Müslüman Milletler Neden Cahil?

Müslüman Milletler Neden Cahil?

Ve aciz ve yoksul ve genelde sefalet içinde, kötü yönetimler altındadır? Buna karşı bazı batılı gayr-ı müslim milletler neden bilgili ve zengin ve refah içinde, görece adil iyi yönetimler içindedir?..

Hüseyin Alan

Sanayileşme çağı, ekonomik ve siyasi temelde ülke içlerinde ve ülkeler arasında göç hareketlerini de başlattı: Köyden kente, metropole ve küresel sanayi ve ticari merkezlere doğru. Kazanmak, eğitim görmek, refahtan pay almak, hukuk güvencesi altında yaşamak en temel sebepti. Son yıllarda neredeyse orta boy bir ülke nüfusunu teşkil edecek göçmenler güvenlik ve gelecek maksatlı olarak batıya, kuzeye doğru yöneldi. Her şeyini riske ederek ülkesini terk eden, çoğunlukla da Müslüman olan göçmenler neden Müslüman milletlere sığınmıyor da Batılı ülkelere sığınıyor? Kendi ülkesinde kalmayı göze alamıyor da her şeyi geride bırakıp kaçıyor?

Böylesi utanılacak rezil bir durum Allah’ın bir takdiri değilse; evvel emirde herkes insan, herkeste akıl, irade, tecrübe, organizasyon becerisi varsa; herkes özgürlük ve adalet peşindeyse; Allah vergisi imkanlar gökte ve yerde herkese adil şekilde sunulmuşsa; insanların kendinden emin olacağı ve iyilik bulacağı Müslümanların bu hali nasıl izah edilir?

Suçu “ötekilere-tarihe-coğrafyaya” atıp kendini berat ettiren acizliği ve bilgisizliği geçiyoruz: Müslümanları milletler arenasında izzetten ve şevketten mahrum bırakan şey/şeyler nedir? Böyle olsun isteyenler varsa başka türlü olsun isteyenler yok mudur?…

Bir şeyi/olguyu/neticeyi doğru anlamak istediğimizde ya onun bir sebebe bağlı olduğunu, ya da onun bir mantığı olduğunu bilmemiz icap eder: Yoksa hiçbir şey doğru anlaşılmaz. Anlaşılan şey referanstan başlayarak mevcudun ve gidişatın yanlışlığını gösterir ve daha iyi olan başka türlüsünü inşaya sevk ettirir; anlaşılmayan şeyse mevcudu veri yapar, buradan düşündürtür, istikrarını destekletir.

Anlaşılması gereken şey en temelde evrensel genel yasayı; dünyaya, doğaya, topluma, insana has işleyen kusursuz düzeni anlamaktır. Çünkü her şey bu yasa içinde cereyan eder, oynanan role uygun olarak tahakkuk eder.

Varlık aleminde işleyen genel yasayı koyan Allah’tır, O, bu yasalar dahilinde hükmediyor. Yaratmayı sürdürüyor. Herhangi bir millete ayrıcalık yapmıyor. Müminleri desteklediği koşullu mucizeler de bu yasanın içindedir.

Dolayısıyla hiçbir şey ne bir tesadüf eseridir ne kendiliğinden olup biter ne de rastlantısal bir durum/sonuç değildir…

Müslüman milletler bugün düştüğü halle bir sabah uyandığında karşılaşmadı. Baz almak için diyelim son iki yüz yıllık askeri, idari, iktisadi ve hukuki tercihlerin sonucunda, başka bir dünya görüşüne ait istikamette yol alarak buraya gelindi: Kabaca özetlemek gerekirse önce içerden bozuldular, zayıfladılar, parçalandılar ve rüzgarları kesildi, ardından dışardan müdahalelere açık hale geldiler ve mukadder olanla karşılaştılar…

Müslüman ümmet geçmişte de benzer durumlarla karşılaştığında iki çareye başvurarak selamete kavuştu: Kur’an ve sünnete dönerek afakı düzenleme, takvaya ve zühde dönerek enfüsi tarafı tazeleme. Bunun tersi de doğruydu, enfüsi tarafta tezkiye, buradan hareketle afakı yönetme.

Modern çağda da bu iki çareye başvuruldu ama selamete çıkılamadı. Burada olan şey Moğol saldırısı ve Haçlı seferlerine benzemiyordu, değişen akıl yapısı dini telakkiyi de etkilediği için enfüsi tarafla afaki taraf birbirinden koptu!

Mevcut hale park ediş sürecinin sorumlusu olarak iki odak öne çıkartılabilir: Ümmeti ve parçalanmış haliyle Müslüman milletleri “yönetenler, karar alıcılar”, yöneticilere doğrusunu söyleyip gösteremeyen “medreseli alimler-üniversiteli aydınlar.”

Bugünkü hale neden olan global gelişmelere ve yerel intibak şartlarına bir göz atalım. 18. yüzyılda kurumlaşarak sistemleşen birkaç Batı Avrupa ülkesi, sanayileşip zenginleşmiş, teknolojiyi üretimde ve askeri alanda kullanarak güçlenmiş, 19. yüzyılda dünyayı istilaya çıkmıştı: Bu hamle Moğol saldırılarında ve Haçlı seferlerinde olduğu gibi salt askeri nitelikli değildi, zoraki sömürgecilik döneminin başlangıcıydı ve kalıcıydı.

İşgal edilen ülkelerde sömürgecilik askeri, idari ve hukuki reformlarla başladı, giderek eğitim sistemi, iktisadi ve siyasal düzen değişikliğiyle istikrara kavuştu ve emperyalist aşamaya geçti. Nihayet birkaç kapitalist metropol hükümranlığında yeni bir dünya düzeni kuruldu, kurumsal ve kültürel hegemonya tesis edildi.

Yeni düzenin kuruluşu ve yayılışı önünde engel olarak duran Alman-Avusturya imparatorluğu, Çarlık Rusya’sı, Osmanlı ve Çin imparatorlukları parçalanacak, eski yapılar tasfiye edilecektir. Dolayısıyla bunların kendiliğinden sanayileşmesine, kendi kültür ve geleneksel yapıları temelinde kalkınmasına ve kendilerince devam etmelerine izin verilmedi.

Tapusu sömürgecilere geçen tam müstemleke ve kurumsal siyasi yapısı değişen yarı sömürgelerde tarih yeniden yazıldı, Batılı beyazların dili, bilimi, teknolojisi, yönetimi ve üstün insan oldukları kabul ettirildi: İlericilik, özgürlük, eşitlik, insan hakları havarileri dünyayı kurtarmaya, geri kalmış barbarlara medeniyet öğretmeye gelmişti!..

Bu özet tarihsel bağlam aynı zamanda “laik” temelde örgütlü kapitalist ulus toplumlar çağının, birey temelli seküler ve rasyonel kentliliğin, bilim ve akıl temelli anayasacılığın, reformlarla batıya entegre edilmiş yeni kurumsal ve siyasal yapıların da hikayesidir: Dine dayalı toplumsal ve siyasal referansın geride bırakıldığı ve bireysel inanca dönüştürülen dinin fizik alemden çıkartılıp metafizik aleme yollandığı tarihin de özetidir…

Bu süreçte olup bitenler dünyanın hemen her yerinde şöylesi bir toplumsal çatışma ve kültürel kamplaşma yarattı: Yeni dünya düzeniyle birlikte dünyaya bakış açısında; yenilenen yönetim sistemi ve idari yapısıyla devlette; kapitalist koşullarla düzenlenmiş ticari ve mali piyasada; modern bilgi ve etiğin misyonerliğini yapan okullarda, medyada, sanatta ve ilahiyatta yer bulmanın, klasik dönem şartlarında olduğu gibi kendine yeter derecede kazanç sağlamanın, yükselmenin, zengin olmanın, itibar görmenin şartları değişmişti.

Geleneksel eğitimden ve görgüden geçenlere kapanan tüm kapılar, modern eğitim sisteminden geçenlere ve işbirlikçilere sonuna kadar açıldı. Bu durum aynı zamanda yeni dünyadaki toplumsal hayatta yeni elitlerin parlaması, söz sahibi olması; buna karşılık klasik eğitimliler ve görgülülerin, dolayısıyla dini temelde geleneksel değer taşıyıcılarının tasfiyesi, işsiz kalması, yoksullaşması, itibarsızlaşması demekti.

Bahse konu toplumsal ayrışma ve kültürel kamplaşmanın ana nedeni de buydu…

Bu yeni dünya düzeninin dayattığı zorunlu toplumsal kırılmayı ve kültürel kamplaşmayı en az hasarla atlatan, yeniliğe uyum sağlayarak yoluna devam eden iki ülke oldu: İngiltere ve Japonya. Bu ikisinin dünya görüşleri, ideolojik/dini telakkileri de buna müsaitti: Hatırlanacağı üzere daha 16. yüzyılda İngiltere Hristiyanlığı ulusallaştırmış ilk ülkeydi, meclisli yönetimde ısrarcıydı. Japonlar geleneklerine düşkün, idarecilerine itaatte kusursuz, kast sisteminin takipçisi bir milletti.

İngiltere’de, toprağa dayalı servet sahibi, eskinin iktidar sınıfı ve elit zümresi feodaller/aristokrasi, yeninin ticarete ve sanayiye dayalı burjuvasıyla çatışmaya girmedi, ya kendisi burjuvalaştı ya da uzlaştı. Bugün hala korunan monarşi o geleneğin yaşatılmasını ve yeninin moral kaynağını temsil eder.

Japonya’da, İngiltere’deki gibi toprağa ve kast sistemine dayalı servet ve söz sahibi eskinin iktidar sınıfı ve elit zümresi samuraylar/aristokratlar, eski bilgi ve görgüleri nedeniyle yeni devlette ve bürokraside kendilerine yer bulamadı ama statü çatışmasına da girmedi: Ticari piyasaya, yeni oluşan medya ve hizmet sektörüne geçti ve bekasını sürdürdü. Bugün Japonya’daki dünya markası şirketler o samurayların torunlarınındır.

İngiltere ve Japonya dışındaki ülkelerde yeniye geçiş iç savaşlarla oldu: Fransa ve Sovyetlerde olduğu gibi kiminde eski elitlere yönelik kitlesel kıyımla, Osmanlı ve Almanya’da olduğu gibi darbelerle ve sınırlı kıyımla oldu. Doğal olarak Cumhuriyetler kendi yeni elitlerini yarattı, eski elitleri tasfiye edip dışarda bıraktı…

Türkiye’de kronikleşen, sosyal, iktisadi ve siyasal krizlerle periyodik olarak kendini gösteren dip dalga, eskiden yeniye geçişin sebep olduğu toplumsal yarılma ve kamplaşmanın ortaya çıkardığı sürecin sonuçlarıdır: Siyasal partiler, kültürel ve ideolojik yapılanmalar, uzlaşmayla neticelenmemiş o çatışmanın temsilciliğini yapmaktadır. Buna rağmen ve ne yazık karşıt görünen tarafların elitleri, üslup farkıyla muasır medeniyet hedefinde, materyalist terakki rotasını takipte müşterektir, daha iyisini biz yaparız yarışındadır!..

Modern çağda “İslamcı” zümrenin toplumsal ve siyasal muhalefetinin yapısal nitelikli ve meşruiyet temelli değil, devlet imkanlarından mahrumiyet kaynaklı olduğu söylenebilirse, buna sebebin İslam’ı getirmekten çok, eskiden sahip olunan statüyü ele geçirmeye yönelik konumlanış olduğu da söylenebilir. Kaba bir bakışla bir şekilde söz sahibi olunan yerlerde İslam’a dayalı bir toplumsal siyasal düzen kurulamadığı ama iktidardakilerin yerine geçilerek sınıf atlandığı görüntüsü tespitimizi doğrular.

Bu değerlendirme, yukarda özetlenen tarihsel sürecin başlarında yapılan “din terakkiye mâni midir, değil midir” tartışmasıyla da doğrulanabilir: Tartışılan şey terakkinin materyalist nitelikli mi dini nitelikli mi olup olmadığı değil, kalkınmış Batının neyini alalım neyini almayalım merkezliydi. Doğal olarak dinin yeni şartlarda yeniden anlaşılarak bu terakkiye destek olması sağlandı.

Batıdaki tecrübeden örneklenirse Protestan dini telakki içeriye ithal ediliyordu!

Bunun başka bir nedenini Fransa, İtalya, Almanya’daki cumhuriyetçi-liberal-muhafazakâr partilerdeki rekabete de bağlayabiliriz. Bunlardaki kavga aristokrasinin kaybettiği mülkü ve itibarı geri alma, burjuva sınıfının kazanımlarını koruma temelliydi. Öğretmenlerini taklit edenler, nedenini anlamadıkları bu kavgayı içeriye başka türlü taşıdılar: Sağcı-solcu, muhafazakâr-liberal, dindar-laik partiler olarak.

Buradakilerin kavgasının temeli neydi o zaman?

İslamcının da ötekilerin de geçmişte elinde vardı da sonradan kaybettikleri mülkleri ve özerk siyasi yapıları yoktu. Halife sultanın altında “ordu-ulema-kalemiye” statüsüyle “sunuf-u devlet” olarak yapılanmış elit zümresi, saltanatın ve hilafetin kaldırıldığı cumhuriyette yer bulma çatışmasına girdi. İslamcılar Osmanlıdaki statüsünü kaybetmişti. Bu nedenle çatışma, o statüyü koruyanlarla mahrum bırakılanlar arasında yapılıyordu.

Durum buysa ötekileri anlamak mümkündü ama İslamcının neyin peşinde olduğu tartışmaya açıktı!..

Siyasal liderliğini ve temsilini yitirerek parçalanan Osmanlı imparatorluğunun ulusal sınırlarda birbirinden ayrılan parçalarında kurulan modern ulus devletlerde, kurumsal ve idari yapılarda, ekonomik ve hukuki düzenlerde, laik kapitalist temelli toplumsallıkta Müslüman milletleri cahil, yoksul ve aciz bırakan iki yetkin otorite var:

1. Yönetici zümre. Devlet katından tek taraflı başlatılıp aşağıyı şekillendirecek değişimler bunların eseridir. Hemen hepsinde olduğu gibi kendi emperyalistleri lehine reformlar yaparak iktidar kalmayı, yeni dünyanın merkezlerince desteklenmeyi yeğlediler. Algı, yeni dünyada elit zümreye dahil olmanın yolu sırtını bu merkezlere dayamaktan geçiyordu.

2. Yönetici zümreye işin doğrusunu anlatmaları ve göstermeleri beklenen alim-bilgin zümre. Değişen dünyadan bi-haber, olup bitenleri anlamaktan yoksun, neredeyse her yeni şeye karşı duran medreseliler mezhepçilik ve milli tekfircilikle Müslümanları cahil ve kısır bıraktı, ümmetin birliği ve dirliği önünde engel oldu. Ahlaktan yoksun, İslami bilgiyi üretmekten aciz üniversitelilerse modern bilgiyi İslamileştirmeye soyundu. Müslümanların aklını ve yaşantısını batıcı anlatıların misyonerliğini yaparak bozdular, bozulmayı terakki niyetine kanıksattılar!

Batılı milletlerde emekçi halk sınıfının çocukları teknik-mesleki eğitimle endüstri toplumunda şekillendirilip toplumu yeniden üretirken, elitlerin ve meraklıların çocukları milletlerinin dini, ahlaki, felsefi, sanatsal, iktisadi, siyasi, ailevi, hukuki, savaş tarihlerini öğrenerek yetiştiriliyor: Dün neredeydiler, bugün nereye geldiler, yarın nerede olmak istiyorlar bunu tartışıyorlar: Her alanda tasnif edilmiş, başından beri kayda geçmiş, birbirini tamamlayan alan bilgileri ana hatlarıyla, seçili bilgeleri ve seçili metinlerini önlerinde hazır bularak donanıyorlar: Kendi üsluplarınca yorumlanmış bir dünya siyasi, iktisadi ve savaş tarihini okuyorlar.

Müslüman milletlerin çocukları, tümüyle mevcut toplumsal yapıyı yeniden üretecek sıradan bilgi ve teknik eleman düzeyinde eğitiliyor: Tıp hariç diyelim geçmişten bugüne uzanan özgün bir bilgi tasnifine, bilgi üretim sistemine ve geçmiş birikime yabancı: Dünya siyasi, iktisadi, savaş tarihinden mahrum: Son yüzyıllık siyasal tarihte bile ideolojik taraftarlığı bilim diye ezberliyor: Teknolojik medeniyet ve materyalist terakkiye hayranlığını batı düşmanlığıyla kapatıyor, geçmişi kutsayıp övünen kompleks içinde.

İslami eğitim namına yapılan resmi gayr-ı resmi etkinliklere bakıldığında, ya tarihin bilgi ambarından tasnif edilmeden çıkartılan nakil hovardalığı yapılıyor, ya da reddi mirasla her şeyi yeniden keşfe çıkılıyor. Müslüman çocuklar, geçtik diğer alanlarda olanı, ilahiyat alanında bile batıya gidip doktora yapıyorsa fazla söze gerek yoktur.

Bu iki milletin çocuklarının eğitiminin ve yetiştirilmesinin karşılaştırılmasında ortaya çıkacak sonuçta sorumluluk, işleri bu olması gereken ama sorumluluğunu taşımayan yukarda tanıtılan iki zümreye aittir: Günlük meşgalesi altında yaşam mücadelesi veren vasat insanların ve masumların değil.

Söylemeli ki, Müslüman milletler için başlangıçta hedeflenen veya tayin edilen “muasır medeniyet” hedefinde bir sapma olmadı. İlerlemeci tarih anlatısı içinde “modern usulle üretilmiş bilgi, ahlaksız teknoloji, kapitalist nitelikli üretim, ucuz istihdam, belli zümre için kalkınma ve refah, herkese ait müştereklerin gaspı” yapısal reform hamleleriyle sürdürülüyor, emperyalist metropollere tekmilde kusur edilmiyor!..

Yazıda temas edildiği için diyelim geçerken demeli ki, sanayileşmenin ilk aşamasında “üretim” çok önemliydi: İbadetti. Ama bu ibadetin kapitalist burjuvaya yapıldığı gizlenecekti. Batıda başlayan bu gelişme bize iktisadi gerçekliğiyle değil teolojik tartışma konusu olarak yansıtıldı: Katolik kilisesi ile Protestanlar arasında din çatışması olarak öğretilen dinde otorite, İncilleri kendi dilinden okuma, herkesin dini anlayabileceği anlatısı, Avrupa topraklarının 1/3’ünün mülkünü elinde tutan kilisenin mallarına çöken prensler ve burjuvaların hikayesini gizledi.

Dolayısıyla meşhur Protestan ahlakı denen vurguncu, katil ve sömürgeci kapitalist üretim tarzını ve rasyonel bireyciliği meşrulaştıran bir dini telakki, bize gelenek-modern karşıtlığı olarak yansıtıldı.

Yukarda gelişim hikayesi özetlenen yeni dünya düzeni, pazar için üretim ve çılgınca tüketimin birbirini beslediği aşamaya geçtiğinde, sistem Protestanlık bagajından da kurtulacaktı: Mali ekonomi denen başka bir soygunculuk, sömürgecilik baş gösterdiğinde.

Bugün dünyada birkaç yüz adet çok uluslu şirketin toplam serveti, milyarlarca insanın toplam servetinin iki-üç katı. Dünyada mukim 3.5 milyar insan aç susuz, sefil, basit sağlık hizmetinden yoksun yaşamaya mahkûm. 2025 yılı sonu itibarıyla dünyadaki fiziki üretimin toplam parasal hacmi 100 trilyon dolar, finans ekonomisinin toplam parasal hacmi 300 trilyon dolar: İnsanlar borçlu, aileler borçlu, üreticiler borçlu, devletler borçlu. (Bloomberg)

Böylesi bir küresel siyasal ve mali-ekonomik sistemde üretim, ihtiyaç karşılığı değil pazar için yapılıyor: Üretim miktarı arttıkça maliyet düşüyor kâr yükseliyor: Teknolojiyi yenileyen, eski teknolojiye dayalı üreticileri öldürüyor: Ölümüne rekabet insanı kendine yabancılaştırıyor, piyasaya giren herkesi kapitalistleştiriyor: Her aşamada sefalet, yoksulluk, işsizlik derinleşiyor: Çoğu sadece kâr için üretilen gereksiz ve yararsız ürünlerin satılması için reklamcılık, moda, sanat gibi meslekler kepazeliği pazarlıyor: Doğanın kirletilmesi, suların zehirlenmesi, müşterek kaynakların hunharca gaspı cabası!

Demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, özgürlük, eşitlik, adalet denenlerse sistemin makbul saydığı “küresel yurttaşlar” için yürürlüktedir: Küresel yurttaş olmanın asgari ölçüsü 5 milyon dolar ve üstü servete sahip olmaktır. Onlarca, yüzlerce milyon dolarınız varsa her ülkenin “yatırımcı” olarak aradığı özel davetlisisinizdir. Onlarca milyar doları yöneten fon ceo’su iseniz her yerde kralsınızdır. Bunlara bu sistemin tüm imkanları serbest, tüm ülkelerin vip kapısı sonuna kadar açıktır.

Bazı iktisatçıların hesabına göre, ülkeden ülkeye değişse de 5 milyon dolar servet biriktirmek için en az 5 bin, milyar dolar servet biriktirmek için yüz binlerce insanın yoksullaşması gerekir. Türkiye’de bir milyon dolar ve üzeri servete sahip olanların sayısı 300 bin kişi, toplam servetin yüzde ellisi bunlara ait.

Başa dönersek yukarda anlatılan “terakki” budur ve din elbette bu terakkiye “mani”dir…

Modern çağda öngörülemeyen bazı gelişmeler oldu: Bilimsel anlatıya ve telkine kalırsa yapısal toplumsal ve siyasal değişimi ancak burjuva sınıfı liberaller veya devletsiz komin toplumcu sosyalistler yapabilirdi. Müslüman İran 1979’da dine dayalı siyasal bir devrim yaptığında bu büyü bozuldu! Tarihte gerilerde bırakılmış din, vicdanlara hapsedilmiş inanç maddi dünyaya ve tarihe geri dönmüştü.

İran devrimi bir İslami düzen kuracak ve yayacak fırsatı bulamadı ama Müslüman milletlerin dini telakki ve maddi dünya ile ilişkilerinde müthiş bir değişiklik başlattı: “Cin şişeden çıkmıştı.”

İran devriminin kendinden beklenen başarısının gecikmesinde devrimin Şii parantezine sokulma çabası, modern çağda nasıl yapılacağı sorunsalı, küresel sisteme aykırılığı nedeniyle kapitalist metropollerin üzerine çullanması gibi nedenler sıralanabilir ama dini telakkide yarattığı değişim aşısı tutmuştur!

20. yüzyılın sonu ve başında hem Rusya hem Amerika işgal ve saldırısını başarıyla savuşturan Afgani Müslümanlar, kapitalist metropollere ve sistemik saldırılara başkaldıran bir soylulukla bağımsızlık kazandı, emirlik düzeyinde bir İslami düzen kurma çabasına giriştiler. Dünyanın tüm “lanetlileri” için yeniden uyanış meşalesi oldular.

Diğerleri silahı bırakması ve sistem içinde partileşmesini isterken İran’ın lojistik desteğiyle diyelim Filistin’de Gazzeliler, Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Ensarullah küffara karşı direnişte destan yazmaya başladılar. Irmaklarda boğulan “dünyanın kıyıya çıkamayanları” için umur, umut ve ufuk kaynağı oldular.

Bu gelişmeler hem insanlığın, hem İslami telakkinin içine düştüğü krizden çıkması, hem de batıcı sosyal siyasal bilimsel anlatıya dayalı üç yüz yıllık medeniyet büyüsünün bozulması bakımından ormanı yakacak kıvılcımdır…

İslam milletleri dünyasında büyüklü küçüklü 50 küsur devlet var. Aralarında siyasi, iktisadi ve askeri bir birlik kuramıyorlar. Her biri milli ve mezhebi çukurda debeleniyor. Nerdeyse tümü kendi kapitalist metropollerine bağlı. Yani ve dolayısıyla Müslümanların dünyada esen bir rüzgarları yok.

Neden böyle?

Öncelikle yukarda zikredilen iki sorumlu odağa dikkat çekmeli. Çünkü işleri çekip çevirenler bu iki zümredir. Günlük maişet gailesi içinde yaşam mücadelesi veren halkın burada bir dahli yoktur.

Ardından, Emevîler’den bu yana süregelen siyasal tarihte “İslam öncesi İran tipi hanedanlık ve Roma tipi devletçilik” kültünün etkisi söylenmeli!

Her şeye rağmen bir gün, bir yerde, bu milletlerden biri Peygamberlerin duyuru ve baş kaldırışlarının neye ve niye olduğunu tekrar hatırlayacak, harekete geçecektir: Ancak kafirler Allah’tan ümit keserler!

Tarihleri boyu muhalif olmanın avantajını-dezavantajını taşıyan Şiilikle, niteliği ve meşruiyeti hesaba katmadan hanedancı ve devletçi dezavantajla yüklü Sünniliğin bir şekilde buluşup İslam ümmetini yeniden siyasi birlik altında toplaması elzemdir: Ulusçuluk, mezhepçilik, dilcilik, vatancılık, atacılık, örfcülük gibi doğal ve yerel farklılıkları yok saymadan siyasal, iktisadi ve askeri bir birliğin tesisi de elzemdir, zira İslam maddi alemde bunu ister, maneviyatı da bunu tesis eder…

Şu hâlde ve nihayet deriz ki, kim ki Müslüman milletleri siyasi, iktisadi ve askeri bir birliğe dönüştürmeye adar kendini, o ki sünnet ehlidir; değilse batıcı terakkinin temsilciliğini yapan bidat ehlidir. Bu işte gaflet dalaletle eş değerdir.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *