Hz. Muhammed’in Ne Getirdiği, Ne Söylediği, Neye Çağırdığı ve Nasıl Yaptığına Dair

Hz. Muhammed’in Ne Getirdiği, Ne Söylediği, Neye Çağırdığı ve Nasıl Yaptığına Dair

Hz. Muhammed’in (sav) daha Mekke’de iken kurduğu, Medine’deki şekillenişle Roma ve İran’a başkaldırısı ile oluşan siyasal toplum, hem kendine özgü bir topluluğu, hem kendi insanları, hem kendi imkânları, hem de kendi yöntemleriyle, kendileri arasında gerçekleştirmiş ve bunu dünya çapında etkinleştirmiştir.

Hüseyin Alan

Öncelikle söylenmeli ki Tevhid, İslam dininin özü, esası ve temel nedenidir: Üç şeyi bir’leştiriyor: İlahı bir’leştiriyor, müminleri birleştiriyor, dini hayatla dünya hayatını birleştiriyor.

Son şıkla, müslimlerle gayr-ı müslimleri bir ümmet yapısında birleştiriyor. Ki bu adalet ve takvanın sonucu olarak tezahür edecektir..

Yazıda Hz. Muhammed’in başından beri var olan tevhid dini İslam’ı ikmal eden son peygamber olarak, tevhidin ikinci ve üçüncü şıkkını nasıl yaptığını/sünnetini birkaç uygulamasıyla ele alacak, onun getirdiği dine dayalı duyurusu, çağrısı, yapış edişlerine dikkat çeken örneklerle temas edeceğiz.

Hatırlatmak isteriz ki temas edilecek örneklerde kullanılacak “aile-kabile-kavim” terimleri modern çağda “birey-yurttaş-ulus/milliyet” olarak adlandırılmaktadır.

O nedenle Hz. Muhammed’in dine dayalı siyasi ve iktisadi temelde oluşturduğu “yeni bir insan tipi-toplum-ümmet” inşası öne çıkacaktır. Başka bir deyişle Hz. Muhammed ne getirdi, ne söyledi, neye çağırdı, ne yaptı sorularına cevap arayışı söz konusu edilecektir..

O dönemde İslam dininin manevi değer temelli maddi kuruluşu, insanlığın siyasete ve topluma ilişkin düşüncelerinden tamamen kopuktur çünkü peygamber ve takipçileri bilinenlerin dışında yeni bir insan ve millet-ümmet inşa etti: Bu ümmet, bir ucunda ilahi kitabla uyarılmış müşrik millet/sami milleti, diğer ucunda kitabdan yana nasipsiz kafir millet/ari milleti olan iki kutbun ortasında oluşturulan “vasat ümmet”dir.

Yeni inşa edilen bu vasat ümmet/millet inanç, düşünme biçimi, dil, ahlak, hukuk, ticaret, medeni hayat vs ile şeriata/yasaya göre düzenlenmiş, mevcuttaki toplum yapısı içinden bu temelde, bu esaslara göre yeniden örgütlemişti. Bu toplumun toplumsal gereksinimleriyse dini prensiplerle karşılanmıştır.

Bu iş/oluşum hem siyasi, hem manevi olarak görülürse şayet, İslam kültürünün daha sonra alacağı biçim, hızlı yükseliş ve yayılışı da kolayca anlaşılabilir..

Önceki dinler ilke olarak insancıl ve ahlaki temelli olsa da bireysel sınırlara ve vicdanlara sıkışmış; toplum, iktidar, düzen ve devlet sorunuyla baş edebilmiş değildi. Hz. Muhammed’in, Medine’de yaptığı anlaşma/vesika ile kurduğu kabileler federasyonuysa, hem bir ümmet/inanan inanmayan birliği inşa etti, hem iktidar sorununu çözdü, hem de bu yapıyı ahlâki misyonuyla bizzat yönetti.

Buradaki oluşuma dikkatli bakıldığında ailelerin, kabilelerin, kavimlerin reddedilmediği, yok sayılmadığı, dolayısıyla doğal kabul edilerek bunların başka bir yapıda, bir üst formda yeniden birleştirilip buluşturulduğu görülür..

İnsanlığın en temel birliği olan kabile toplumlarında kabile kimliği, mensubiyeti ve bağlılığı önemliydi. Aile, kabile, soya dayalı temel toplumsal yapılar, kendi içinde tutarlılık ve devamlılık gösteriyordu. İslam’ın yeni oluşumda bu yapıdaki ailelere, kabilelere dokunmadığı ama bunları bir üst aşamaya çıkartıp başka bir yapıda yeniden birleştirdiği görülür.

Bu oluşum feodal monarşi ile veya resmi devletle oluşturulup yönetilenlerin tersine bir durumdur. Dolayısıyla Müslüman ümmet farklı inançta ve etnik yapıdaki alt grupları, kendi iç yapılarını yok etmeden birbirine bağlamıştı: İbn Haldun’a esin kaynağı olan “asabiye”nin mahiyetine müdahale ile.

Asabiye, vahiy öncesi cahiliye hayatındaki kurucu neden, üyeleri arasındaki motivasyon bağı, kavmiyetçilik-grup ruhu manasına, adil olmayan bir davada veya her şartta kendi kavmine destek olmaktı. Bu asabiye bağı ümmet yapısında mahiyet ve kapsam değiştirecek, artık önemli olan aile-kabile-ırk-cinsiyet değil, dindarlık/takva olacaktı (Hucurat 11-13).

Burada ortaya çıkan yeni durum, yeni bir “kabile biçimi” olarak görülebilirse yeni kabilenin özelliklerinin yüceltildiği, ümmetin parçalarının tümüne mal edildiği görünür. Yani bütün müslümanların tek bir kabile, tek bir millet olduğu anlaşılır.

Başka bir deyişle yeni din ve onun yasası şeriat, yeni kabile üyelerinin tümünü birbirine bağlıyor, diğerlerinden ayrıştıran bir kimlik aşılıyordu. Güçlü bir aidiyet duygusuyla, üye olanlarla olmayanlar arasında da kesin bir ayrım yaparak üyelere aktarılıyordu.

Buradaki kimlik, o günkü kabilesel cahiliyede ve bugünkü ulusçu cahiliyede olduğu gibi ötekisinden/karşı milletten hareketle oluşturulan değil, bizzat kendi değerlerinden inşa edilen, kendi karşıtını üreten bir kimliktir.

Burada olan şey kabile asabiyesinin/bağlılığının iman asabiyesiyle millet, ümmet bağlılığına dönüştürülmesidir.

Bunu başaran şey şer’i yasadır, başarmasının nedeniyse toplumsal alan ve ferdi alan dahil yaşamı tümüyle birleştirmesinden/kapsamasından kaynaklıdır.

Çünkü bireyin hayatında dahil olduğu grubun önemi korunuyor, ama cahili kabile asabiyesinin yerini şeriat alıyor, şeriat, eşi görülmemiş ölçüdeki adil ve hakkaniyetli yasalarıyla yönetilen İslam milletini/toplumunu oluşturuyordu..

İslam, bireyi toplum üyesi olarak şahsiyetten mahrum etmediği gibi, bireyi özne ve özerk yapıp toplumun önüne geçirmedi. Şer’i hukuk kurallarıyla, toplumsal sorumluluğun merkezine yerleştirdi. Bu, kabile toplumunda devrim demekti. Yani artık hiçbir birey Allah’dan saklanmak için kabilesinin arkasına, atalarının gölgesine sığınamayacaktı. Çünkü hak, adalet ve takva ilkesi, aile-kabile-soy bağlarına üstün gelmişti.

Hatırlanırsa kabile bağında şeref ve üstünlük bireye değil kabileye aitti, kabile üstün ve şerefliyse üyeleri de üstün ve şerefliydi. Devrim denen şey de burada olacaktı..

Elbet iş burada kalmadı, İslam iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin normatif değerleri de kişisel ilişkiler bağlamında yeniden tanımladı: İman edenler ve güvenilir olanlar iyi, doğru ve güzeldi; nankörler ve küfredenler kötü, yanlış ve çirkindi.

Doğal olarak yeni topluluğun üyelerinden kişisel izzet, yiğitlik, mertlik/mürüvvet ve sıdk/doğruluk/bağlılık/sadakat sahibi ve misafirperver olmaları isteniyordu.

İslam bu değerlere evrensel bir anlam yüklemişti: Yeni topluluğun üyesinden Arap kabilelerinde olduğu gibi akrabalıkla/kan-soy bağıyla ilgili değil, iman ve adalet bağlamıyla bağlanması isteniyordu. Bu sadece Arapları değil, Arap olmayan tüm insanları da kapsıyordu. Çünkü islam Arapların içinden çıksa da sadece Arapların dini değildi. Peygamber de Arapların peygamberi değildi. Arapça lisanla indirilen Kur’an da Arapların kitabı değildi.

Bu değerleri içinde ve üstünde taşıyanlar ümmete mensubiyeti ve sadakati gösteriyordu..

Hz. Muhammed’in Mekke’de küçük ölçekte başlatıp Medine’de genişlettiği yeni toplum inşasından sonra, kabile toplulukları ahlâki, hukuki, toplumsal nitelikte mutasyon geçirecek, kabile üyelerininse düşünüş ve davranış biçimi değişecektir.

Bu değişim aynı zamanda devletçi Roma ve babadan oğula geçen İran imparatorluklarına da bir başkaldırıydı. Çünkü artık referans “resmiyet/devlet-hanedanlık” değildi.

Roma’da devlet esas, diğer her şey teferruattı, İran’da hanedan esas gerisi teferruattı. İslam ikisinden de farklı bir uygulama getirdi: Din esas, devlet ve hanedanlık dahil gerisi teferruat oldu.

Bu sebeple kabilelere ve kabile topluluklarına İslami yönetim tarzı altında da varlıklarını ve gelişmelerini sürdürmelerine imkan sağlandığında: Devletçi Roma ve Ataerkil İran yönetim tarzları dışında gelişip bunlara başkaldıran devletsiz/resmiyetsiz başka bir tarz uygulama geliştirmişti..

Kabile yapısındaki kimi özellikler yeni kurulan “kabileye” aktarılırken mahiyet ve referans değiştirilecektir. Mesela kabiledeki toplumsal ilişkilerde ve algılarda soyun ve soy kütüğünün vurgulanması önemliydi, bu uygulama sürdürüldü. Çünkü soy aynı zamanda otorite ve hiyerarşi sağlıyordu. Burada getirilen yenilik, ulema arasında olduğu gibi kabileye, aristokrasiye değil ilme ve takvaya dayandırıldı. Giderek önemli mevkilere kuşaktan kuşağa ailelerin üyelerinin geçmeye başlaması referansta yoktr.

Sonradan görüleceği üzere kişi soyunu doğrudan Muhammed’e dayandırırsa özel bir statü elde ediyordu. Oysa bu da referansta yoktu..

Mesela kabilede otorite, ya ataerkil bağda ya da resmi devlet memurluğundaydı ama İslamdaki otorite maneviydi, takva kaynaklıydı ve kişiseldi. Otorite, resmi bağdan veya ırsiyetten kaynaklanmıyor, kişinin dindarlık ve bilgi gibi şahsi özelliklerinden kaynaklanıyordu.

Bu bağlamda sonradan gelişen durumdaki şerif/soylu sözcüğü öncelikle ailenin soyluluğuna yapılan bir atıftı. Bu atıf sonradan toplumsal ve siyasal önderlik için kullanılan genel bir kavrama dönüşecektir.

Bu durum Hristiyanlık içindeki otorite örgütlenmesiyle de zıt bir durumdu. Çünkü piskoposların ve kilise görevlilerinin otoriteleri kişisel özelliklerinden çok resmi görevlerinden kaynaklıydı..

Mesela, akraba meselesi gibi önemli bir kabile değeri Kur’an’da açıklanan ahlâk düzeninde değişerek yaşamaya devam ettirildi. İslamda akrabalık kana ve soya dayalı olmaktan çıkartıldı, müminler ve muhacirlerin birbirine daha yakın olduğu bildirildi (Ahzab 6)..

Benzer şekilde başka bir misal, saldırı, talan, yağma gibi kabile hukuku ve hayatı İslam öncesi bir gerçeklik iken, İslam’da kabile saldırganlığı ve yırtıcılığı (günümüzdeki ulusal çıkarlar) cihad, fetih (şirkin ve zulmün tasfiyesi) gibi yüksek bir erdeme ve amaca çıkartıldı, bir düzene sokuldu..

Nasıl başarıldı?

Çok kısa bir sürede ve benzeri görülmemiş hızlı bir şekilde gerçekleşen bu yeni durum, elbette çeşitli yöntemlerle başarıldı. Yöntemler bilinçli olarak bu amaçla tasarlanmış, bu tasarım toplumsal bünyede istenen dirliği/düzeni ve bütünlüğü sağlamıştı.

Yöntemler Yahudi-Helen, Roma-Hristiyan rejimlerinden çok farklıydı.

Misalen: Şeriatın ibadetlere ilişkin kısımları bedenseldi, bedensel işlevlere ilişkindi: Sünnet olma, cinsellik, adet olma, tuvalet, diş temizliği, yiyecekler, içecekler, giysiler, aileye ve komşuya ilişkin.. birçok görgü kuralları, ümmet içindekilerinin birbirini derhal tanımasına; toplumsal kenetlenmeye ve şahsi disipline katkısı olan namaz, oruç, hac, kurban, zekat, sözleşme gibi eylemlerse kendilerini gayr-ı müslimlerden ayıran uygulamalara dönüşecekti. Bu tanıma ve tanınma imkanları aynı zamanda yabancılarla kurulan ilişkilerde birbirlerini tahmin edilebilir ve denetlenebilir de kılacaktır.

Bu gelişmeleri yeni bir “kabilecilik” olarak gördüğümüzde, yeni toplum veya millet ilkesel olarak evrensel, uygulamada kentli ve ticari olarak şekillendi.

Bu yöntemlerle bireyler hızla geçmişlerinden ve kendilerinden uzaklaşarak, bu yeni “kabile/oluşum” içinde olgunlaşıyordu.

Ortaya çıkan bu yeni toplum tipi Yunan, Roma, Avrupa, Hristiyan uygarlığından tür/tip ve tarz olarak çok farklıydı: İnsaflıydı, merhametliydi, bağışlayıcıydı, adildi. İnsanların iyiliğini istiyordu..

Hz. Muhammed ve onu izleyenler aslında kabile ötesi, milliyet ötesi, vatan sınırları ötesi evrensel bir toplum inşa ettiler. Mirasa, alış verişe ilişkin dini kurallarla, uzak yerlerde ticareti ve kültürel alışverişi kolaylaştırdı. Dolayısıyla şer’i kurallar, farklı soylardan, kabilelerden, dillerden, milliyetlerden, dinlerden gelen kişilerin aynı koşullarda birbirleriyle etkileşimini sağlayan bir temel oluşturdu. Bu kişiler kendi soy, kabile, dil, milliyetlerini terk etmeden ama birbirlerini aynı ümmetin üyeleri/akrabaları olarak üst bağla görmeye başladı.

Bu durum tek ilahlı dinlerdeki evrensel kardeşlik idealinin yeni bir dili, biçimi ama gerçekleşmiş şekliydi.

Yeni milletin resmi olana karşı görece gayrı resmilikle de kendini göstermesi ilginçtir: Roma’da olduğu gibi devlet memurluğuna, İran’da olduğu gibi hanedan mensubiyetine karşılıktır.

Günümüzde bu halin “sivillik” olarak nitelenmesi doğru değildir: Çünkü sivilliğin temel özelliği “resmi” olanla uyumu, resmi olana bigane duruşudur..

Şeriat/yasa insanları yeniden biçimlendirirken ilkin ağızdan ağıza aktarılan bir şeydi, ama aynı zamanda cemaat halinde uygulanıyordu. Tıpkı bir dil gibi, farklı kaynaklardan ağızdan ağıza nakledilen ayetler ve hadislerle yayılıp gelişiyordu.

Ulema, dini önderler olarak öne çıktığında şeriatın öğrenilmesi, yayılması ve uygulanmasını sağlıyordu.

Ulema arasındaki bilgi/ilim üretim ve nakli, muallim-talib, öğretmen öğrenci ilişkisine dayalıydı. Resmi standartta değil kişisel ve özeldi. Hristiyan din adamlarının tersine bunların aralarında bir hiyerarşi yoktu. Resmi bir örgüt olmadığı için sınav, sertifika da yoktu. Dolayısıyla ulema ve öğrenciyi önder konumuna getiren şey, karşılıklı olarak birbirlerine bilgisini ve dindarlığını/takvasını aktarıp kabul ettirmesiydi..

Yeni oluşumda öncelikle milliyet/halk/toplum düşüncesi bu millletten ayrılıyordu. Ama Arap olmayanları da kucaklayarak bütün herkesi bu yapıya katılmaya çağrı vardı.

Zaten insanlar bidayette tek bir ümmetti (millet) ama sonradan farklılaşmıştı. İslam milleti uyumlu bütünlüğü nedeniyle ve öğretisiyle çok sade ve kolay olduğu için doktrine ilişkin tartışmalar yapmıyor, evrensellik niteliğiyle diğer tüm milletlerden ayrılıyordu. En önemli işlevsel özelliğiyse, üyeleri arasındaki anlaşmazlıkları barışçıl biçimde çözümlemesi, inanmayanlara karşı birleştirici bir cephe oluşturmasıydı. Hz. Muhammed ve takipçilerinin yasama etkinliklerinin temel nedeni buydu.

Diğer en önemli işlevi ise Kur’an’ı/mesajı yaymaktı.

Burada milletin birliğinin toplumsal norm olduğu görülmektedir. Üyeler arasında haklar ve ödevler aynıydı. Bir üyenin üstünlüğü eskiden olduğu gibi soydan, servetten, iktidardan kaynaklı değil, yalnızca sahip olduğu dindarlığı/takvası ve bilgisi kaynaklıydı..

İslam’ın siyasal yapısına gelince, o ancak kabilecilikten doğmuş olan ama kabile sonrası veya üstü bir toplum olarak görülürse anlaşılabilir. Bu nedenle, onun neden bir resmi devlet yapısı ya da anayasa oluşturmamış olduğu da anlaşılır.

Oysa İslam’da da, diğer toplumlarda olduğu gibi benzer işlevler gösteren siyasal otorite vardır ama bu raşit halifelerde olduğu gibi bizzat bilen, sonrakilerde olduğu gibi ulemadan fakih/hukukçuların desteğiyle, genellikle de dindar/takvalı bir aileden gelenlerdi. Bunlar iktidara resmi bir atamayla, yahut demokraside olduğu gibi genel seçimle veyahut babadan oğula geçen uygulama yoluyla gelmiyordu. Bunlar fert olarak gösterdikleri yiğitlik ve takvasıyla üstünlüğü elde edenlerdi.

Yeni toplumun siyasi kültürü ve siyaset kuramı üzerindeki etkisi çok büyüktü. Bunun sonuçlarından biri, İslami siyasi düşünceyi inceleyenlerde görünen ve hatta ulus paradigması içinde yetişenlerin siyasal dilinin çok yetersiz kaldığının anlaşılmasıdır..

İslam’la ortaya çıkan şey yeni bir siyasal toplum türüdür. Dine dayalı bir siyasal toplum oluşumu, bu toplumun mevcutlardan farklı başka bir yönetim tarzıyla siyaseti biçimlendirmesidir.

Kur’an çoğunlukla dini ve ahlaki bağları hukuk kurallarıyla açıklarken, devlet şekli hakkında detay vermez ama çıkarımlar yapmaya imkân veren genel bir yönlendirme yapar (Nisa 58-59)..

İslam’da temel kavram “İslam”dır. İslam, Allah’a boyun eğiş/teslimiyet ve onunla huzurlu bir iradi “barış ahdine” girmektir. Allah ile insan arasındaki en temel ilişki budur. Bu ilişki insanın kendisiyle, toplumuyla, varlık alemiyle kurduğu ilişkilerini de kapsar.

İslam kavramının kendisi, din ile yönetimi, ilahi olanla dünyevi olanı birleştirmektir. Bunları tevhid etmektir. Din ise, toplumsalı düzenleyen, yasak sınırları koyan, yargılayandır: “Herhalde sana beyat edenler ancak Allah’a beyat etmektedirler. Allah’ın eli onların elinin üstündedir.” (Fetih 10)

Bu ahit düşüncesi Yahudilikteki saptırılmış ahit düşüncesinin düzeltilmiş biçimidir..

Siyasi bağlamda Hz. Muhammed’de görülen şey, kabilenin ve devletin yerine dini bir topluluk koyması, topluluk hayatına ahlaki ve hukuki bir düzen getirmesi, bunu da siyasete yansıtmasıdır.

Bu topluluk aslında daha Mekke’de iken “siyasal bir topluluktur.” Kafire itaat etmez. İnsana, toplumsal ve siyasal hayata şu iyi bu kötü, şu haram bu helal, şu hak bu batıl diye müdahale eder. Kendi tarzında ve yönetim biçiminde devlet deneni yeniden kuracak siyasal örgütlenmeyle de taçlandırır, bu iş, bu toplumun işidir.

Hz. Muhammed’in daha Mekke’de iken kurduğu, Medine’deki şekillenişle Roma ve İran’a başkaldırısı ile oluşan bu siyasal toplum, hem kendine özgü bir topluluğu, hem kendi insanları, hem kendi imkânları ve hem de kendi yöntemleriyle, kendileri arasında gerçekleştirmiş ve hem de bunu dünya çapında etkinleştirmiştir.

Geriye dönüp bakıldığında bu oluşumun bilinçli olarak hem kişiler arası ilişkilerde, hem toplumsal ve siyasal ilişkilerde, hem de küresel ölçekte insanları yeniden biçimlendirmek olduğu gözlenir..

İslam, bugünkü adlandırmayla ulusçu/milliyetçi, o günkü adlandırmayla kabilecilikten daha geniş, daha kuşatıcı ve daha sağlam yapılı bir topluma götüren yolu açtı. Bu yol Mısır, Yunan kentlerinin ve Avrupa feodal monarşilerinin veya çağdaş demokratların gittikleri yoldan çok farklıydı.

Diğer siyasal kültürlerde kişilerden bağımsız olarak devlet görevlilerinin bulunduğu resmi alan, buyruk imkânı, İslam şeriatiyle karizmatik/takvalı müminlere geçti.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *