Dil konusundaki görüşümüz ve İktibas’ta kullandığımız dil

Biz Dil’i konuşabilme, anlatabilme ve anlaşabilme aracı olarak görüyoruz. Bu zorunlu amacın dışına da çıkmayı uygun görmüyoruz. Çünkü biz dolaylı-dolaysız bir şeyler söylemek istiyoruz, düşüncelerimizi anlatabilmek ve de okuyucu ile anlaşabilmeyi istiyoruz.

Ercümend Özkan

Bugün siz sayın okuyucularımızla genel olarak dil konusundaki görüşümüz ve özel olarak da İKTİBAS’ta kullandığımız dil üzerinde konuşmak istiyoruz.

Bu konulara girmeden önce de şunu belirtmek istiyoruz ki iktibas ettiğimiz bütün yazıların dili, konumuzun dışında bulunmaktadır. Başka bir gazete veya dergiden aldığımız herhangi bir yazının hiçbir yerinde tasarrufta bulunmuyoruz, bulunamıyoruz. Tasarrufta bulunmayı doğru da görmüyoruz. Bunları tümüyle sizlere yazılıp yayımlandıkları gibi iletmeyi en uygun yol olarak görüyor ve öyle de yapıyoruz.

Dış basından tercümelere gelince; bize tercüme yapanlara çevirilerinde «anlaşılır dil» kullanmalarını özellikle belirtiyoruz.

Dergide kullandığımız kendi dilimize gelince bu konudaki anlayışımızı açıklamakla konuya ışık tutacağımızı umuyoruz.

Biz Dil’i konuşabilme, anlatabilme ve anlaşabilme aracı olarak görüyoruz. Bu zorunlu amacın dışına da çıkmayı uygun görmüyoruz. Çünkü biz dolaylı-dolaysız bir şeyler söylemek istiyoruz, düşüncelerimizi anlatabilmek ve de okuyucu ile anlaşabilmeyi istiyoruz. İşte bunun içindir ki okuyucu tarafından anlaşılır olmak, kullandığımız dil konusunda bize yol gösterici bir unsur oluyor.

Dil, düşünceyi anlatabilmek ve anlaşılmasını sağlamak için kullanılan bir araç olduğuna göre onu, bu amacının dışında kullanmak ya düşünceyi anlatamamak veya anlaşılmasını güçleştirmek sonucunu doğurur. Biz bunu yapmak istemeyiz, normal olarak da kimsenin yapmasını uygun görmeyiz. Bütün bunlara rağmen herkesin kültür birikiminin sonucu kullandığı bir «dil» vardır ve olacaktır. Konunun unutulmaması gereken yanı şudur ki İktibas her tür kültür sahibine seslenmekte ve insanımızın tümüyle konuşup anlaşmayı amaçlamaktadır.

Yukarıda belirttiğimiz üzere kullandığımız dilde bir başka amaç aramak ya da başkalarını kendi görüşleriyle sınırlamak tabii olmasa gerek.

Anlaşılır bir dil kullanmayı bu kadar istememize rağmen kaçınılmaz olarak kullandığımız bazı kelimelerin bazı okuyucularımızca anlaşılmaz oluşundan kurtulmayı da mümkün görmüyoruz. Bunun sağlanması için tüm okuyucularımızın ortaklaşa bildikleri kelimeleri tespit edip ancak o kelimeleri kullanarak bu dergiyi yayımlamak gerekir ki bunun ne denli mümkün olacağını takdirlerinize bırakıyoruz.

Evet, dilde anlaşılır olmak (anlaşabilmenin ilk ve vazgeçilmez şartıdır. Bunun için diyoruz ki anlaşabilmek için anlaşılır dil kullanmaya çalışıyoruz.

Dil insanda teşekkül eden düşüncenin ifade vasıtası ise -ki öyledir- o takdirde anlaşılır olmak zorundadır.

«Dil» bir yandan düşüncenin ifade aracı iken diğer yandan yalnız araç olmakla kalmaz düşüncenin biçimlendirdiği kelimeleri ve mantalitesi ile belirli dünya görüşünün «Dil»i olma özelliğini de zaman içinde kazanır. Belli dünya görüşünün kavramları, o dildeki kelimelerden belirli bir süreç içinde gelişip olgunlaşarak oluşur. Böylece de «Istılah» yani kavram anlamları teşekkül eder ki bu tür anlam, kelimelerde yalnız kendilerine bağlı olarak bulunur ve bir yandan o kelime ile ancak ifade olunabilir iken diğer yandan ait olduğu dünya görüşünün ayrılmaz bir parçası olur.

Akla ilka’ olunan dünya görüşlerinden temel kavramlar zaman içinde oluşmazlar. Akla ilka’ olunurken kelime anlamlarının yanında kavram anlamları da birlikte belirirler. Bu nedenle de bir dünya görüşünün ne olduğunu veya ne olmadığını ancak temel kavramlarının anlamlarını iyi belirleyerek anlamak mümkün olur.

Kavramlar, anlamlarının hudutları ne kadar iyi belirlenirlerse o derecede açık olarak anlaşılabilirler. Anlaşılır oldukları sürece de ifade ettiklerini açıkça ifade ettikleri gibi ifade etmek istemediklerini de ifade etmezler. Böyle açıklığa kavuşmuş veya kavuşturulmuş kavramlar ise dünya görüşlerini sade, net ve en iyi şekilde anlatmakta büyük yarar sağlarlar.

Aklın kendi mahsulü bulunan dünya görüşlerinde ise kavramlar başlangıçta teşekkül etmezler, zaman içinde oluşurlar ve anlamlarını kazanırlar. Fakat hiçbir zaman değişmez gerçekleri ifade edemezler. Bunlara anlamlarını kazandıran insanlar, içinde yaşadıkları ortamdan etkilenen varlıklar olduklarından geçen zaman içinde olaylardaki az da olsa farklılık, insan düşüncesini etkilediğinden kavramlar da anlamlarında bir sabitliğe doğru ulaşamazlar. Hep yeni olayların etkisi ile yeni anlam basamaklarında iner çıkarlar. Bu nedenle de kavram beraberliğine kavuşulması, olayların yön verdiği düşüncelerden oluşan dünya görüşlerinde hiç mümkün olmaz. Hep değişir durur ve belki bir zaman sonra başlangıç noktasından çok daha farklı ve hattâ ters yönlere doğru akar gider. Değişmez doğrulardan mahrum kalmaya mahkumdurlar. Halbuki eşya, başından bu yana bir tabiat değişikliğine uğramadığı gibi, insan yaratılışı da özünden hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Düşüncenin kendisi üzerinde dönüp durduğu şey ise insan ve şey’dir. Bunlar değişmediğine göre, neden bunlara müteallik düşünce değişip durmaktadır. Demek ki aklın eşya hakkındaki ilk bilgiyi aldığı kaynaktan uzaklaşması onu düşünce çalkantısında hırpalamaktadır.

Biz öyle inanıyoruz ve düşünüyoruz ki akıl düşünürken şaşmamak için kendi cinsinden olan ilk varlığa ilka’ olunan bilgi-fikir-’i esas alarak düşünürse kendi fıtratına ve hakkında düşündüğü eşyanın tabiatına uygun düşünceye ulaşacaktır.

***

Bir süredir birbiri ile ve insanla ilgili bilinmesinde bize göre zaruret bulunan Dil, Kavram gibi temel anlamlar üzerinde duruyoruz. Bu cümleden gördüğümüz fikir (düşünce-bilgi) üzerinde duracağız bu yazımızda. Tanımını, kaynağını, ne olup ne olmadıklarını anlatmaya çalışacağız. Daha sonraki sayılarımızda ise yine bu konu ile yakın alakalı başka anlamları açıklığa kavuşturmaya gayret edeceğiz.

Fikir, türkçe karşılığı düşünce olan bir arabça kelimedir. Düşünce ameliyesi sonucu üzerine taalluk ettiği «şey» hakkındaki hükümdür. Kısaca tekrar edersek fikir -en geniş anlamıyla- «şey» hakkındaki hükümdür, yargıdır. Burada şey. canlı, cansız, olay, gerçek, varlık, vakıa’nın tümünü kapsamına alacak anlamda kullanılmıştır. Günlük lisanımızda çokça kullandığımız «Eşya» ise «Şey»in çoğulu olduğu halde «Şey»in kapsamının tamamına değil, belki yalnız cansız varlıklar anlamında kullanılmaktadır.

Fikrin ilk bakışta tek kaynağı var görünmektedir. Fakat gerçeği böyle değildir. Fikir akla ilka’ olunan ve aklın kendi mahsulü olan fikir olarak iki kaynaklıdır. Bu durumda kaynağın birisi fikri akla ilka’ eden Varlık iken diğeri aklın bizzat kendidir. İlk fikir-bilgi de ilk insana bu Varlık tarafından öğretilmiştir. Ve daha sonraları da yine O’nun tarafından gerek görüldükçe Kendisi, eşya, insan, olaylar hakkında bilgi verilegelmiştir. Ve akla ilka’ olunan bu fikirlere-bilgilere yine sahibi tarafından özel bir isim verilmiştir «Vahiy». Demek oluyor ki, fikir kaynağı itibariyle iki türdür: Akla ilka’ olunan fikir ki buna «Vahiy» denilmektedir, diğeri ise aklın kendi ürünü olan fikirdir. Her ikisi de fikirdir.

Diğer yandan fikir doğru fikir, yanlış fikir diye de bir ayırıma tâbi olur ki bu, tasnif fikir olarak ortaya konulan hükmün, üzerine taalluk ettiği «Şey»in tabiatına-gerçeğine uygun olup olmamasından kaynaklanan bir tasniftir.

Fikrin meydana gelebilmesi için dört unsura ihtiyaç bulunagelmiştir: Üzerine hükmün taalluk edeceği «şey-tabii ki en geniş anlamıyla-», «Şey»in beş duyudan biri veya birkaçı ile algılanması, muhakeme yeteneğinin -aklın- bulunması ve «Şey» ile uzaktan yakından olsun ilgili önceden edinilmiş bir bilginin-fikrin bulunması. Pek kısa özetlersek: 1. Şey, 2.Algılanma, 3. Akıl, 4. Eski Bilgi.

Bu unsurlardan birisinin eksikliği halinde fikir-hüküm meydana gelmez, gelemez. Hükmün üzerine terettüb edeceği «Şey»e ihtiyaç zaruridir. «Şey»in algılanarak akla intikali -aktarılması- zarurîdir. Muhakeme gücünün, salim bir aklın varlığı zaruridir ve «Eski Bilgi»nin bulunması zaruridir. Herhangi birinin zarureti diğerinden az veya çok değildir.

Gerçeği ile var olmayan fakat herhangi bir şeklide varsayılan «şey»e «hayâl» ve «hayalî şey»lere müteallik hükümlere ise «Vehim» denilegelmiştir. Bu nedenle de «Hayal» ve «Vehim» konumuzun dışında kalmaktadır.

(Selam ile, sayı 6, 8, 9)

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *