İhmal Ettiğimiz Hasletler

İhmal Ettiğimiz Hasletler

Adab-ı muaşeret.. Görgü kuralları, edep, İslam’ın güzel saydığı söz ve davranışların karşılığı.. İnsanın vahyi mesajlar doğrultusunda kendi özüne, kendi gerçekliğine uygun olarak davranması, örneklik ortaya koyması olarak da bilinir.. “Söz”ün ne’liğini ve sözün söylenme biçimini de bu kurallar belirler. Tabii ki esas kural koyucu olarak vahyin, iman etmenin akabinde bireysel ve toplumsal davranışların nasıllığını tarif

Adab-ı muaşeret..

Görgü kuralları, edep, İslam’ın güzel saydığı söz ve davranışların karşılığı..

İnsanın vahyi mesajlar doğrultusunda kendi özüne, kendi gerçekliğine uygun olarak davranması, örneklik ortaya koyması olarak da bilinir..

“Söz”ün ne’liğini ve sözün söylenme biçimini de bu kurallar belirler.

Tabii ki esas kural koyucu olarak vahyin, iman etmenin akabinde bireysel ve toplumsal davranışların nasıllığını tarif ettiğini de hatırlatmamıza bilmem gerek var mı?

Örneğin; “Nahl, 16/125: (Ey Muhammed!) Sen, Rabbin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de en iyi bilendir.”

Ve..

İsra 17/53: “(Ey Muhammed) Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Doğrusu şeytan aralarını bozmak ister. Şüphesiz şeytan insanın apaçık düşmanıdır.”

Bu ayetler anlam itibariyle önceki peygamberlere vahyedilmemiştir, muhatabı sadece Hz. Muhammed’dir, o yüzden tarihseldir ve şimdinin mübelliğlerini de bağlamaz diyebilir miyiz?

Sahi, mümkün mü böyle bir şey?

Taha suresi 20/43-44: “Firavun’a gidiniz. Çünkü o gerçekten azıttı. Ona yumuşak sözler söyleyiniz. Belki aklı başına gelir ya da kötü akıbete uğramaktan korkar.” gibi ayet örneklerinden de anlaşılacağı üzere geçmiş tüm peygamberler ve onlara tabi olan mü’minler de aynı görevlendirmeyle muhatap olmuşlardır.

Ayrıca.. Âl-i İmran 3/159: “(Ey Muhammed!) Sen, Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.” ayeti için de benzer şeyleri söyleyebilir miyiz?

Hatırlayalım; okçuları ve “Kuşların bizim ölülerimizi yediğini görseniz bile haber verilmeden yerinizi terk etmeyiniz” emriyle  mevzide duruşu, sonra mevziyi terk etmeyi hikaye eden,akabinde zaferden hezimete uğramanın, zayiatın yaşandığı Uhud savaşı hasebiyle Hz. Muhammed’in davranış biçimini, basiretini, hoş görüsünü resmeden ayettir bu, esbab-ı nüzul verileri bunları söylüyor çünkü..

Dikkat edelim ilk verilen örnekler neyse ama bu ayetin muhatabı Firavun, Firavunvari insanlar, müşrikler, karşı cephede olanlar değil, bilakis Hz. Muhammed’in safında olup, aynı cephede savaşanlar ve sonra anlık gaflete düşenler, dünyevi kazanımların zafer sarhoşluğuna kapılanlar ve kazanılmaya yüz tutmuş bir mücadelenin akamete uğramasına vesile olmuş Müslümanlardır.

Evet, mevziyi o an için terk etmişlerdir ama mücadele bir süreçtir ve unutmayalım ki akabinde hatanın, gafletin farkına varılmış ve Hz. Muhammed’in güzel söz ve davranışlarla içeride tuttuğu insanlarla mücadele süreci idame ettirilmiştir.

Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye Antlaşması, Hayber’in Fethi, Mute, Mekke’nin Fethi, Huneyn, Tebük gibi sefer, savaş, antlaşma ve fetih koşullarında oluşan halet-i ruhiye, yerine getirilmesi gereken görev ve sorumluluklar ve o süreçten bugüne ders çıkarmak bahs-i diğer.

Savaş,cepheleşme,mevzileşme,adı sanı belli taraflar var çünkü..

Yani demeye çalıştığımız şu ki; sözel olarak ve şimdinin modası olan tabirlerle yazılı ve görsel medya denilen enstrümanlarla kimi muhatap alıyorsak alalım; yani karşımızda inançlı, inançsız kim olursa olsun evvel emirde kural; Al-i İmran/104: “Bir de sizlerden, iyiliğe çağıran, doğruyu emreden, kötülükten alıkoyan önde gider bir topluluk bulunsun! İşte arzularına erecek olanlar, onlardır.” ayetinin bize yüklediği görev ve sorumluluklar doğrultusunda hak ve adaleti gözeterek güzel söz söylemek, şedit davranmamak, yani adab-ı muaşeret kurallarınca hakkı ve sabrı tavsiye etmektir.

Şunu da ilave edelim ki bizler; Şuara Suresi 26/180: “Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca âlemlerin Rabbine aittir.”; Enam suresi 6/90: “İşte o peygamberler, Allah’ın kendilerini doğrudan yola eriştirdiği kimselerdir. Sen de onların gittiği yoldan yürü! De ki: ‘Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O (Kur’an), âlemlere bir ‘öğüt ve hatırlatmadan başkası değildir.”; Hud Suresi/51: “Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum; benim mükâfatım, ancak beni yaratana aittir. Artık akıllanmayacak mısınız?” gibi ayet örneklerinden çıkarılacak mesaj gereğince yaptıklarının karşılığını sadece yaratıcısından bekleyen insanlarız..

Hal böyle olunca, karşılığı sadece Allah tarafından verilecek söz ve eylemlerimiz için O’nun dediğine itibar etmektir esas olan, O’nun çizdiği sınırları aşmamaktır temel vazifemiz..

Ve yine  bizler, birbirimizi uyarırken, yoldaki işaretlere dikkat çekerken ve içine düşme ihtimalimiz olan tuzaklar, vesvese, hile ve desiseleri tarif ederken bu ölçüleri koruyup kollamak durumundayız.

Aksi halde yukarıda örneklerini vermeye çalıştığımız ayetlerin mesajına -siyer ve sireti okuyanlar da iyi bilirler- Muhammedî geleneğin rağmına davranmış oluruz ki herhalde bu da istenen ve arzu edilen bir şey değildir.

İbrahim suresi 14/24-25. ayetlerinde; “Allah’ın, hoş bir sözü; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan, Rabbinin izniyle her zaman meyve veren hoş bir ağaca benzeterek nasıl misal verdiğini görmüyor musun? İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara misal gösteriyor.” denildiğine göre, bizim misal gösterilenlere itibar etmemiz, baştan beri verilen örnekleri de eksen alırsak birbirimize ve tüm insanlığa hoş, güzel ve hikmet dolu sözlerle davranmamız,  umulur ki bizlerin, ümmetin kurtuluşuna vesile olacaktır.

Bunları söylemek silik, etkisiz ve eylemsiz bir mücadeleyi önceliyor olmak, her türlü baskı ve hakarete razı olmak,sineye çekmek değildir.. Bir yanağımıza vurana, diğer yanağımızı uzatmak ise hiç değildir..

Bahsetmeye çalıştığımız şey edebe mugayir,kaba/ nobran ifadeler yerine vahyin özellikle vurguladığı,tarif ettiği  hoş, güzel, hikmet dolu sözler sarf etmek ve eylemlerde bulunmaktır..

Tekrar altını çizmeye çalışalım ki; kullanılan dil ve içerik, dile bağlı üslup, sahip olunan bilginin paylaşılmasında takip edilen yol ve yöntem, insanlarla ilişkilerimizde sergilenen tavırlar baştan beri işaret etmeye çalıştığımız Kur’an’ın ve Muhammedî geleneğin tarif ettiği adab-ı muaşeret kuralları çerçevesince belirlenmelidir.

Yoksa, vahye tavır alanlara, vahye yabancı olanlara, bilmeyenlere vahyi tebliğ ediyoruz diye; vahyi önceleyen ama bir takım faktörler nedeniyle farklı kulvarlarda koşturuyor gibi görünenleri şerre, tuzaklara karşı uyarıyoruz diye insanları ürkütmek, hepten uzaklaştırmak, kırıp dökmek, incitmek ve bu sebeple daha da ötelemek işten bile değildir.

Giden gider zaten..

Elbette ama..

Evvel emirde önemli olan, bize düşen görev ve sorumluluklarımızı bihakkın yerine getirmek; Hz. Muhammed’in Uhud savaşı sonrasında anlık zafiyet nedeniyle siperlerini terk etmiş Müslümanlara gösterdiği ve ayetle doğruluğu teyid edilmiş tavrı bugüne, hayatın her katmanına taşımak ve insanların verilen örneklerden ilham alarak bizden uzaklaşmamalarına ve özellikle verdiğimiz mesaja kulak vermelerine vesile olmaktır…

Evet,dostlar rabbimizden örnekler yazmakla bitmez..

Asr Suresi 103/2-3: “Gerçekten insan ziyandadır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.”

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *