DOĞU AKDENİZ MESELESİ

DOĞU AKDENİZ MESELESİ

Doğu Akdeniz; hem jeopolitik açıdan sahip olduğu merkezi konum hem de son dönemde keşfedilen enerji kaynakları bakımından uluslararası kamuoyunun gündemindeki mühim bir bölgedir.

Türkiye’yi yakından ilgilendiren bölgede iki önemli olay vuku bulmaktadır. Bunlardan biri Doğu Akdeniz gerilimi bir diğeri ise Ermenistan ve Azerbaycan savaşıdır. Stratejik olarak Türkiye bölgede aktif bir güç olarak kalabilmek için Suriye meselesinde olduğu gibi bu iki gerilimde de bir cephe hattı oluşturma zorunluluğu duymaktadır. Zira bölge enerji rezervi hususunda ve varolan enerjinin Avrupa’ya nakli hususunda önemli bir bölge olma özelliğini korumaktadır. Bu bölgede dengeler savaşı sürdürülmektedir. Bir yandan Rusya bölgenin kontrolü için savaşırken diğer yandan ABD ve AB burada varlık mücadelesine devam etmektedir.

Doğu Akdeniz’in hidrokarbon, petrol, doğalgaz ve sıvılaştırılmış doğalgaz açısından oldukça zengin rezerve sahip olduğu tespit edilmiş olduğundan İsrail, Mısır ve Yunanistan’ın da içinde bulunduğu ve AB devletlerince de desteklenen gruplar eliyle, Türkiye by-pass edilerek bu enerjilerin Avrupa’ya nakli istenmektedir.

Rum tarafı, Kıbrıs konusunu kendi lehine çözebilmek için tek taraflı olarak uluslararası hukuku hiçe sayarak sözde ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölgelerinin gaz arama ihalelerini özellikle Amerikan Exxon Mobile, Fransız Total ve İtalyan Eni şirketlerine vererek ‘ABD ve AB ülkeleri görüldüğü üzere benim arkamda’ mesajı vermeye çalışmış ve çalışmaya da devam etmektedir. Rumlar, sözde Münhasır Ekonomik Bölgeleri’nin gaz arama ihalelerini özellikle Amerikan, Fransız ve İtalyan şirketlere vererek ABD ve AB ülkeleri ile Türk tarafını karşı karşıya getirdi. Ardından da İsrail ve Mısır’ı işin içine çekti.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Jeolojik Araştırmalar Merkezi’nin 2010 yılındaki raporunda Kıbrıs Adası, Suriye, Lübnan ve İsrail ile Filistin arasında kalan Afrodit bölgesinde 3,45 trilyon m3 doğalgaz ve 1,7 milyar varil petrol rezervinin bulunduğu öne sürülmüştür. Nil havzasında ise yaklaşık 1,8 milyar varil petrol, 6,3 trilyon m3 doğalgaz ve 6 milyar varil sıvı doğalgaz rezervi olduğu tahmin edilmektedir. Buna ek olarak Kıbrıs Adasının etrafında 8 milyar varillik bir petrol rezervinin bulunduğu da tespit edilmiştir. Girit Adasının güneydoğusunda kalan ve Heredot olarak adlandırılan bölge ile Kıbrıs Adası çevresindeki bölgede de 3,5 trilyon m3’lük doğalgaz olduğu bilinmektedir. Doğu Akdeniz’deki enerji rezervinin yaklaşık olarak 30 milyar varil petrole eşdeğer olduğu tahmin edilmektedir. Bunun toplam değeri ise 1,5 trilyon dolardır. Kıbrıs Adası, Lübnan, Suriye ve İsrail arasındaki bölgede de 3 milyon 450 bin m3 doğalgaz ve yaklaşık 1 milyar 700 milyon varil petrol bulunmaktadır. Delta havzasında ise 7 trilyon m3 doğalgaz ve 1 milyar 800 milyon varil petrol olduğu düşünülmektedir. Kıbrıs Adası, İsrail ve Mısır arasında kalan alanda da 10 trilyon m3 doğalgaz ve 8 milyar varil petrol bulunmaktadır. Doğuya uzanan bölgede ise 3 trilyon m3 doğalgaz ve Akdeniz’de toplam değeri 3 trilyon dolar olan 60 milyar varil petrole eşdeğer hidrokarbon rezervinin bulunduğu belirtilmektedir. Bu rezerv, Avrupa’nın 30, Türkiye’nin ise 572 yıllık doğalgaz ihtiyacını karşılayacak seviyededir. Söz konusu zenginlik, bölgedeki rekabetin büyüklüğüne de işaret etmektedir.

2008 ile 2011 yılları arasında İsrail kıyılarındaki Tamar ve Leviathan sahaları ile Kıbrıs adası kıyılarındaki Afrodit sahasının keşfedilmesiyle, bölgenin enerji serüveni de başlamıştır. Keşfedilen bu kaynakların ihraç edilebilmesi için boru hatlarından (Türkiye veya Yunanistan’a) LNG tesislerine (Kıbrıs Adası, İsrail ve Mısır) kadar çeşitli ihracat seçenekleri gündeme gelmiştir.

Rusya, ekonomi ve dış politikasını enerji politikaları üzerine inşa eden bir ülkedir. Söz konusu ülke, bütçe gelirlerinin %40’tan fazlasını enerji kaynaklarından sağlamaktadır. Buna karşılık AB ise doğalgaz ihtiyacının %41’ini Rusya’dan karşılamaktadır. Dolayısıyla Rusya için öncelik, enerji gelirlerinin devamlılığını sağlamak ve Avrupa doğalgaz pazarında tekel durumunu korumaktır. Doğu Akdeniz’de bulunan doğalgaz rezervleri ve bu gazı Avrupa’ya taşıyacak Güney Gaz Koridoru ise Avrupa için Rus gazına alternatif oluşturabilme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle Moskova, Doğu Akdeniz’deki enerji projelerine dahil olarak kıyıdaş ülkelerle ikili ilişkiler geliştirmeye ve böylece çıkarları doğrultusunda oyunu sürdürmeye çalışmaktadır. Doğu Akdeniz’de Mısır’a ait ZOHR isimli sahanın %30’unu Ruslara ait olan Lukoil firması satın almıştır. Banyas’tan Tartus’a kadar Suriye’nin kıyı kesiminde 25 yıllık sondaj hakkı da Rus enerji firmalara aittir. Rusya, İsrail’le işbirliğini geliştirerek Tamar ve Leviathan sahalarındaki gazın bir kısmını LNG olarak Avrupa yerine, Doğu Asya pazarına satmayı da planlamaktadır. ABD’nin teşvikiyle kurulan Doğu Akdeniz Gaz Forumu ise EXXON Mobil’in bu oyuna dahil olması nedeniyle hem Türkiye ve hem de Rusya açısından olumsuz mahiyettedir.

Sonuç olarak Doğu Akdeniz; hem jeopolitik açıdan sahip olduğu merkezi konum hem de son dönemde keşfedilen enerji kaynakları bakımından uluslararası kamuoyunun gündemindeki mühim bir bölgedir. Türkiye’nin bölgede oynanan oyunun dengelerini değiştirmek üzere harekete geçmesi ise başta ABD olmak üzere GKRY ve Yunanistan gibi birçok aktörü rahatsız etmektedir. Güç dengesi açısından Türkiye, Rusya ve İran bölgede belirleyici olan devletlerdir. Ankara açısından bu konuda Moskova’nın desteğini almak oldukça önemlidir. Çünkü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) daimî üyesi olarak Rusya’nın Türkiye’yi desteklemesi, BMGK’nın bu konuda bir yaptırım kararı almasını zorlaştıracaktır. Ancak Moskova’nın Ankara’ya vereceği kısmi desteğin bir faturası da olacaktır. Zira Türkiye’nin bölgedeki sondaj faaliyetleri, Ankara’nın başarısı olduğu kadar; Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun arkasındaki Washington ve Brüksel’in başarısızlığı olarak da algılanabilir. Bu durumda ise Moskova, doğalgaz projeleri için güvenilir ortak konumuna gelerek işbirliği için yeni bir mevzi elde edebilir. Dolayısıyla Rusya’nın pragmatik yaklaşımı ve desteği, Türkiye’den alacağı tavizin büyüklüğüne göre şekillenecektir. Bu kapsamda Ankara, kriz derinleştikçe Moskova’nın desteğini almak için S-400 konusundaki kararlı duruşunu devam ettirebilir. Dahası Suriye’deki terörist unsurlara karşı, Fırat’ın doğusunda Rusya ile ortak bir harekât da gerçekleştirebilir. Rusya’nın Türkiye’ye vereceği destek ise, işbirliği yaptığı Mısır, İsrail, Lübnan ve GKRY ile olan ilişkilerini koruyabilmesine bağlıdır. Suriye Krizi, Türk Akımı ve S-400’lerin tedariki gibi konularda iki ülke arasında stratejik ortaklık bulunduğundan bahsedilse de ikili ilişkiler, daha çok Rusya’nın çıkarları doğrultusunda şekillenmektedir. Bu nedenle de Rusya, Türkiye’ye destek verirken Doğu Akdeniz’de kurduğu ilişkileri tehlikeye atmak istemeyecektir.

AZERBAYCAN ERMENİSTAN GERGİNLİĞİ

Dağlık Karabağ yaklaşık 27 yıldır Ermenistan işgali altında bulunan bir Azerbaycan toprağıdır. Bölgenin stratejik açıdan önemli bir bölge olması çatışmanın da tansiyonunu yükseltmektedir. Dağlık Karabağ sorunu yeni bir sorun değildir. Çarlık Rusya’sından bugüne aktarılan kökeni 1800’lü yıllara dayanan bir sorundur. 1800’lü yıllardan bu yana Rusya’nın güttüğü iskan politikalarının neticesinde bu problem sürekli olarak kaşınmaktadır. Rusya bu çatışmadan hem ekonomik, hem askeri hem de stratejik olarak faydalanmaktadır. 

Türkiye bu çatışmada, Türk Konseyi üyesi olması, Azerbaycan ile soy bağı bulunması ve bölgenin stratejik açıdan önemli bir pozisyonda yer alması nedeniyle çatışmanın içinde bilfiil Azerbaycan’ın yanında yer almaktadır. Türkiye’nin bu çatışmada Azerbaycan’ın yanında yer alması kuşkusuz Moskova’yı rahatsız edecektir. Zira Kırım dahil birçok konuda Moskova kendi etki alanı içine Türkiye’nin olumsuz bir güç olarak dahil olmasını istememektedir. 

Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki çatışmayı doğru okuyabilmek için bu çatışmanın tarihi arka planını bilmekte fayda vardır. Dağlık Karabağ veya Yukarı Karabağ meselesi iki ülke arasındaki çatışmanın temel nedenidir. Kimi araştırmacılar çatışmayı 1987-1994 dönemine götürse de aslında çatışmanın tarihi arka planı 19. yüzyılın başlarına dayanmaktadır. Çarlık Rusyası 1800’lerin başında bölgede iskan politikaları uygulamaya başladığında Karabağ’daki Ermeni nüfusu (1823’te) yüzde 22 iken Azerbaycan Türkleri ise bölgedeki nüfusun yüzde 78’ini oluşturuyordu. Ardından birer yıl arayla İran-Rusya arasında imzalanan Türkmençay Antlaşması ve Osmanlı-Rusya arasında imzalanan Edirne Antlaşması ile bölgenin nüfusu değişmeye başlamıştır. Bu minvalde Rusya bölgede yönetilebilir yeni bir demografik düzen oluşturmayı planlamış ve başarılı da olmuştur. Nitekim 1832 nüfus sayımında bölgedeki Ermeni nüfusu yaklaşık yüzde 32’ye ve 1880’de yüzde 53’e yükselmiş ve Azerbaycan Türklerinin nüfusunu geçmiştir. 1989’a geldiğimizde ise bölgedeki Ermeni nüfusunun neredeyse yüzde 80’e ulaştığını görmekteyiz. Rusya’nın izlediği iskan politikaları hedeflenen sonuçları vermiş, Ermeniler Türk yurdu Karabağ’da çoğunluk hale gelmiştir. Rusya benzer stratejileri yakın geçmişte ve hatta günümüzde birçok bölgede kullanmış ve kullanmaya da devam etmektedir. Sovyetler Birliği’nin kurulmasını müteakip ise Karabağ, Azerbaycan’a bağlı otonom bir siyasal yapı hüviyetine bürünmüştür. Mihail Gorbaçov döneminde yani Sovyetler’in son yıllarında bölgenin statüsü sorun olmaya başlamış zira Ermeniler hak talep etmeye başlamıştır. Sovyetler’in Ermenistan’dan yana izlediği politikalara ek olarak bölgedeki Ermeni nüfus içerisinde bir hareketlenmenin başlamasıyla birlikte ilerleyen yıllarda Dağlık Karabağ’da yaşanacak çatışmaların fitili de ateşlenmiştir. Sovyetler’in dağılmasından sonra Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilan etmesi ve Karabağ’ın otonom statüsünü feshetmesi bölgede yaşayan Ermeni halkın desteği ile birlikte Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığını ilan etmesi ve ardından da Ermenistan’ın iki yıl boyunca dahil olduğu çatışmalar işgal ile sonuçlanmıştır. Lakin Sovyetler’in ardından Dağlık Karabağ, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nin toprağı olarak tanınmıştır. De facto (fiili) olarak bağımsız bir devlet olma iddiasında olsalar da bu otoriteyi tanıyan Ermenistan dahil hiçbir devlet bulunmamaktadır. Bu nedenle Ermenistan tarafından atılan bu adımların tamamı uluslararası hukuka aykırıdır ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü ihlal etmektedir. Ermenistan’ın bu süreçte izlediği etnik temizlik ve katliam politikaları sebebiyle bölgeden bir milyonu aşkın Azerbaycan Türkü göç etmek zorunda kalmış ve binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Halen işgalin sürdüğü bu bölge Azerbaycan topraklarının beşte birine tekabül ederken zengin maden yataklarına, geniş tarım ve orman arazilerine sahiptir. Karabağ ile bölgede Hristiyan bir tampon bölge oluşturulması hedeflenmekte ve bunun yanı sıra Ermenistan’ın “megali idea”sı olan “Büyük Ermenistan” hayali için bu bölge coğrafi olarak kritik bir önem arz etmektedir. Bu nedenle bölgenin kontrol altında tutulması önemli bir jeopolitik kazanç olarak görülmektedir.

ERMENİSTAN’IN BAŞLATMIŞ OLDUĞU ÇATIŞMANIN NEDENLERİ

12 Temmuz’da Azerbaycan ve Ermenistan sınır bölgesi olan Tovuz’da ilk çatışmalar vuku bulmuştur. Ermenistan’ın hudut gerisinden askeri ve sivil yerleşim bölgelerine yaptığı roketatar ve top atışlarına Azerbaycan tank ve top atışları ile karşılık vermiştir. Tovuz bölgesi jeopolitik açıdan kritik bir öneme sahiptir. İlk olarak Azerbaycan’ın önemli enerji hatları bu bölgeden geçmektedir. Örneğin Türkiye’ye giden Bakü-Tiflis-Ceyhan ve Bakü-Tiflis-Erzurum boru hatları bu bölgeden geçmektedir. Aynı zamanda Bakü-Supsa petrol boru hattı yine bu hat üzerinden Gürcistan kıyılarına uzanmaktadır. Gerek Türkiye’nin enerji arz güvenliği gerekse Azerbaycan’ın enerji talep güvenliği, taşıma ve aktarım güvenliği açısından bu bölge önemli bir coğrafi konuma sahiptir. Aynı şekilde Azerbaycan’ın ekonomik istikrarı ve sürdürülebilir kalkınması açısından bu hatlar üzerinden elde edilen gelirler oldukça önemlidir.

Enerji hatlarına ek olarak Bakü-Tiflis-Kars demir yolu gibi kritik taşıma ve lojistik hatları da aynı şekilde bu bölgeden geçmektedir. Dolayısıyla bu hat kesildiği takdirde ve bu bölgeden sağlanan lojistik sekteye uğratıldığında Azerbaycan için Türkiye’ye ve Avrupa’ya açılan alternatif bir rotanın bulunması zarureti doğacaktır. Benzer şekilde ülkenin kuzeyinden Gürcistan’a yeni bir maliyet gerektiren farklı bir hat oluşturulması da gerekecektir. Eğer Tovuz bölgesinden geçen bağlantı kesilirse Azerbaycan o zaman Ermenistan, Rusya veya İran’a mahkum olacaktır. Kısacası bölge jeopolitik olarak büyük önem arz etmektedir. İkinci olarak saha kaynaklarından edinilen bilgiye göre Tovuz’un dağlık ve engebeli yapısı sınır ötesinden diğer ülkedeki sivil yerleşim yerlerini ve askeri üsleri vurmayı kolaylaştırmakta, çatışmaya uygun bir alan sağlamaktadır. Nitekim 2014’te aynı bölgede çıkan çatışmayı ve sonucunda yaralanan sivilleri göz önünde bulundurduğumuzda saldırının aslında yeni bir tercih değil eski bir stratejiye dayandığını ifade edebiliriz. Ermenistan bu bölgeyi yirmi altı yıldır Dağlık Karabağ bölgesinde devam eden çatışmaya ikinci bir cephe olarak düşünmektedir. Üçüncü olarak bu bölge Gazah ve Gence rayonları üzerinden Bakü’ye açılmakta dolayısıyla ticaret ve ulaşım konularında da stratejik bir noktada bulunmaktadır. Dördüncü olarak bu çatışmaların Tovuz’da cereyan etmesinin siyasi nedenleri de bulunmaktadır. 

Ermenistan başka bölgelerde de çatışma çıkartarak bu sayede uluslararası kamuoyunun ve bölgede faaliyet gösteren uluslararası kuruluşların dikkatlerini Dağlık Karabağ üzerindeki ihtilaftan uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Karabağ sorununa farklı boyutlar katarak siyasi çözümün önüne geçmeyi, uluslararası hukuka aykırı attığı adımlardan dikkatleri farklı noktalara çekmeyi planlamaktadır. Karabağ ile Tovuz çatışmalarını harita üzerinde incelediğimizde iki bölgenin mekansal hiçbir ortak noktasının olmaması hem bu argümanı desteklemekte hem de provokasyon ihtimallerini artırmaktadır. “Söz konusu provokasyon Ermenistan’a ne kazandırmaktadır” sorusu bu minvalde cevaplanması önem arz eden kritik noktalardan bir tanesidir. Erivan yönetimi Azerbaycan’a yönelik gerçekleştirilen saldırılardan ve zaman zaman baş gösteren çatışmalardan iki şekilde istifade etmektedir. Bunlardan ilki iç politikada gündem değiştirme aracı olarak kullanılmasıdır, ikincisi de yönetime olan halk desteğinin artırılmasıdır. Tovuz saldırılarını ele alacak olursak çıkış nedeninin ilk kategoride değerlendirilebileceğini görmekteyiz. Zira koronavirüs salgınının neden olduğu ekonomik buhrana ek olarak ortaya çıkan yönetilmesi güç sağlık koşulları Erivan yönetimini birçok veçhede zor durumda bırakmıştır. Halk arasında yönetime olan güven azalmış, sağlık imkanlarının yetersizliği nedeniyle önü alınamayan tıbbi sorunlar ile baş edilmeye çalışılmıştır. Tam da bu zamanda çatışmanın baş göstermesi Ermenistan’ın iç politikadaki sorunları unutturma politikası izlediğine işaret etmektedir. Yapısalcı bir yaklaşım olsa da her iki ülkenin de birbirini güvenlik tehdidi olarak nitelendirmesi ve bu tehdit algısı üzerinden halkın kolayca kontrol edilebilmesi iç siyasette hakim olan gündemin bu konu sayesinde rahatça değiştirilmesine neden olmaktadır. İkinci kategoriye baktığımızda ise 2017’de Ermenistan’da gerçekleştirilen parlamento seçimlerinden tam bir yıl önce Erivan yönetimi Azerbaycan ile yüzlerce insanın hayatını kaybettiği dört gün süren bir çatışmaya girmiştir ve tüm ekonomik sıkıntılara rağmen koltuk sayısını korumayı başarmıştır. Her ne kadar arkasında başka nedenler gösterilse de halk desteğinin artırılması ve milliyetçilik duyguları üzerinden halkın konsolide edilmesi çatışmanın sebepleri arasındadır. Beşinci olarak çatışmaların nedenlerini değerlendirdiğimizde altı çizilmesi gereken en önemli faktör (yukarıda belirtilen diğer tüm nedenlerin ötesinde) Rusya’dır. Gerek Çarlık Rusyası veya Sovyet Rusyası döneminde gerekse günümüzde bu iki ülke Rusya açısından jeopolitik öneme sahiptir. Bu minvalde ilk olarak Rusya’nın bu iki ülkenin siyasetlerine müdahale etme nedenlerinin başında her iki ülkeye de yapılan silah satışı gelmektedir. Azerbaycan silah ithalatının yarısından fazlasını Rusya’dan yapmaktadır. Bakü yönetiminin silah envanterinde bulunan Rus yapımı ürünler, Rusya’dan ithal edilen zırhlı araçlar ve tanklar Moskova yönetimine ekonomik gelir sağlarken aynı zamanda siyasi nüfuz kaynağı da oluşturmaktadır. Söz konusu tek kaynağa bağımlılık Azerbaycan’ın konvansiyonel savaş gücünü de düşürmektedir.

Kırım’ı ilhak etmiş Rusya yönetimi, Ukrayna ve Gürcistan’la uzun zamandır devam etmekte olan sıkıntılarının yanında, Ermenistan Azerbaycan gerilimi ile birlikte, Belarus’ta ve Kırgızistan’da yaşanan yönetim kaosu ile de yüz yüze kalmıştır. Rusya, buna rağmen bölgede siyasi ağırlığını korumaya devam etmeye çalışmaktadır. Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu hattının  Çin-Avrupa destinasyonunda “Bir Kuşak Bir Yol” projesinin önemli koridorunu teşkil ettiğini de unutmamak gerekmektedir.

Sonuç olarak Türkiye hem Doğu Akdeniz hususunda hem de Dağlık Karabağ çatışmasında kendi ülkesinin bölgede aktif bir güç ve dengeyi belirleyecek bir otorite olma savaşı vermektedir. Bölgenin makus talihi olarak Türkiye yıllardır bu mücadeleyi vermektedir ve vermeye de devam edeceğe benziyor. Allah’ın tarihleri insanlar arasında dolaştırması gibi zaman bazen Türkiye’nin lehine bazen aleyhine olarak işleyecektir. Özellikle son dönemlerde ABD ve AB ekseninde buna Suudi Arabistan, BAE, İsrail, Mısır da eklenerek bölgede İran’dan sonra ikinci düşman olarak da Türkiye hedefe konduğu görülmektedir. Türkiye’nin neredeyse tüm dünyanın düşmanlığını üzerine çekmiş gibi görünmesinin ardında; bölgenin ekonomik anlamda çok büyük enerji kaynaklarını ihtiva etmesi ve (tavuğun suyunun suyu misali olsa da) İslam medeniyetini temsil eden tarihsel köklere sahip olması önemli bir etkendir.

Batı’nın bunca düşmanlığına rağmen Türkiye’yi yönetenlerin yüzünü, kıblesini Batı’ya çevirmiş olmasını da anlamak mümkün değildir. Yönünü, kıblesini Allah’a çevirmeyenler elbette şeytanın desiseleri içerisinde karanlıkta kalmaya mahkum olacaklardır. İslam, insanlığa adaleti, liyakati, merhameti ve aklı vadetmektedir. Kınayıcının kınamasından korkmadan Allah’a kul olabilmeyi ve tüm bağımlılıklardan kurtulabilmeyi vadeden bir dinin müntesipleri olarak insanlığı karanlıklardan aydınlığa davet etmektedir. Batı’nın sömürüye ve zulme dayalı emperyalist politikalarından arınıp herkes için adalet ve herkes için kaliteli yaşamı vadetmektedir. Dünya servetinin yüzde 90’ının belirli kesimlerin elinde tutulup yaklaşık yüzde 90’ının açlığa mahkum edildiği bir düzen yerine servetin tabana dağıldığı ve kimsenin açlığa mahkum olmadığı, adaletli bir düzene çağırmaktadır. Tüm bu çağrılara rağmen bu davete kulaklarını tıkayıp zulmün içerisinde adalet tesis etmeye gayret etmek en basit ifadeyle safdillik olsa gerektir. Mesele yüzünü Doğu’ya ya da Batı’ya çevirmek meselesi değildir mesele her nereye dönüyorsak dönelim yüzümüzün Allah’a dönük olup olmadığıdır.

İKTİBAS

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *