Geçmiş ve Gelecekten Soyutlanmış, İçi Boşaltılmış Bir Kavram Olarak Zaman

Geçmiş ve Gelecekten Soyutlanmış,  İçi Boşaltılmış Bir Kavram Olarak Zaman

Hayatın/yaşamın iki/üç katı hızlanması insana daha fazla yaşantı sunmaz. Aksine ona daha fazla kaygı ve huzursuzluk sunar. Çünkü o insandır ki aslında zamanı yani onun anlamını, anlatısallığını kaybetmiştir. Bunu kaybettiği için zaman hızlansa da aynı kalsa da fark etmez.

MUHASEBE

yolları kesişmişse herkesin bu cehennemde
kalabalık sürekli çoğalan bir beladan başka
bir şey değilse, her kapının ardında bambaşka
bir dünya varsa ve uykusuzluğumuz dahi
harp hali almışsa şimdi, çocuklar baharı
ceplerinde kaybetmiştir artık, inanın bana.
inanın bana kimse duymuyor sessizliğinizi
sokaklar tek kuruş etmiyor dolduğundan beri
her akşam, başka bir boyutunu aklıyor güneşin
gece, bizi bekliyor aydınlığı boğazlamak için
ve artık kimse susmuyor bağrında geçmişin.
geçmişiniz rıhtımında uyuyor gibi geleceğinizin;
geleceğiniz, ezberini bozup duruyor oysa geçmişinizin..”
ahmet ferhat öksüz

Ölmek ve yok olmak aynı şey değildir. Nitekim ölüm, içinde bitimsel bir yoğunluk taşır. Onu anlamlı kılan şey “zamanında” gerçekleşmesidir. Bugün çok az insan, kendi yaşamıyla ölümü ve ölümünü anlamlandırır. Anlamlandırma ise içinde bir anlatısal hacim taşır. Oysa bugün birçok kişi bu anlatıdan ve bu anlatının yol açtığı yaşamsal yoğunluktan oldukça ıraktır. Çünkü yaşadıklarını zannettikleri hayat herhangi bir niteliksel değerden uzak, içi boş süremlerden ibarettir. Bugünün hedonist dünyası bir nicelik/sayı dünyasıdır. Mana dünyası da sayılardan ibarettir. Bu dünya, içkinliğinde herhangi bir anlam ve de hasret taşımaz. Zombileşmiş, geçmiş ve gelecekle bağını koparmış bir şimdiki zamandan ibarettir.

Bugünki zaman eklemlenmeden yoksun bir hayattır ve onu ayakta tutan/muhafaza eden aralıklı hudutlardan da ayrılmıştır. Bu şu demektir, hayat “iyi” ve “doğru” olan yanlarını kaybetmiştir. Yani zaman kavramı, içkinliğinde bulunan iyi ve kötü taraflarını yitirmiştir ve bomboş bir çerçeveye dönüşmüştür. Bu haliyle de aslında zamanı da öldürmüş oluyorsunuz. Bugünki insan, kendinin ve zamanın katilidir. 

Bugün insanların zaman anlayışında büyük bir sapma ve kayboluş hakim. Artık neredeyse hiçbir şey için “zamanında” diyemiyoruz. Çünkü her şey olağandışı akmaya başladı çağımızda. Paradokslar içinde eriyip kaybolmuş olan zaman mefhumu insanı da kaybedip aynı zamanda insanı da bitimsiz bir paradokslar hatta ironiler kümesine/makinesine evirdi. İşte burada yukarda zikrettiğimiz iyi/doğru zamanın yitiminin ağır sonuçlarını görüyoruz. Zamanın doğrusallığı kayboldu ve aynı zamanda “iyi ve doğru zaman” imgesi de. Zaman, eksiksiz bütün ritmini ve buna binaen canlılığını, yaratım özelliğini ve nihai olarak da üretimini/yeniliğini kaybetti. Zaman, insana; insan da doğal veya dolaylı olarak zamana yenildi. Ortada kazanan hiçbir kimse/şey yok. Çağ, tam bir kaybedenler kulübü haline geldi. Ölümün bir kap-kaççıdan hiçbir farkı yok. Çünkü ölümün kendisi de ölü artık. Ölüm, bir yok oluşa evrildi. Tanrı’yı öldüren insan ya da öyle sanan insan, ölümün varlığına da gözünü dikti ve nihayetinde onu da öldürdü. Aslında burada ölüm itibarsızlaştırıldı diyebiliriz. Yenileyici/canlılık verici heybetini yitirdi. Zamanın içinde olağan bir durak olma özelliğini yitirdi. İnsan, sonsuz olan zamanın içinde kendini basit bir sonluluğa hapsetti ölümü yok sayarak. İroni tam da burada işte; oysa ki ölüm ona sonsuzluğu açacak bir kapıydı, o ise o kapıya ya kilit vurmayı yeğledi ya da o kapıyı tümden kırmayı. Olan yine kendi ontolojik işlevine/sürecine oldu. İnsan, kendini işlevsiz kıldı, işlevsizleştirdi.

Bugün insan, hayatı/yaşamı, bir örümceğin ördüğü ağa benzer şekilde ip gibi örebilmelidir. Kendi ömrünün terzisi ve terazisi olabilmelidir. Çünkü çağımızda insan bitimsiz bir boşluğun içinde devinip durmaktadır. Bu boşluktan da ancak o boşluğu bir terzi ya da örümcek metaforunda olduğu gibi örerek kurtulabilir. Necip Fazıl’ın bir dizesi burada gerçekten yerinde olacaktır kanısındayım; “iplik ki incecik, örer boşluğu…”

Zamanı birbirine bağlı ağlar silsilesi ile kabul etmek ve yaşamak yerine onu ayrıştırıp, atomize edip deyim yerindeyse bölük börçük etmek ancak şuursuzluğun bir ifadesi olabilir. Ki yaşanan tüm nevrotik bozukluklar bu şuursuzluğun sadece çok küçük bir dışavurumudur. İnsanlar, bugün duygu ve düşünceleriyle, hâl ve hareketleriyle, gizli/örtük ve açık/seçik edimleriyle aslında tam bir empresyonist düzlemde kendilerini dışavurmaktadırlar. Dışa vurulan her şey ise insanların nevrotik/patolojik birer zavallı haline geldiklerini/getirildiklerini kanıtlar durumdadır. Bunun nedeni zamanı yönetememenin, zamanla kavga etmenin verdiği anksiyete yani kaygı durumudur. Zamanda kaybolmuş ve aynı zamanda zamanını kaybetmiş hatta zaman tarafından terk edilmiş olan birey, düştüğü boşluğu doldurabilecek yetiyi kendinde bulamamaktadır. Uykuları dahi kaçmıştır. Bu durum basit bir durum değildir. Bilâkis üst düzey bir kaygı halinin hazin bir ifadesidir. Uykunun kendine özgü transandantal formuna erişemeyen insanın depresyon ilaçlarına sarılması, zehir içmesi ve hatta intihar etmesi boşa değildir. Gece, bu tip insanlara zindandan daha ağır hale gelmiştir. Üstüne üstlük güneşin doğuşu da bir teselli olamamaktadır. İnsan, “yeni bir gün yeni bir umut” sözüyle aslında kendini kandırmaktadır. Çünkü onun için aslında zaman artık yoktur, yok hükmündedir. O bu haliyle artık terkedilmiş bir harabedir. 

Sağlığın ve sağlıklı olmanın putlaştırılması hatta neredeyse dinselleşmesi, işte tüm bu nitelik kaybına, nicelikleşmeye dalalettir. Oysa uzun ve sağlıklı yaşam denilen şey eninde sonunda insanı zombileştirir. Zombiler için bir zaman kavramından bahsedemezsiniz. Onlar zamansızlığın ve hatta yer yer mekânsızlığın kokmuş bir figürüdür. Onlar yaşamıyorlar hatta ölü bile değildirler. Arada, Araf’ta kalmışlardır. Bu nedenle bir anlam ifade etmezler. Onları ifade edecek tek kelime; anlamsızlıktır.

Bu durum, ifade ettiğimiz gibi yaratacılığı ve bunun devamında yeniliği de öldürür. Yeniliğin öldüğü yerde donma/donukluk vardır. Bugün zaman donduğu/dondurulduğu için aslında yerinde sayıyoruz. Üretilen tek şey, aynılık… Sürekli, bitimsiz bir tekrar, bugünün özeti. Fikirler, edimler, vs. her şey tektipleşiyor. Farklı olan ise hemen deli olarak kabul ediliyor, en iyi ihtimalle tımarhanelik oluyor. Körler çarşısında ayna satamazsınız; eğer satmaya kalkarsanız siz de körsünüz demektir. Çünkü körler, aynaya bakamazlar. Ayna, körler için bir şey ifade etmez, boş kümedir. Üstelik ayna da aynıyı yansıtır. Başka bir olayı da yoktur.

İyi ve doğru olan şey/şeyler bir mirastır hem de köklü bir miras. Siz eğer bu mirası redderseniz aslında kendinizi/kendiliğinizi yok saymış, çöpe atmış olursunuz. Bugünün insanı kendini fabrika ayarlarına döndermiştir. Bütün iyi ve doğru birikimine harp ilan etmiştir. Oysa bugünki ahvalinden ancak bu birikimi tekrar tesis edebilmesiyle kurtulabilir. Heidegger meşhur “Varlık ve Zaman”ında işte bu mirasa değinir. Hızza ve hazza kurban gitmiş bir yeni karşısında yavaşlatılmış/yavaşlamış bir eskinin çare olabileceğini ifade eder. Geçmişten geleceğe doğru uzayan doğrusal bir süreçte iyiyi ve doğruyu miras olarak taşımak insanın yararınadır. Bu mirastır ki insanın kendini unutmamasına/hatırlamasına yardımcı olur ve onun kaybolmasına engel olur. Eklemlenebilir bir zaman ifadesidir aynı zamanda miras. İyiyi ve doğruyu öldüren bir insan formu, cesetten başka bir şey değildir sonuçta. Sadece ölü bir yatırım, gereksiz bir yüktür. Hepsi o kadar!

Hayatın/yaşamın iki/üç katı hızlanması insana daha fazla yaşantı sunmaz. Aksine ona daha fazla kaygı ve huzursuzluk sunar. Çünkü o insandır ki aslında zamanı yani onun anlamını, anlatısallığını kaybetmiştir. Bunu kaybettiği için zaman hızlansa da aynı kalsa da fark etmez. Zamanın özü, kendine özgü diyalektiği kaybolmuştur çünkü. Zaman, artık ona bir mana sunmamaktadır. Onun için zaman tam manasıyla bir anlamsızlıklar silsilesidir. Bu kendini kandırma durumu, zamanın nitelikten arındırılıp niceliksel bir hal almasından kaynaklıdır. Uzun yaşamayla daha çok yaşantı olmaz çoğu zaman. Aksine kısa bir yaşamla da belki daha çok yaşantıya varılır. Burada mühim olan yoğunluktur. Eğer ki insan; yaşamının özüne ulaştığını ve kendini gerçekleştirdiğini hissedebiliyorsa yani tam manasıyla “yaşadım” diyebiliyorsa o insan için ölüm zaten ne zaman gelirse gelsin “zamanındadır.” Aksi ise bayağı bir gevezelikten öte bir şey değildir. Üstünkörü bir yaşam elbette ki tam anlamıyla bir yaşam olamaz. Olsa olsa bir kandırmaca olabilir, bitimsiz bir boşluk içinde oradan oraya savrulup durma… 

Chul Han, “insan yaşlanmadan yaş alır.” der. Evet ve eninde sonunda da zamansız bir şekilde yok olur. Buna ölüm bile denmez. Çünkü ölüme bile lâyık olmak gereklidir. Bu da bugünün insanı için çok ama çok zordur. Ölmek için var olmak gereklidir. Oysa bugünün insanı var bile değildir. Yok’tan yere gelmiştir sanki ve yok’tan yere gider. Mecazî manada ele alırsak şöyle tamamlayabiliriz yazıyı; “Hayy’dan gelen Hu’ya gider.” 

“Tanrım beni yavaşlat.
Tanrım bir çiçeğe bakmak için bana yavaşlamayı öğret…”
[Bir Hitit Duâsı/Yazısı]

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal