göstermek lazımdır. Milletimiz de yalnız İslamiyet’tir. Zira Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lazların revabıt ve milliyetleri İslamiyet’ten başka bir şey değildir. (…)

İkinci vehim – Bu unvan tahsisi ile müntesip olmayanları vehim ve telaşa düşürüyor.

El-cevap – Evvel de söylemiştim. Ya mütalaa olunmamış veya su-i tefhime uğramış olduğundan tekrarına mecburum. Şöyle ki: İttihad-ı Muhammedî dediğimiz vakit umum müminlerin mabeyninde bil-kuvve ve bil-fiil sabit olan ittihad murattır. Yoksa İstanbul ile Volkan idarehanesi ile murat değildir. (…)

Tefrik değil tevhid

Üçüncü vehim – Volkana mensup cemiyetin tefrikadan ve başkalarına tevlid-i yeisden başka ne faydası var?

El-cevap – Bu tefrik değil tevhittir. Yeis değil ümit verir. O hakikat-ı uzmâ ki, nısf-ı küre-i arzda meknuz-u uruk-u zeheb gibi bir köşesini keşif ile tecellî etmiş yeni bir şu’ledir. (…)

Dördüncü vehim – İçimizdeki gayr-i müslimler ürkecekler veya bahane tutacaklar.

El-cevap – Bahane tutmak çocukluktur veya hainliktir. Ürkmek ise cehalet veya tecahüldür. Zira gayr-i müslimler Kurun-u Vustada ve vahşî oldukları zamanlarda ferman-ı “Lâ ikrâhe fi’d-dîni” ile bu kadar edyan ve akvam-ı muhtelife, medeniyet-i İslâmiyede masun kaldıklarından, İslâmiyet’in ulüvv-ü cenabı ve gayr-i müslim, tevehhüm ettikleri mahzurun ademi güneş gibi tezahür ediyor. Hem de gayr-i müslimlerin selâmeti, vatanın saadeti iledir. Ve Meşrûtiyetin devamı, ruhu, nokta-i istinadı ve mürşidi, Şeriat ve milliyetimiz olan İslâmiyet olduğundan, gayr-i müslimler bu ittihaddan ürkmek değil, takdis ve ünsiyet etmek lâzımdır.”(…)(11)

Said Nursi savunmasına sonraki sayıda devam eder:

Beşinci vehim – Ecnebîlerin bundan tevahhuş etmek ihtimaldir?

El-cevap – Bu ihtimale ihtimal verenler mütevahhiştir. Zira merkez-i taassuplarında İslâmiyetin ulviyetine dair konferanslarla takdis etmeleri bu ihtimali reddeder. Hem de düşmanlarımız onlar değil; asıl bizi bu kadar düşürüp i’lâ-yı kelimetullaha mâni olan ve cehalet neticesi olan muhalefet-i şeriattır. (…)

Tahdid-i hürriyet zaruridir

Altıncı vehim Bazıları, “Sünnet-i Nebeviyeyi hedef-i maksat eden ittihad-ı İslâm, Hürriyeti tehdit eder ve levâzım-ı medeniyeye münâfidir” diyorlar.

El-cevap – Asıl mü’min hakkıyla hürdür. Sâni-i Âleme abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Demek, ne kadar imana kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur. Amma hürriyet-i mutlak ise, vahşet-i mutlakadır, belki hayvanlıktır. Tahdid-i hürriyet dahi insaniyet nokta-i nazarından zarurîdir. (…)

Meşruta-i meşruayı muhafaza

Yedinci vehim – İttihad-ı İslâm cemaati, sair cemiyet-i diniye ile şakku’l-âsâdır. Rekabet ve münaferatı intaç eder.

El-cevap – Evvelâ umur-u uhreviyede haset ve müzahemet ve münakaşa olmadığından, bu cemiyetlerden hangisi münakaşaya, rekabete kalkışsa, ibadette riya ve nifak etmiş gibidir. (…)

Saniyen: Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden cemiyetlerin iki şart ile umumu takdis ve onlarla ittihad ederiz.

Birinci şart: Meşruta-i meşruayı muhafaza etmektir.

İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek ve başka cemiyet-i İslâmiyeye leke sürmekle kendine kıymet vermeye çalışmamak.

Sekizinci vehim – Asıl ittihad-ı Muhammedinin numunesi ve mukaddimesi olan buradaki resmî cemiyete intisab-ı manevî gibi sureten intisab edenler ekseri avam ve bir kısmı da meçhulü’l-hâl olduğundan, bir esas-ı metine adem-i istinad ima eder.

El-cevap – Büyük ittihad-ı Muhammedî’de her mü’min dahildir. Onun numunesi ve mukaddimesi olan şimdiki İttihad-ı Muhammedî ağraza adem-i müsaadesine binaendir ki, evail-i İslâm’a bir müşabeheti peydâ ediyor. Hem de, madem ki maksad-ı İttihad i’lâ-yı kelimetullahtır; teşebbüsat ve harekâtı da ibadettir. (…)

Dokuzuncu vehim – Cemiyetlerde teşebbüsat-ı hafiye olduğu halde, İttihad-ı Muhammedî’nin izhar-ı serairi ve teşebbüsat-ı aleniyesine neden lüzum görünmüş?”

El-cevap – İslâmiyet aşikâredir; hem de kuvve-i ittisaiyesi tazyik olunsa âleme zelzele verecek. Hem de ihfâ, hile ve şüpheyi davet ettiğinden, hile ve şüpheden münezzeh olan hakikat-ı bâhire perde-i hafâdan da müstağnîdir. (…)

İttihad-ı Muhammedinin en küçük efradından Bediüzzaman Said-i Kürdi(12)

Said Nursi, Volkan Gazetesi’nin ilerleyen sayılarındaki makaleleri, İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’ni savunmaktadır. Bu cemiyetin kurulması, var olan diğer dini cemiyetler açısından bölücülük olarak görülmektedir. Hali hazırda kurulu olan Cemiyet-i İlmiye-i İslamiye ve Sıratı Müstakim ekibi vardır ve bunlar varken bir de İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti kurulmuştur.

Sorular ve cevaplar

Said Nursi, “Ziyayı Hakikat” diyerek, İttihad-ı Muhammedî Cemiyetini savunmayı, eleştirilere karşı cevap vermeyi sürdürür:

“Lisanım fikrime iyice tercümanlık edemiyor. Muhakemenizle bu perişan sözlere bir intizam veriniz.

Sual: Asıl ittihad-ı Muhammedî’nin numunesi ve bir şulesi olan buradaki İttihad ne edecektir?

El-cevap: Manevî ve irşad tarikiyle ikaz edecek ve aktar-ı erbaaya yayılmış olan silsile-i müteselsile-i nuraniyeyi ihtizaza getirecek ve beyne’l-müminîn muhabbet ve uhuvveti kuvveden fiile çıkaracak. Müteferrik ve tavaif-i mülûk temelleri olan cemiyetleri tevhid edecek ve vasıta-i terakki olan hubb-u din, hubb-u vatan gibi ve hedef-i maksad olan i’lâ-yı kelimetullahı, menfaat-i dünyeviye gibi hamiyet-i İslâmiye ile hamiyet-i milliye gibi herkesi müteveccih kılacak. (…)

Sual: Bu cemiyet-i Muhammedî sair cemiyetler gibi hiss-i taraftarî ve rekabeti ve münakaşayı uyandıracak. Bahusus, askere sirayet ile neticesi iyi çıkmaz!.

El-cevap – İttihad-ı Muhammedî sair cemiyatın akran ve emsali değildir. Belki umumun pederi ve mürşididir. (…)

Cemiyeti reisi ve seyyid-i Fahri alemdir

Said Nursi, İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti hakkında sorulan sorulara verdiği cevaplara bir de ihtar ekler:

Mühim ihtar: İttihad-ı Muhammedî hedef ve maksadımızdır. Ve o noktaya çalışacağız. Şimdiki resmî İttihad-ı Muhammedî ki, onun bir katresidir; o ittihad-ı Muhammedî’ye bir mukaddimedir. (…) Ve kanunnâmesi evamir ve nevahi-i şer’iyedir. Ve kulüp ve encümenleri, umum medaris ve mesacid ve zevâyâdır. Ve cemiyetin ilelebed ve daimî naşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiyedir ve muvakkat nâşir-i efkârı i’lâ-yı kelimetullahı hedef-i maksad eden umum ceraiddir. Ve müntesibîni umum mü’minlerdir. Saff-ı evveli guzat ve şüheda teşkil eder. Kâlû-belâ’dan beri müntesibdirler. Defter-i isimleri Levh-i Mahfuz’dur. Böyle bir İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti reisi ve seyyidi Fahr-i âlem (a.s.m.)’dir. Hem de her ferdin de ve her cemiyet-i diniyenin de reisi yine odur. Hem de reis-i âlemdir.

Ben “İttihad-ı Muhammedî efradındanım” dediğim vakit, muradım bu ittihaddır. Hem de, bu ittihadı hedef ve maksad eden adamlardanım, demek istiyorum. Mesleğimiz muhabbettir, muhabbeti neşretmektir. Biz husumet edenlere muhalifiz. Hem de şimdiki resmî bir cemiyeti teşkil ediyoruz, bütün müteferrik cemiyat-ı İslâmiyeyi tevhid etmek için; yoksa fazla bir fırkayı çıkarmak değildir. Hâşâ ve kellâ!.. Tefrika ika edenden değilim. İtiraz ve evham-ı fasideyi sonra red ve ilan edeceğim.

Bediüzzaman Said-i Kürdî(13)

Hakikatleri gözlerine sokmak istiyorum

Said Nursi’nin, sürekli tekrarlarından dolayı eleştirildiği anlaşılmaktadır. Eleştiriler karşısında neden sürekli aynı meseleyi tekrar edip durduğunu da izah etmek ihtiyacı duyar. Nursi, bu soruları “vehim” olarak değerlendirir ve bu vehimlere “irşad” adı altında uzun cevaplar verir:

Vehim – Sen bu hakayıkı çok tekrar ediyorsun, hem de aynı ibare ile.

İrşad – Evvela, hakikat olduğu için tekrar ediyorum. Hakikat da ziya gibi usandırmaz. Hem de üç-dört makalede yazdım. Muterizler tecahül ettiler, gözlerine sokmak istiyorum. Çocuklara tekrar lâzımdır. Hem de bir meslek takip ettiğimi gösteriyorum. Bir mesleği takip edenler tekrara mecbur olurlar. (…)

Vehim – Siz cemiyetinize İttihad-ı Muhammedî ünvanını vermişsiniz. Bundan, sureten müntesib olmayanlar evhama düşüyorlar. Başka bir ünvana tebdil etseniz ne olur?

İrşad – İttihad-ı Muhammedî ikidir: Biri, aksa’l-maksaddır ki, umum mü’minler iman ile dahildir. Diğeri, onun tezahür ve tecellisine bilfiil hizmet eden cemiyettir ki, mukaddimesidir. (…)

Vehim – Böyle cemiyet ve fırkaların teşekkülâtı hükümetin zaiflemiş olan itaatini ve icraatını haleldar edecek. Zira temeddün-ü hakikiye el’an mazhar olamamışız. Ve vahşet ve cehaletten de husumet ve taassub çıkıyor.

İrşad – Bu cemiyete intisaba şart olan evamir-i şer’iyeye imtisal ve nevahîden ictinab ve muhafaza-i meşruta-i meşruaya azm-i kat’î ile cehd edenler, hükümetin itaatine iyi bir menba ve icraatına güzel bir mecra teşkil ederler. Zira evamir-i şer’iye ile mukayyettirler. Bazı cemiyetlerin efradı gibi fevzavî ve anarşistliğe ve hod-serane muamelâta ve tahakkümata temayül edemezler. Hem de bu cemiyette hükümet hariç kalamaz.

Tedennimizin sebebi, dinimize riayetsizliktendir

Said Nursi, gerilemenin ve çöküşün sebebi olarak dine riayetsizliği görür.

Vehim – Şimdiki zamanda terakkiyata ve saadet-i dünyeviyeye sarf-ı himmet lâzımken, böyle taassup ve teşettütü intac eden din meselesi meşrutiyette esas tutulsa bazı mehaziri intac eder.

İrşad – Dünyada tedennimizin sebebi, dinimize riayetsizliktendir. Hem de intizam-ı idareden ziyade, tehzib-i ahlâka muhtacız. Mühezzib-i ahlâk da dindir. Ma’badı var.”(14)

Ve 31 Mart Vakası ortaya çıkar

31 Mart Vakası ayrı geniş bir konu olduğu için burada vaka ile ilgili açıklamalara girmeyeceğiz. Konu ile ilgili daha geniş bilgi almak isteyenler, İktibas Dergisi’nde yayınlanan “31 Mart Vakası ve Abdülhamid’in ‘Hal’ Edilmesi” adlı makaleyi okuyabilirler.(15) Fakat şurasına kısaca değinebiliriz ki, dönemin İslamcılarının tamamı mevcut statükodan yana tavır almış ve İttihatçıların uygulamalarına başkaldıran muhalefeti istibdad yanlısı, eski düzen meraklıları, fitneciler, düzen bozucular olarak itham etmiştir. İttihatçılara muhalefet eden ve dönemin İslamcı basını tarafından da isyancılar olarak değerlendirilen muhalefet, ilmiye sınıfının şer’i baskısı sonucu dağıtılmış, İttihatçıların 1918 yılına kadar süreceği baskı rejimi yine İslamcılar eliyle tesis edilmiştir.

Muhalefetin isyanına karşı, Said Nursi de askerlere seslenerek, direnişi bırakmalarını, amirlerine itaat etmelerini, muhalefetin boynuna şer’i bir vebal yükleyerek tavsiye etmiştir. Eğer İslamcılar 31 Mart Vakasında siyasi basiretlerini kullanabilseydi ne İttihatçılar yeniden iktidara gelebilecek ne de siyasi ve içtimai yapı bozulacaktı.

Meclis-i Mebusan’ı basan muhalefetin askerleri, konuşmak isteyen mebuslara, “Herkes sussun bundan sonra söz ulemanındır” demiş, fakat meclisin kahir ekseriyeti ulema olmasına rağmen –ki içlerinde allame gibileri vardır– ilmiye sınıfından kimse olaya müdahale etmemiş, hepsi korkudan ne yapacağını şaşırmıştır.

Said-i Nursi de 31 Mart Vakasından 4 gün sonra Volkan Gazetesi’nden askerlere iki makalesi ile seslenir:

Ey şanlı asakir-i muvahhidîn! Ve ey bu millet-i mazlumeyi ve mukaddes İslâmiyeti iki defa büyük vartadan tahlis eden muhteşem kahramanlar!.

Cemal ve kemaliniz, intizam ve inzibattır. Bunu da hakkıyla en müşevveş zamanda gösterdiniz. Ve hayatınız, kuvvetiniz itaattir. Bu meziyet-i mukaddeseyi en ufak âmirinize karşı bile irae eylediniz. Otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon İslâm’ın namusu artık sizin itaatinize bağlıdır. Sancak-i tevhid-i ilâhî sizin yed-i şecaatinizdedir. Sizin o mübarek elinizin kuvveti de itaattir. Sizin zâbitleriniz, müşfik pederlerinizdir. Kur’an, hadis ve hikmet ve tecrübe ile sabittir ki, âmire itaat farzdır. Malumunuzdur ki, otuz üç milyon nüfus yüz sene zarfında böyle iki inkılâbı yapamadı. Sizin o itaatten neşet eden hakiki kuvvetiniz umum milleti ve İslâmiyeti medyun-u şükran etti. Bu şerefi hakkıyla teyid etmek, zabitlerinize itaatledir. İslâmiyetin namusu da o itaattedir. Bilirim ki, müşfik pederleriniz olan zabitlerinizi mesul etmemek için işe karıştırmadınız. Şimdi iş bitti. Zabitlerinizin ağuş-u şefkatlerine atılınız. Şeriat-ı garra böyle emrediyor. Zira zabitler ulü’l-emirdirler ve ulü’l-emre itaat farz-ı ayndır. Şeriat-ı Muhammedî’nin muhafazası da itaatledir.(16)

Said Nursi, Volkan’ın 110. sayısında aynı merkezde nasihatlerle yine askerlere sükûnet çağrısı yapar.(17)

Sonuç yerine:

Yaşadığı dönemde, hatta yaşadığı dönemden daha fazla günümüzde etkili, toplumda temsil gücü yüksek bir şahsiyet olan Said-i Nursi’nin, kısa bir dönem de olsa Volkan Gazetesi’nde neşredilen makalelerini ele almaya çalıştık. Eleştirilere verdiği cevaplar, yaptığı savunmalar, kıvrak zekâsını göstermesi açısından kayda değerdir.

Said-i Nursi de, dönemin İslamcılarının ortak karakteri olan iktidara karşı müsamaha ve muhabbet çizgisinde yol almış, çatışmadan ziyade uyum içerisinde davranmaya çalışmıştır. Özellikle 31 Mart Vakasında bütün İslamcı kesimin takındığı tavrı takınmış, bir yandan “Şeriat-ı Garra” derken, diğer yandan Batının maddi yükselişini kutsayarak yüceltmiştir.

Bir yandan geri kalmışlığı, dine karşı lakaytlık olarak değerlendirirken, diğer yandan Avrupa’ya benzemenin kaçınılmaz olduğunu savunduğu görülmektedir. Belki de dönemin çok çalkantılı ve kaotik süreçlerden geçmesi, düzene dair hiçbir düzenin kalmaması, dönemin İslamcılarını şaşkınlığa itmiş olabilir. Lakin nasıl bir süreç yaşanırsa yaşansın, değişmemesi gereken temel sabiteler her şeye rağmen savunulmaya çalışılmalıydı.

Dipnotlar

1 Alparslan Açıkgenç, Said Nursi, DİA, cilt 35, sayfa 565

2 Tebşir: “İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin Hakikati” 317-327 Tarihi, Volkan, cilt I, sayı 70, tarih 26 Şubat 1324 – 11 Mart 1909

3 İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti Nizamnamesi: Cemiyetin, Reisi İsmi, Maksadı, Saha-i Faaliyeti Vesaiti, Volkan cilt I, sayı 75, tarih 3 Mart 1325 – 16 Mart 1909

4 Volkan, DİA, cilt I, sayı 43, sayfa 132

5 Bediüzzaman Said-i Kürdi, Hakikat, Volkan, cilt I, sayı 70, tarih 26 Şubat 1324 – 11 Mart 1909

6 Bediüzzaman Said-i Kürdi, Yaşasın Şeriat-i Garra, Volkan, cilt I, sayı 73, tarih 29 Şubat 1324 – 14 Mart 1909

7 Bediüzzaman Said-i Kürdi, Yaşasın Şeriat-i Ahmedi, Volkan, cilt I, sayı 77, tarih 5 Mart 1325 – 18 Mart 1909

8 Bediüzzaman Said-i Kürdi, Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır- Bediüzzaman-ı Kürdi’nin Fihriste-i Makasıdı ve Efkârının Programıdır, Volkan, cilt I, sayı 83, tarih 11 Mart 1325 – 24 Mart 1909

9 Bediüzzaman Said-i Kürdi, Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır- Bediüzzaman-ı Kürdi’nin Fihriste-i Makasıdı ve Efkârının Programıdır, Volkan, cilt I, sayı 84, tarih 12 Mart 1325 – 25 Mart 1909

10 Bediüzzaman Said-i Kürdi, Sada-yı Hakikat, Volkan, cilt I, sayı 86, tarih 14 Mart 1325 – 27 Mart 1909

11 Bediüzzaman Said-i Kürdi, Reddü’l-Evham, Volkan, cilt I, sayı 90, 18 Mart 1325 – 31 Mart 1909

12 Bediüzzaman Said-i Kürdi, Reddü’l-Evham, Volkan, cilt I, sayı 91, tarih 19 Mart 1325 – 1 Nisan 1909

13 Bediüzzaman Said-i Kürdi, Ziya-yı Hakikat, Volkan, cilt I, sayı 97, 25 Mart 1325 – 7 Nisan 1909

14 Bediüzzaman Said-i Kürdi, Lemean-i Hakikat ve İzale-i Şübühat, Volkan, cilt I, sayı 102, Tarih 30 Mart 1325 – 12 Nisan 1909 – Lemean-i Hakikat ve İzale-i Şübühat, Volkan, cilt I, sayı 103, tarih 31 Mart 1325 – 13 Nisan 1909

 15 İktibas dergisi, iktibasdergisi.com/31-mart-vakasi-ve-abdulhamidin-hal-edilmesi/

16 Bediüzzaman Said-i Kürdi, Kahraman Askerlerimize, Volkan, cilt I, sayı 107, Tarih 4 Nisan 1325 – 17 Nisan 1909

17 Bediüzzaman Said-i Kürdi, Asakire Hitab, Volkan, cilt I, sayı 110, tarih 7 Nisan 1325 – 20 Nisan 1909

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *