Her ne kadar konunun diplomatik sunumunda aktörler, kotarılan paktın nötr bir güvenlik dayanışması olduğunu söylese de, sonraki daha net açıklamalar ve kimi gelişmeler kazın ayağının öyle olmadığını ortaya koymaktadır. Gazze soykırımının paydaşı ABD Başkanı Trump’ın Mekke Paktı’na dair yaptığı sosyal medya açıklaması mutfaktaki ‘görünmeyen’ şefe dair fikir verici niteliktedir…
Geçtiğimiz ayın 6’sında (Ağustos 2026), medyada Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı menşeli bir haber yer aldı:
“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yarın günübirlik çalışma ziyareti kapsamında Suudi Arabistan’a gidecek. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, ziyaret kapsamında Erdoğan’ın Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’le bir araya gelmesinin öngörüldüğünü duyurdu. Görüşmelerde bölgesel gelişmelerin ve iki ülke ilişkilerinin ele alınması bekleniyor.”
Ertesi gün ise Erdoğan’ın Cidde havalimanına inişiyle ilgili haberler, ziyaretin içeriğine dair daha somut bir bilgiyle paylaşılıyordu:
“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, günübirlik çalışma ziyareti kapsamında Suudi Arabistan’ın Cidde kentine ulaştı. Kral Abdülaziz Uluslararası Havalimanı’ndaki karşılamanın ardından kara yoluyla Mekke’ye geçen Erdoğan; Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile bir araya gelerek tarihi üçlü ortak savunma anlaşmasına imza atacak.”
Öncesinde kamuoyunu böylesine önemli bir askeri paktın imzalanmasına hazırlama amacı taşıyan herhangi bir bilgilendirme yapılmaması ve iletişim stratejisinin bir oldu-bitti üzerine bina edilmesi, Türkiye-Suud-Pakistan Ortak Savunma Anlaşması (Mekke Paktı) konusunda ilk dikkat çekici husus olarak kayıtlara geçti.
Bu noktada, askerî bir konunun gizlilik içerisinde yürütülüp neticeye vardırılmasının anlaşılır olabileceği yorumu yapılabilir. Fakat neticede ülkeyi savaş angajmanına sokma potansiyel ve niteliği taşıyan bir anlaşma ve paktın hiçbir şekilde kamuoyunun bilgi ve rızasına sunulmadan kotarılması ve ancak imza gününde kamuoyuyla paylaşılması savunulabilecek bir ameliye değildir.
Devlet ve hükümet, halk adına vekaletle icraat yapan merciler konumundadır. Vekilin, üstelik böylesine bir hayat-memat meselesinde asılın rızasını almak bir yana, bilgisine bile sunmadan karar alıp icraatta bulunması, cahiliye düzenlerinin haktan olduğu gibi aslında halktan da ne kadar kopuk olduklarının müşahhas bir örneğidir.
Paktın ilan edilip o gün de imza töreni ile resmileştirilmesiyle, paktın amacı ve niteliği üzerine yoğun tartışmalar başladı. Bir tarafta tüm meselelere “vatan millet sakarya” hamasetiyle bakan muhafazakâr kitlenin “Türkiye ve dahası ümmet adına büyük bir iş çıkarıldığı” yönündeki yorumları, diğer tarafta ise bu paktın aslında büyük bir mağlubiyet yaşadığı İran savaşıyla bölgede tutunma imkânları zayıflayan ABD’nin yeni bölge planlarının bir parçası olduğuna dair yorumlar yapıldı ve konu halen yoğun şekilde gündemdeki yerini koruyor.
Paktın, İslam risaletinin merkezi, imanın kalbi Mekke’de imzalanması ve “Mekke Paktı” şeklinde servis edilmesi, bu seçimin sembolik değeri bakımından dikkat çekici idi. Açıkçası böyle bir tercih, müsemmayı isimle örtme şeklinde bir stratejiyi akla getirir niteliktedir.
Tarihten gelen taklitçi yaklaşımlar ve son bir asrın batıcı ulus-devletler tarafından formatlanma biçimi sebebiyle kendisini İslam’a nisbet eden toplumlardaki mevcut hal, yani bilinç düzeyinin düşüklüğü, insanların olup bitenlere bakışında müsemma yerine isme odaklanması, mevcut yönetimlerin isme fazlasıyla yatırım yapmasını doğurmaktadır. Dolayısıyla paktın imza yeri ve ismi, coşmaya hazır muhafazakâr kitleyi coşturmayı amaç edinmiş durumdadır.
Asgari bilinç düzeyine sahip olanlar, isim yerine aslolanın müsemma olduğunu bilenler ise, olması gerektiği üzere, yaşanan bu gelişme konusunda içeriğe ve gelişmelere odaklanmıştır. Özellikle de bağlamın, ABD’yi bölgede zora sokan İran-ABD savaşı ve bu çerçevede küresel enerji arzı ve deniz ticaret yollarının iki ana geçiş noktasını teşkil eden Hürmüz ile Babul Mendeb boğazlarının kontrolü, Suud ve müttefiki Körfez rejimlerinin ABD’nin suç ortakları olarak içine düştüğü çaresizlik olması, imzalanan ve deklare edilen pakta ilk andan itibaren bu bağlamda yaklaşılması, geniş bir kesim tarafından paktın bu düzlemde değerlendirilmesi sonucunu doğurmuştur. Sonrasındaki birtakım gelişme ve açıklamalar da zaten, paktın müsemmasına dair bu yöndeki değerlendirmelerin ne kadar haklı olduğunu ortaya koymuştur.
İlk başta konjonktürel bağlama ve Suud, Pakistan ve Türkiye’nin neticede Amerikan ekseninde bulunan rejimlerce yönetilen ülkeler olmasına ve mevcut yöneticilerinin de ABD’nin mevcut başkanı, Gazze soykırımının doğrudan paydaşı durumundaki Trump’ın dostları olmasına dayalı yapılan değerlendirmeler daha somut dayanaklara kavuşmuş oldu.
Söz konusu paktla ilgili yorumlarda bölgedeki ittifaklar bağlamında şu üç görüş öne çıkmaktadır:
1. Paktın, doğrudan İran ve direniş eksenine karşı Amerikan himayesinde ve bölgeye yönelik yeni ABD konuşlanma planı çerçevesinde dengeleyici bir unsur olarak gerçekleştirildiği.
2. “İsrail”-Birleşik Arap Emirlikleri eksenine karşı dengeleyici bir unsur olarak kurulduğu.
3. Paktın kurucusu ülkelerin yöneticilerinin resmi beyanlarıyla, herhangi bir ülke veya eksene karşı değil, sadece bölgenin istikrarı ve üç ülkenin ortak güvenlik kaygıları çerçevesinde vücuda getirildiği.
Bu üç ihtimal de, kambersiz düğün olmaz misali işin içinde büyük şeytan ABD’nin olması ihtimalini dışlamamaktadır ki, ilki doğrudan olmak üzere, diğer iki ihtimal de İran savaşından mağlup çıkan ve siyonist rejime sınırsız destek politikasıyla bölgede batağa saplanmış olan ABD’nin bölge politikasına mutabıktır. Zira ABD’nin şu an, İran’a karşı olduğu gibi, yayılmacılıkta sınır tanımayan siyonist rejime karşı da dengeleyici bir bölge gücüne ihtiyacı bulunmaktadır. ABD; Gazze’deki, Lübnan, Yemen ve İran’daki direnişten sonra bölgede siyonist yayılmacı politikanın sürdürülemez olduğunu ve bunlara destek vermenin kendisini de batağa çekmekte olduğunu görmüş durumdadır. Dolayısıyla kendi ekseninde yer alan üç “Sünni” ülke ile, bir taraftan İran’ı diğer taraftan ise İsrail-BAE eksenini dengelemek istemesi ABD açısından makul görünmektedir.
Şara ve Öcalan da Topa Girdi
Son olarak İstanbul’da gerçekleştirilen ABD Türkiye Büyükelçisi-Suriye Özel Temsilcisi- Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani görüşmesi sonrası yeni Suriye rejiminden de “pakta katılma” yönünde açıklamalar gelmesi, dahası PKK elebaşı Abdullah Öcalan’ın bir Fransız medya organı tarafından yayınlanan son İran ve bölge değerlendirmeleri, bölgede geniş çaplı yeni bir ABD eksenli oluşum ve dizayn planını somutlaştırmaktadır. Öcalan, “Pers milliyetçiliği”ne karşı, Türk-Kürt ittifakı ana ekseninde, Şara rejimi, Barzani’lerin KDP’si, Talabani’lerin KYB’si ve PKK’nın İran kolu PJAK’ın teşkil edeceği ortak bir güçten söz etmektedir. Buradan da, son olarak TBMM’de kabul edilen 12 maddelik çerçeve yasa ile daha da somutlaşan yeni “çözüm süreci”nin kambersiz bir düğün olmadığı anlaşılabiliyor!
Bölgedeki Amerikan üslerinin tam anlamıyla tarumar edildiği ve bugüne kadar petro-dolar ve askeri üsler karşılığı Amerikan şemsiyesi altında kendilerini güvende hisseden işbirlikçi Körfez rejimlerinin tabir yerindeyse cascavlak kaldığı bu süreçte hem bu rejimlerin güvenliği hem de ABD’nin bölgede tutunabilmesi için birtakım girişimlerin olması zaten bekleniyordu. Daha önceki yorumlarımızda bu konuda geniş değerlendirmeler de yapılmıştı. (Bkz. sayı 569, Güvenden Hüsrana Körfez Rejimleri)
Gelişmeler, ABD ve bölgedeki müttefiklerinin -daha doğru bir tabirle işbirlikçilerinin-, siyonist rejimde Ekim ayında gerçekleştirilecek seçim sonrasına, Netanyahu’suz bir sürece hazırlık ve yatırım yaptıklarını göstermektedir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Temmuz ayı içerisinde NATO zirvesi sonrası bir batılı medya organına verdiği demeçte dile getirdiği “İsrail ile Türkiye arasında çatışma olması için hiçbir sebep yok. Allah’a şükür ki tüm muhalefet isimleri bu şekilde değil. İsrail’de hala aklı başında olan, bilge ve stratejik akla sahip iyi insanlar var. Herkes Netanyahu ve çevresindekiler gibi değil” şeklindeki sözleri de bunun bir kanıtı durumundadır.
Evet, bölgede bir zehirli yemeğin pişirilmekte olduğunda kuşku yoktur. Zehirli yemek altın bir tabakta sunulmaktadır ve bu yemek pişirilirken biz ancak bazı aktörleri ve onların açıklamalarını görüyor lakin mutfaktaki asıl şefi görmüyoruz. Zaten işin sırrı da buradadır!
Ağızlardaki Baklalar
Her ne kadar konunun diplomatik sunumunda aktörler, kotarılan paktın nötr bir güvenlik dayanışması olduğunu söylese de, sonraki daha net açıklamalar ve kimi gelişmeler kazın ayağının öyle olmadığını ortaya koymaktadır. Kaldı ki başta da belirttiğimiz gibi paktın dönemsel ve bölgesel bağlamı zaten akledebilenler için bu paktla neyin murat edildiğini gayet açık şekilde anlatır nitelikte idi.
Paktın imzasından sonra taraflarca yapılan açıklamalarda NATO’nun 5. maddesine atıf yapılarak “ülkelerden birine yapılan saldırının, her üç ülkeye de yapılmış sayılacağının” ifade edilmesinden de anlaşılacağı gibi neticede Türkiye, Suud ve Pakistan açık bir askerî angajmana girmiş bulunmaktadır.
Tüm gelişmeler, paktın merkezinde Suud rejiminin, onun güvenliğinin ve İran-ABD savaşı ile birlikte petrol arzı konusunda Hürmüz ve Babul Mendeb boğazlarındaki mevcut durum sebebiyle yaşadığı zorlukların bulunduğunu göstermektedir. Kaldı ki, Suud’un bir askeri pakta verebileceği nasıl bir askeri destekten söz edilebilir? Kendisi muhtaç dede, başkasına nasıl himmet ede?
Savaş sırasında gerek Basra Körfezi’nden gerek Kızıldeniz’den çıkış yollarının kapatılması, Suudi Arabistan’ın yaşaması için gereken petrol satış koridorlarının tıkanması anlamına gelmektedir. Yıllarca savaşıp yok edemediği ve halen Yemen’i yönetmekte olan Ensarullah, Babul Mendeb’i Suudi Arabistan’a dar etmektedir. ABD, İngiltere ve İsrail’in bombardımanları da Ensarullah’ı dize getirememiştir. Suudilerin Yemen’de desteklediği devrik hükümete ait güçler Ensarullah üzerine salınmış, ancak onlar da herhangi bir üstünlük gösterememiştir. Mekke paktının yakın dönem amacının, Suudi Arabistan rejiminin çökmekten kurtarılması olduğu anlaşılmaktadır. Petrole dayalı, petrol satamadan sürdürülemez haldeki Suudi Arabistan ekonomisi, boğazlar üzerinde hakim olan İran-Ensarullah kontrolüne bağımlı hale gelmektedir. Beyaz Saray’ın amacı, ayakta duracak mecali kalmayan Suud rejimine destek çıkmaktır. Ensarullah füzeleri dünyanın en büyük petrol şirketi Aramco’nun depolarını vurdukça hem Aramco hem de Suud rejimi sarsılmaktadır.
Burada bölgedeki yeni dizayn planı içerisinde, bu üç ülke arasında bir al-ver ilişkisi kurulduğu açıktır. Türkiye ve Pakistan, askerî kapasitelerini -adı haklı olarak Suud-i Amerika’ya çıkmış olan- Suud rejiminin hizmetine koşarken, karşılığında Suud’un petro-dolar imkânlarına kavuşarak bozuk olan ekonomilerini de iyileştirmeyi düşünmektedirler.
Tabii bu, meselenin dar çerçevedeki, bu üç ülkenin kendi ihtiyaçları kapsamındaki durumun özetidir. Geniş çerçevede, Amerikan eksenindeki planlamada taraflara biçilen rol ise, bugüne kadar biçilmiş olandan farklı değildir: ABD’nin bölgedeki siyasi varlığının sürdürülmesi ve siyonist rejimin güvenliğinin temini.
Mısır, Pakta Neden Katılmadı?
Planın diğer bir önemli boyutu ise, üçlü ittifakın bir Arap birliği şeklinde değil Türk-Arap-Peştun olarak konumlandırılmasıdır. Bu sayede pakt, milliyetçi bir görüntüden çıkartılarak hem Mekke ismine uygun dini bir birliktelik -ümmet imajı-, hem de ‘ortak savunma’ ismine meşruiyet kazandırılması amaçlanmıştır.
Bundan birkaç ay geriye gidersek, ABD-İran savaşı sırasında, söz konusu 3 devlet ile Mısır’ın katıldığı dörtlü bir masa kurulmuş ve beş toplantı yapılmıştı. ABD-İran savaşı 28 Şubat’ta başlamış, dörtlü toplantıların ilki 20 Mart’ta Riyad’da, ikincisi 29 Mart’ta İslamabad’da, üçüncüsü 17 Nisan’da Antalya’da, dördüncüsü de 21 Haziran’da Kahire’de yapılmıştı. Beşinci ve son toplantının Mekke Anlaşması’ndan bir gün önce, 5 Ağustos’ta Ürdün’de gerçekleşmiş olması dikkat çekicidir.
Pakta Mısır’ın da katılması için son güne kadar çabaların sürdürüldüğü ancak şu ana kadar bunun başarısız olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, paktı güçlü kılmak için planlanan ilk tasarıma göre önemli bir ayağın sakat kaldığını göstermektedir. Akla gelen ilk soru, bu kadar önemli bir ülkenin katılımı için süreci uzatmak yerine neden apar topar imza aşamasına geçildiğidir. Bunun Suudi Arabistan’ın içine düştüğü durumla ilgisi olduğu kadar, siyonist rejimde yaklaşan seçimlerle, Türkiye’de ve Suriye’deki gelişmelerle, aynı zamanda savaşı uzatmak istemeyen ABD’nin İran’la varmak istediği uzlaşmayla da ilgisi vardır.
Mısır’ın neden katılmadığı, resmi açıklamalardan anlaşılmasa da işin arka planında, ilerleyen aşamalarda paktın alacağı pozisyonlar ve liderliğin fiili olarak kimin eline geçeceği konusunda bir ayrışma olduğunu düşünmek daha akla yakın gelmektedir. Zira pakt bir savunma anlaşması olarak kurulurken, Suudi Arabistan’ın ‘dini merkez’ vasfı ve ekonomik desteği dışında katabileceği bir şey bulunmamakta, Pakistan bölge dışında kalmakta ve savunma sanayiini Çin desteği ile geliştirmekte iken, paktın fiili liderliğinin, savunma sanayii parlak bir seyir izleyen ve bir bölge ülkesi olarak, aynı zamanda siyasi ve daha birçok konuda diğerlerinin önünde giden Türkiye’ye geçmesi gayet doğal görünmektedir. Suudi Arabistan’ın pakttaki varlığının ana gerekçesi, Türkiye’nin liderliğini perdelemektir. Mısır’ın Arap milliyetçiliği, jeostratejik konumu ve tarihsel tecrübeleri dışında, katı kurumsal yapısının pakta katabileceği bir artısı bulunmamaktadır. Arap Birliği’ne ev sahipliği yapan ve liderlerini Mısırlılardan ‘atayan’ Mısır yönetiminin, pakttaki liderliğini ise mecbur kılacak bir kozu yoktur. Bu nedenle pakta katıldığında Türkiye’nin fiili liderliğine razı olmak durumunda kalacaktır ki Mısır rejiminin kendi hareket alanını kısıtlayabilecek bir pakta girmesi mümkün görünmemektedir. NATO gibi bu paktın da, kendi hedeflerini, üye ülkelere kendi hedeflerinin üzerinde bir hedef olarak dayattığında, üyelerin fazla bir kaçış şansı bulunmamaktadır. Bu durumu NATO’nun, üyesi devletlerle ilişkilerinde görmek mümkündür. Buna mukabil Ortadoğu devletlerinde, rejimlerin meşruiyet krizi yaşadıkları göz önüne alınırsa, bir rejimin kendi kaderine bir paktı ortak etmesi büyük bir cesaret gerektirmektedir. Suudi Arabistan koltuk değneklerine ihtiyaç duyduğu için buna mecburdur. Pakistan, bölgeye dahil olmak için pakta girmekte bir beis görmemektedir, zaten ülke içinde asıl otorite olarak Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir ihdas edilmiştir, gerektiğinde askeri kuvvet ülkede devreye sokulabilir durumdadır. Ancak Mısır’ın, özellikle Avrupa, Afrika ve Rusya ile ilişkileri, aynı zamanda Süveyş kanalının da Babul Mendeb’e -dolayısıyla Ensarullah’a ve İran’a bağlı olması- onu çok fonksiyonlu bir denklemle karşı karşıya bırakmaktadır. Daha 2013’te yaşananlar hatırlardadır. Müslüman Kardeşler iktidarını kontrol edebilecek araçlardan bile yoksun Mısır rejimi darbe ile iktidarı kendi eline tekrar almak zorunda kalmıştır. Sonuç olarak, Hakan Fidan’ın, Mısır’ın da pakta katılması yönündeki çağrılarının yakın zamanda cevap bulması pek mümkün görünmemektedir.
Bu durum, yanıtlanması zor bir soruyu daha gündeme getirmektedir. Pakta katılmayan Mısır’ın, zaman içerisinde bu paktı kendisine rakip görmeye başlaması mümkün müdür? Paktın, İran ve direniş ekseni karşısında özellikle Körfez ülkelerini bir araya getirmesi, koruması ve koordine etmesi, Avrupa, Rusya, İngiltere ve Çin’e karşı ortak bir irade oluşturması, aynı zamanda bölgedeki rolünü iyice kaybetmiş Pentagon, ABD Dışişleri ve ABD istihbarat birimlerinin arka plana çekilerek Beyaz Saray idaresinde bölge müttefiklerinden yeni bir orkestra kurulması planlanırken, daha baştan dişli bir bölgesel rakip kazanması, bu kez bölgeyi üç başlı hale getirebilir mi? İran’ın pakta karşıt pozisyon alması ABD karşıtlığı nedeniyle dikkat çekmezken, Mısır’ın da pakt karşısında konum alması büyük bir handikap yaratabilir mi? Paktın amaçlarına muhalif bir şekilde mesela, Suudi Arabistan’ın saldırdığı Yemen ile Mısır’ın yakınlaşması halinde, paktın üyeleri nasıl bir tutum sergileyeceklerdir, Mısır’a da cephe alabilecekler midir soruları merak konusudur. Mısır rejimi, pakta karşıt bir propaganda başlattığında, Türkiye’nin buna yanıtı nasıl olacaktır? Türkiye ile Mısır arasında tarihten gelen bir çekişme mevcuttur. Mısır’da Müslüman Kardeşler’e ve Mursi’ye tam destek veren Türkiye, 2017-2021 yılları arasında Katar’a uygulanan ambargoda da Katar’ın yanında durarak Mısır’la karşıt saflarda yer almışlardı. Bu durum Türkiye’yi Arap dünyasından ve karar mekanizmalarından uzaklaştırmıştı. Türkiye’nin Mısır’la yeniden arayı düzeltmesi ancak 2022’de mümkün olmuştu.
Sonuç olarak, paktın kuruluşunun ve ilanının aceleye geldiği muhakkaktır ve yapılan erken doğum, paktı malul bırakmış görünmektedir. Pakta Suudi Arabistan’ın dahil edilmesi, Türkiye’nin Arap dünyasına nüfuzu için yeterli gelmeyecektir.
İsrail Cephesi
Diğer tarafta ise şimdilik tek engelin, ABD’nin “Sünni(!) eksen” planına karşı ayak direyen Netanyahu hükümeti olduğu görülmektedir. Siyonist rejimdeki Ekim seçimlerinden sonra tarafların bu konuda elinin rahatlayacağı ve Gazze soykırımı hiç olmamış gibi yeni ‘normalleşme’ süreçleriyle eksenin kotarılmaya çalışılacağı kolaylıkla görülebilmektedir.
Suriye rejiminde “İsrail’le normalleşme” konusunda gelen “şimdilik erken” şeklindeki açıklamaların, ‘normalleşmenin’ kafalarda kabul edildiğini, yakın zamanda bunun da ilan edileceğini göstermektedir. Zaten iki taraf arasındaki görüşmeler de artık gizlenmemektedir.
Öte yandan şu da not edilmelidir ki, artık demode olmuş, beklenen ilgiyi görmemiş, beklenen sonuçları üretememiş ve İslam dünyasındaki karşıt sesler sayesinde, istenmeyen bir şeye dönüşmüş olan “İsrail’le normalleşme” isimli ucube yaklaşımın, bu pakt ile yerini, hem İsrail’e karşı hem İsrail’le iş yapan ‘profesyonel’ bir yaklaşıma bırakması beklenmektedir.
ABD’nin Memnuniyeti
Gazze soykırımının paydaşı ABD Başkanı Trump’ın Mekke Paktı’na dair yaptığı sosyal medya açıklaması mutfaktaki ‘görünmeyen’ şefe dair fikir verici niteliktedir:
“Suud-i Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın kısa süre önce ve nihayet Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzaladığını görmekten büyük mutluluk duyuyorum. Bu, Ortadoğu’nun nasıl bir araya geldiğini ve ülkelerin sonunda kendilerini çok daha anlamlı bir biçimde savunabileceklerini gösteriyor. Bu büyük, cesur ve önemli bir ilk adım. Vay canına!”
Bu açıklamada belki en dikkat çeken ifade “nihayet” kelimesi olsa gerektir. Belli ki gizli şef, ekibin çıkardığı yemeğin gecikmiş olmasından hoşnutsuz olsa da neticeden gayet memnundur.
Şu iki haber de paktın müsemmasını anlamak isteyenler için yeterince aydınlatıcıdır diye düşünüyoruz:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın küresel ekonomi açısından önem taşıyan Körfez bölgesindeki güvenliğin güçlendirilmesine katkı sağlayacağını söyledi ve ‘Körfez bölgesinin güvenliği yalnızca bölge ülkeleri açısından değil, küresel ekonomi ve uluslararası ticaret açısından da büyük önem taşıyor. Enerji arz güvenliğinden deniz yollarının güvenliğine, ticaretin sürekliliğinden küresel ekonomik istikrara kadar çok sayıda konu doğrudan bu bölgenin güvenliği ve barışıyla bağlantılı’ ifadesini kullandı.”
“Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Savunma Anlaşması’nın ardından üç ülke arasındaki askerî işbirliğinin sahaya yansımaya başladığı belirtiliyor. Türkiye ve Pakistan’ın, çatışmaların yoğunlaştığı Suudi Arabistan’a askerî destek göndermeye başladığı ifade edilirken, Türk Silahlı Kuvvetlerine ait Airbus A400M askerî nakliye uçağının Tekirdağ’dan havalanarak Suudi Arabistan’a askerî sevkiyat gerçekleştirdiği bildiriliyor. Üç ülke arasında imzalanan savunma anlaşmasının ardından yaşanan bu hareketlilik, Suudi Arabistan’ın savunmasına dost ülkeler tarafından sağlanacak desteğin ilk adımlarından biri olarak değerlendiriliyor.”
Erdoğan’ın bu açıklaması ve haberde belirtilen askerî hareketliliğin niteliği, paktın mahiyeti konusunda yeterince fikir veriyor olsa gerektir.
Üstelik söz konusu paktın, Türkiye’nin belli bir süre ABD-NATO ile Rusya-Çin ekseni arasında S-400’lerin alımıyla somutlaşan görece bir denge politikası izlemesinin ardından, Temmuz ayında Ankara’da gerçekleştirilen NATO zirvesinde bu denge politikasını açık şekilde terk ederek ABD-NATO eksenine tam angajman politikasına yöneldiği, ülkenin çeşitli bölgelerinde yeni NATO misyonlarının kurulduğu bir süreçte kotarılmış olması da, paktın müsemması konusunda fikir verici niteliktedir.
Bir zehirli aşın pişirilmekte olduğundan kuşku yoktur, lakin bölge insanı olarak, İslam ümmetinin bakiyesi halklar olarak, bu zehirli aşı yiyip yemeyeceğimiz bizim irademize ve İslami sorumluklarımıza sahip çıkıp, bölgemize dair Washington ve Brüksel’den yazılan hikâyelere karşı kendi hikâyemizi yazıp yazmayacağımıza bağlı olacaktır.
İktibas, Eylül ayı yorumu, sayı 573













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *