İslamî duruşun temelinde netlik vardır. Netlik, öfke değildir, kabalık değildir, insanları kırmak veya dışlamak hiç değildir. Netlik, ölçüyü kaybetmemek, hakkı hak olarak tanımlamak, bâtılı da bâtıl olarak teşhis etmektir.
İslam Başaran
İslam, insanı hakikat karşısında belirsiz, ilkesiz ve yönsüz bırakmak için değil; ona ölçü, istikamet, basiret ve sorumluluk kazandırmak için gönderilmiş ilahi bir nizamdır. Kur’an’ın insan hayatına müdahalesi sadece bireysel ibadetleri düzenlemekle sınırlı değildir; insanın düşüncesini, ahlakını, siyasetini, ekonomisini, toplumsal ilişkilerini, adalet anlayışını, dostluk ve düşmanlık ölçülerini, hak ve sorumluluk bilincini de inşa eder. Bu sebeple İslam’da iman, yalnızca kalpte saklanan bir kabul veya dilde tekrar edilen bir aidiyet cümlesi değildir. İman, insanın hayata bakışını değiştiren, olayları değerlendirme biçimini dönüştüren, neye razı olup neye karşı çıkacağını belirleyen canlı bir şuurdur. Hak ile bâtılı ayıramayan bir iman bilinci, zamanla duygusal bir kimliğe dönüşür; kimlik korunur gibi görünür, fakat ölçü kaybolur. Ölçünün kaybolduğu yerde ise din, insanın hayatını yöneten bir hakikat olmaktan çıkar; kültürel bir hatıraya, toplumsal bir sembole veya politik bir malzemeye dönüşür.
Hak, Allah’ın razı olduğu, vahyin bildirdiği, fıtratın tanıdığı, adaletin taşıdığı ve ahlakın doğruladığı yoldur. Bâtıl ise hakikati örten, insanı Allah’a kulluk bilincinden koparan, adaleti zayıflatan, emaneti çürüten, insanın arzu, güç, çıkar ve ideolojiler karşısında teslimiyetini meşrulaştıran her türlü sapmadır. Bâtıl her zaman açık inkâr şeklinde gelmez; çoğu zaman kendisini cazip kelimelerin, parlak projelerin, güçlü propagandaların ve toplumsal kabullerin arkasına gizler. Bazen özgürlük adını kullanır ama insanı nefsinin esiri yapar. Bazen güvenlik adını kullanır ama zulmü meşrulaştırır. Bazen kalkınma adını kullanır ama helal-haram ölçüsünü silikleştirir. Bazen dinî kavramlarla konuşur ama dini, güç sahiplerinin hizmetine sokar. Bu nedenle Müslüman’ın vazifesi yalnızca isimlere, sloganlara ve dış görüntülere bakmak değil; kavramların arkasındaki mahiyeti, sistemlerin ürettiği sonuçları ve tercihlerin Allah katındaki karşılığını doğru okumaktır.
Kur’an bu ayırt edici bilinci “furkan” olarak ifade eder. “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, O size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış verir…” (Enfâl, 8/29). Bu ayet, hak ile bâtılı ayırmanın sadece zihinsel bir faaliyet olmadığını, aynı zamanda takva ile doğrudan bağlantılı olduğunu gösterir. İnsan çok bilgi sahibi olabilir, çok okuyabilir, çok konuşabilir, çok yazabilir fakat Allah’a karşı sorumluluk bilinci zayıfsa, bilgisi onu istikamete değil, kendisini haklı çıkarma becerisine götürebilir. Takva, bilgiyi istikamete bağlayan iç disiplindir. Bu sebeple İslamî duruş, yalnızca entelektüel bir tavır değil, aynı zamanda ahlaki bir sadakattir. Kişi bildiği hakikati menfaatine, çevresine, korkusuna veya makamına kurban etmiyorsa, işte o zaman hak ile bâtılı ayıran furkan bilinci onda hayat bulmaya başlamış demektir.
Hak ile bâtıl ayrımında en tehlikeli alanlardan biri, hakikatin bilinçli şekilde bulanıklaştırılmasıdır. Kur’an, “Hakkı bâtılla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.” (Bakara, 2/42) buyurarak sadece açık inkârı değil, hakkı karıştırmayı, ölçüyü bozmayı, dini kendi bağlamından koparmayı ve hakikati menfaat ilişkileri içinde örtmeyi de yasaklamaktadır. Bu ayet, özellikle ilim ehli, kanaat önderleri, kalem sahipleri ve toplumu yönlendiren kimseler için ağır bir sorumluluk yükler. Çünkü hakkı bilmeyen insan yanılabilir fakat hakkı bildiği hâlde onu gizleyen, eksilten, eğip büken veya bâtıl ile uzlaştırmaya çalışan kimse, sadece kendi yanılgısını değil, toplumun yanılgısını da büyütür. Bugün İslam dünyasının önemli problemlerinden biri, hakikatin çoğu zaman açıkça inkâr edilmesinden ziyade, maslahat, denge, strateji, gelenek, devlet aklı, çoğunluk beklentisi veya siyasal sadakat adına karıştırılmasıdır.
İslamî duruşun temelinde netlik vardır. Netlik, öfke değildir, kabalık değildir, insanları kırmak veya dışlamak hiç değildir. Netlik, ölçüyü kaybetmemek, hakkı hak olarak tanımlamak, bâtılı da bâtıl olarak teşhis etmektir. Bir Müslüman, zulmü kimin yaptığına bakarak hüküm değiştiremez. Adaletsizlik kendisine yakın bir çevreden geldiğinde susup, kendisine uzak bir çevreden geldiğinde yüksek sesle konuşamaz. Yanlış kendi mahallesinden çıkınca “maslahat”, başkasından çıkınca “ihanet” diyemez. Kur’an’ın adalet emri bu konuda hiçbir boşluk bırakmaz: “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa Allah için şahitlik ederek adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun…” (Nisâ, 4/135). Bu ayet, Müslüman’ın adaletinin akrabalık, cemaat, parti, mezhep, sınıf, iktidar, muhalefet, millet veya çıkar ilişkilerine göre değişemeyeceğini açıkça bildirir. Hak ehli olmak, tarafgirlikten önce adalet sahibi olmayı gerektirir.
Tarih boyunca peygamberlerin mücadelesi de hak ile bâtılın ayrımı üzerine kurulmuştur. Hz. Nuh’un kavmiyle mücadelesi, sadece bazı yanlış ibadet biçimlerine karşı değil, kuşaktan kuşağa aktarılan sapmış kabullerin kutsallaştırılmasına karşıydı. Hz. İbrahim’in putları kırması, yalnızca taş ve heykel parçalamak değil, insan zihninde Allah’ın yerine konulan sahte otoriteleri sorgulamaktı. Hz. Musa’nın Firavun’a karşı duruşu, sadece siyasi bir iktidar mücadelesi değil, insan üzerinde mutlak hâkimiyet iddiasında bulunan bir zorbalık düzenine karşı tevhidî bir itirazdı. Hz. Muhammed’in Mekke’deki daveti ise sadece ahlaki öğütlerden ibaret değildi; şirk düzenine, kabile asabiyetine, ekonomik sömürüye, zayıfların ezilmesine, kız çocuklarının hor görülmesine, güçlülerin hukuk üretmesine ve vahyin üzerini örten geleneksel statülere karşı köklü bir hakikat çağrısıydı. Peygamberlerin ortak tavrı şuydu: Onlar bâtılı makyajlamadılar, hakkı bâtıla uydurmadılar, toplumun hoşnutluğunu Allah’ın rızasının önüne koymadılar.
Bugünün dünyasında bâtılın biçimleri değişmiş, araçları çoğalmış, dili modernleşmiş, etkisi daha görünmez hâle gelmiştir. Geçmişte putlar çoğu zaman taş, ağaç, heykel veya kralların ilahlık iddiası şeklinde görünürken bugün putlaşma bazen ideolojilerde, bazen piyasa düzeninde, bazen ulusçulukta, bazen sınırsız bireycilikte, bazen teknolojik güç sarhoşluğunda, bazen medya algısında, bazen de siyasi liderlere ölçüsüz bağlılıkta ortaya çıkmaktadır. İnsan Allah’ın ölçüsünü değil de çoğunluğun yönelişini, piyasanın beklentisini, devletin resmi ideolojisini, çağın modasını veya güçlülerin çıkarını mutlaklaştırıyorsa, orada bâtıl yeni bir suret kazanmış demektir. Bu nedenle Müslüman, bâtılı sadece eski biçimleriyle tanıma kolaycılığına düşmemelidir. Çünkü bâtılı sadece geçmişte arayanlar, onun bugünkü kılığını fark edemezler.
Kur’an’ın “Hak geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsrâ, 17/81) ayeti, hakkın pasif bir doğruluk değil, bâtılı gideren aktif bir hakikat olduğunu bildirir. Hak geldiğinde yalnızca bilgi artmaz; sahte ölçüler sarsılır, zulmün meşruiyeti çözülür, insanın kulluk yönü yeniden inşa edilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: Hakkın gelişi, sadece sloganla, öfkeyle veya hamasetle gerçekleşmez. Hak; ilimle anlaşılır, ahlakla temsil edilir, adaletle görünür, sabırla taşınır, hikmetle anlatılır ve bedel ödemeye hazır bir iradeyle korunur. Bir toplum sürekli hak kelimesini kullanıp hayatında adaleti, emaneti, doğruluğu, merhameti ve ahlaki disiplini kaybediyorsa, o toplum hakikat iddiasını zayıflatır. Çünkü hak, sadece karşı tarafı mahkûm eden bir kavram değil, önce insanın kendi nefsini, ailesini, çevresini, cemaatini, siyasetini ve ekonomik ilişkilerini hesaba çeken bir ölçüdür.
İslam’da tavizsiz duruş, hikmetsiz sertlik anlamına gelmez. Tavizsiz duruş, hakikati korurken adaleti, merhameti, nezaketi ve ahlaki sınırları kaybetmemektir. Bir Müslüman bâtıla karşı çıkarken yalan söyleyemez, iftira atamaz, hakaretle davet yaptığını zannedemez, insanları küçük düşürerek hakikati yücelttiğini düşünemez. Çünkü hak, bâtıl yöntemlerle savunulamaz. Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Mümin, insanların canları ve malları konusunda kendisinden güvende olduğu kimsedir.” (Tirmizî, Îmân, 12; Nesâî, Îmân, 8). Bu hadis, İslamî duruşun güven veren, emanet taşıyan ve ahlaki sorumluluk üreten bir duruş olması gerektiğini göstermektedir. Hak adına konuşan insanın dili, kalbi ve tavrı birbirini yalanlamamalıdır. Ağzında hakikati taşıyıp davranışında adaletsizlik bulunan kimse, temsil ettiği davaya zarar verir.
Fakat bunun karşısında başka bir tehlike daha vardır: Yumuşak üslup adına hakikati gizlemek. Bugün bazı çevrelerde “denge”, “makuliyet”, “ılımlılık” veya “toplumsal kabul” adına İslam’ın ölçüleri bilinçli şekilde yumuşatılmakta, hatta yer yer görünmez hâle getirilmektedir. Oysa Kur’an’ın emrettiği hikmet, hakkı gizleyen bir dil değildir. “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 16/125). Bu ayet, davetin usulünü öğretir, davetin muhtevasını sulandırmayı değil. Hikmet, doğruyu doğru zamanda, doğru üslupla, doğru muhataba ulaştırmaktır; fakat doğruyu terk etmek, eksiltmek veya bâtılın hoşuna gidecek hâle getirmek değildir. Müslüman hem zarif hem net, hem merhametli hem ilkeli, hem kuşatıcı hem ölçülü olmak zorundadır.
Hak ile bâtıl ayrımının en fazla zayıfladığı alanlardan biri siyasettir. Siyaset, insanın adalet, emanet, güç, temsil ve yönetim anlayışını belirlediği için dinin ölçülerinden bağımsız düşünülemez. Ancak Müslümanların bir kısmı siyaseti ya tamamen kirli bir alan görerek terk etmekte ya da siyasi aidiyetlerini dinî ölçülerin önüne geçirerek savrulmaktadır. Oysa doğru tavır, siyaseti ilkesiz bir güç yarışı olarak değil, adalet ve emanet sorumluluğu açısından okumaktır. Bir siyasi yapı dindar görünse bile adaleti zedeliyorsa, liyakati yok ediyorsa, yolsuzluğu normalleştiriyorsa, haksızlığı örtüyorsa, ahlaki çürümeye sessiz kalıyorsa, onun dindar semboller kullanması hak üzere olduğunu göstermeye yetmez. Aynı şekilde bir yapı modern, özgürlükçü veya ilerici kelimeler kullanıyor diye de adalet sahibi kabul edilemez. Müslüman, kelimelere değil, ölçülere ve sonuçlara bakmalıdır.
Ekonomi alanında da hak ile bâtıl ayrımı belirleyicidir. Faiz, haksız kazanç, israf, lüks tutkusu, emeğin sömürülmesi, yoksulun görünmez kılınması, piyasanın ahlakın önüne geçirilmesi ve servetin bir güç aracına dönüşmesi, bâtılın ekonomik biçimleridir. Bir toplum camilerini doldurup ticaretinde hileyi normalleştiriyorsa, yardım kampanyaları yapıp çalışanının hakkını eksik veriyorsa, zekâtı konuşup israfı terk etmiyorsa, orada dinî bilinç parçalanmış demektir. Resûlullah’ın “Sizden biriniz kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71) buyruğu, imanın ekonomik ve toplumsal ahlaka dönüşmesi gerektiğini gösterir. İman, sadece kişinin kendi kurtuluşunu düşünmesi değil, başkasının hakkını da kendi hakkı kadar önemsemesidir.
Medya ve kalem alanı ise çağımızda hak ile bâtıl mücadelesinin en kritik cephelerinden biridir. Çünkü modern insanın zihni çoğu zaman doğrudan bilgiyle değil, haber diliyle, görüntüyle, başlıkla, yorumla ve algıyla şekillenmektedir. Bu nedenle kalem sahipleri, gazeteciler, yazarlar, yorumcular ve kanaat önderleri büyük bir emanet taşımaktadır. Hakikati eğip bükerek kitle toplamak, öfkeyi büyüterek etkileşim kazanmak, eksik bilgiyle hüküm vermek, kendi mahallesinin yanlışlarını örtüp başkalarının yanlışlarını büyütmek, hak adına bâtıl bir medya dili üretmektir. İslamî kalem, sadece sert başlık atan değil; doğruyu araştıran, adaletle yazan, delile dayanan, insanları bilinçlendiren ve yönlendiren kalemdir. Çünkü kalem, ya hakikatin şahidi olur ya da bâtılın propaganda aracına dönüşür.
Âlimlerin, kanaat önderlerinin ve ilim ehlinin sorumluluğu burada daha da ağırdır. Âlim, sadece bilgi aktaran kişi değildir; toplumun istikametini koruyan, kavramları yerli yerine koyan, hak ile bâtıl arasındaki çizgiyi gösteren, insanların zihnindeki bulanıklığı gideren kişidir. Eğer âlimler güç sahiplerinin hoşuna gitmeye çalışan bir dile mahkûm olursa, halk hakikati değil gücün meşruiyetini dinlemeye başlar. Eğer kanaat önderleri zulüm karşısında susar, adaletsizlik karşısında kaçamak konuşur, dinin ölçülerini maslahat adıyla erteleyip durursa, toplumda büyük bir güven kaybı oluşur. Resûlullah’ın “Din nasihattir.” buyurması ve sahâbîlerin “Kime?” sorusuna “Allah’a, kitabına, resûlüne, Müslümanların yöneticilerine ve bütün Müslümanlara” cevabını vermesi (Müslim, Îmân, 95), ilim ehlinin görevinin dalkavukluk değil samimi uyarı, hakikati gizlemek değil ıslah edici şahitlik olduğunu ortaya koyar.
Bu noktada kötülük karşısında tavır meselesi de doğru anlaşılmalıdır. Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin, buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Îmân, 78). Bu hadis, Müslüman’ın kötülük karşısında duyarsız kalamayacağını gösterir. Fakat kötülüğü değiştirme sorumluluğu ölçüsüzlük, taşkınlık veya usulsüzlük anlamına gelmez. Kişi gücüne, konumuna, imkânına, ilmine ve etkisine göre sorumludur. Âlim diliyle, yazar kalemiyle, yönetici adaletiyle, tüccar helal kazancıyla, baba ailesine karşı emanetiyle, genç ahlakıyla, davetçi üslubuyla kötülüğün karşısında durur. Böylece hak ile bâtıl ayrımı sadece teorik bir fikir olmaktan çıkar, hayatın her alanına yayılan bir şahitliğe dönüşür.
Hamaset ise burada dikkat edilmesi gereken ciddi bir sapmadır. Hamaset, çoğu zaman hakikat zannedilen fakat derinlik üretmeyen bir heyecan dilidir. Kalabalıkları coşturabilir, insanlara geçici bir aidiyet hissi verebilir, sert cümlelerle güçlü görünmeyi sağlayabilir fakat ilim, ahlak, plan, özeleştiri ve sorumluluk üretmiyorsa, uzun vadede faydadan çok zarar verir. Müslümanların ihtiyacı, sadece kimin kötü olduğunu anlatan bir dil değil; neyin doğru olduğunu, hangi ölçüyle hareket edilmesi gerektiğini, hangi yanlışların içeriden de düzeltileceğini gösteren bir bilinçtir. Dışarıdaki zulmü görmek kadar içerideki adaletsizliği görmek de basirettir. Batı’nın, emperyalizmin, seküler dayatmaların, modern ideolojilerin yanlışlarını teşhis etmek önemlidir fakat din adına yapılan istismarları, ahlaki çürümeyi, gösterişçi dindarlığı, çıkar ilişkilerini, liyakatsizliği ve adaletsizliği görmezden gelmek, hakkın şahidi olmakla bağdaşmaz.
Müslüman’ın tarafgirlik imtihanı en çok kendisine yakın olanlar üzerinden ortaya çıkar. Uzak gördüğü çevrelerin yanlışlarını kolayca eleştiren, fakat kendi çevresindeki yanlışları görmezden gelen bir insan henüz hak merkezli değil, aidiyet merkezli düşünüyor demektir. Kur’an bu konuda çok net bir ölçü koyar: “Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.” (Mâide, 5/8). Bu ayet, düşmana karşı bile adaleti emrettiğine göre, dostlara karşı adaletten ayrılmayı asla meşru görmez. Hak ile bâtıl ayrımının gerçek testi, insanın sevdiği kişi ve çevrelerin yanlışları karşısındaki tavrıdır. Çünkü kişi sevmediği kimsenin yanlışını görmekte zorlanmaz; asıl imtihan sevdiği, desteklediği, ait olduğu çevrenin yanlışını da hak ölçüsüyle değerlendirebilmektir.
İslamî netlik, insanları sürekli mahkûm etmek veya hataya düşen herkesi dışlamak anlamına gelmez. İnsan yanılabilir, günah işleyebilir, eksik düşünebilir, zamanla öğrenebilir ve tövbe edebilir. Bu nedenle Müslüman, hak ile bâtılı ayırırken insanlara rahmet kapısını kapatmaz. Ancak rahmet adına bâtılı meşrulaştırmaz, merhamet adına ölçüyü terk etmez, birlik adına zulmü örtmez, kardeşlik adına yanlışı savunmaz. Resûlullah’ın “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et.” buyruğu üzerine sahâbîlerin “Mazluma yardım ederiz, zalime nasıl yardım ederiz?” diye sorması, ardından Resûlullah’ın “Onu zulmünden alıkoyarsın” buyurması (Buhârî, Mezâlim, 4; Tirmizî, Fiten, 68), gerçek kardeşliğin yanlış yapanı sahiplenmek değil, onu yanlıştan korumak olduğunu öğretir. Bugün Müslüman toplumların en çok ihtiyaç duyduğu kardeşlik de budur: Kör savunma değil, ıslah edici sadakat.
Geçmişten günümüze taşınması gereken en önemli ders şudur: Hak ehli olmak, sadece doğru tarafta görünmek değil, doğru ölçüyle yaşamaktır. Mekke’de Müslüman olmak, toplumun baskısına rağmen hakikate teslim olmaktı. Medine’de Müslüman olmak, adaletli bir toplum inşa etme sorumluluğunu taşımaktı. Bugün Müslüman olmak ise modern dünyanın zihinsel, ahlaki, ekonomik, siyasi ve kültürel kuşatması içinde vahyin ölçüsünü diri tutmak demektir. Bu çağda hak ile bâtıl arasındaki mücadele sadece cami ile sokak arasında değil; ekranlarda, okullarda, mahkemelerde, piyasalarda, aile yapısında, sosyal medyada, kavramlarda, tüketim alışkanlıklarında, hukuk anlayışında ve insanın kendisini tanımlama biçiminde yaşanmaktadır. Bu yüzden Müslüman’ın duruşu dar, tepkisel ve günübirlik olamaz; kapsamlı, bilinçli, ilkeli ve inşa edici olmak zorundadır.
Bugün olumlu olan taraf, Müslümanlar arasında ciddi bir sorgulama, arayış ve yeniden bilinçlenme imkânının doğmuş olmasıdır. Genç kuşaklar, miras aldıkları cevaplarla yetinmemekte; dinin hayatla, adaletle, özgürlükle, ahlakla, siyasetle, ekonomiyle ve modern krizlerle nasıl ilişki kurduğunu sormaktadır. Bu arayış doğru yönlendirilirse büyük bir diriliş imkânına dönüşebilir. Fakat olumsuz taraf da şudur: Bu arayış sahih ilimle, usulle, hikmetle ve güvenilir rehberlikle buluşmazsa ya öfkeye, ya savrulmaya, ya sekülerleşmeye ya da ölçüsüz bir radikalliğe dönüşebilir. Bu nedenle ilim ehli, gençleri sadece korkutarak değil, ikna ederek; sadece yasaklayarak değil, anlamlandırarak; sadece geçmişi anlatarak değil, bugünü okuyarak; sadece kimlik vererek değil, bilinç inşa ederek yönlendirmelidir.
Aileden eğitime, ekonomiden siyasete, medyadan sivil topluma kadar her alanda hak ile bâtıl ayrımının yeniden güçlendirilmesi gerekir. Ailede hak, merhamet, sorumluluk, sadakat, iffet ve emanet bilinciyle görünür. Eğitimde hak, insanı yalnızca meslek sahibi yapan değil, ahlak ve sorumluluk sahibi kılan bir anlayışla görünür. Ekonomide hak, helal kazanç, emeğin korunması, yoksulun gözetilmesi ve israftan kaçınma ile görünür. Siyasette hak, adalet, liyakat, emanet, hesap verebilirlik ve zulme karşı tavırla görünür. Medyada hak, doğru haber, adil yorum, delile dayalı analiz ve toplumun vicdanını diri tutan bir dille görünür. Eğer bu alanlarda ölçü kaybolursa, din sadece özel hayata sıkışır, hayatın ana damarları ise bâtıl ölçülerle işlemeye devam eder.
Hak ile bâtılın ayrımı, İslamî hayatın merkezinde duran asli bir sorumluluktur. Bu ayrım kaybolduğunda iman kimliğe, din geleneğe, ahlak görüntüye, siyaset menfaate, ilim meşruiyet üretme aracına, kalem propaganda vasıtasına, toplum da yönsüz kalabalığa dönüşür. Müslüman bu dönüşüme razı olamaz. Hakkı hak bilip ona tâbi olmak, bâtılı bâtıl bilip ondan uzak durmak, sadece bireysel bir ahlak meselesi değil; ümmetin dirilişi, toplumun ıslahı ve insanlığın adalet arayışı için zorunlu bir bilinçtir. Bugün bize düşen görev, ne hamasetle hakikati örtmek ne korkuyla bâtıla susmak ne de menfaat için ölçüyü değiştirmektir. Bize düşen, vahyin ölçüsünü merkeze alarak adaletle konuşmak, hikmetle davet etmek, ilimle tespit etmek, ahlakla temsil etmek ve tavizsiz bir istikametle yürümektir. Çünkü hak karşısında tarafsızlık çoğu zaman bâtılın lehine işleyen sessiz bir destek hâline gelir. Müslüman ise sessizliğin değil, adil şahitliğin insanı olmalıdır.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *