CUMA NAMAZI – ‘Toplantı Günü ve Namazı’na Zeyl

CUMA NAMAZI – ‘Toplantı Günü ve Namazı’na Zeyl

Müslümanlar Medine’de temkin (iktidar) edildikleri içindir ki Allah Teala, Arube günü toplantısını onaylamış, o gün namaz için çağrıyı alan bütün müminlerden, alış-verişi bırakıp koşarcasına çağrıya icabet etmelerini istemiştir.

‘Toplantı Günü ve Namazı’ başlıklı, Cuma namazını işleyen kavram yazısı İktibas’ın kurucusu ve editörü merhum Ercümend Özkan tarafından yazılmış ve dergimizin 1984 yılı, 90-93. sayılarında bu sütunlarda yayınlanmıştı. O yazıda ‘cuma namazı’nın kökeni, ‘yevmul arube’ olan günün adının ‘cuma günü’ne nasıl inkılap ettiği, Rasulullah’ın (sav) Mekke döneminde neden cuma namazı kıldır/a/madığı, cuma namazının İslam geleneğinde neden hep devlet başkanı ya da onun vekil tayin ettiği imamlar tarafından kıldırılmasının şart koşulduğu; cuma gününün asıl öneminin, o gün cemaat halinde kılınan iki rekat namazdan ziyade, o günkü toplantıdan kaynaklandığı, cumayı cuma yapan şeyin Müslümanların toplanması (cem olması) ve İmam’ın ya kendisinin ya da naiblerinin onun adına irad ettikleri hutbe olduğu hususları üzerinde durulmuştu. Bahsi geçen yazıda cuma namazının hangi şartlarda, nasıl bir siyasi yapılanmada kılınabileceğinin genel bir tasviri yapılmış, yazıda açıkça belirtilmese de, tıpkı Medine dönemindeki gibi, İslam’ın devletleşmediği ortamlarda cuma namazının sâkıt olduğu ve ancak İslam’ın yeniden iktidar olmasıyla Cuma namazı kılmanın da bir anlam kazanacağı anlatılmak istenmişti.

1980’li ve 90’lı yıllarda Türkiye’de darul harp ve cuma namazı tartışmaları gündemin en cazip konularıydı. O yıllarda ülkeyi yöneten sağ eğilimli partilerin seçimlerin dışında İslam’a pek pas vermeyen, Kemalist ulusalcı amentüye ise cevval şekilde arka çıkan tutumları darul harp ve cuma namazı tartışmalarında İslamî kesimi daha da heveskar kılıyordu. Bilhassa başörtüsü (tesettür) alerjisi, rejim aleyhtarı tepkileri besliyordu. Fakat bilenler biliyordu ki bu tepkiler mevzii idi, tepki verilen mesele ‘çözüldüğü’ zaman yok olacak, hatta rejimi desteklemeye dönüşecekti. Üniversite gençliği arasında cuma namazı kılmayanlar ‘radikal’ sözcüğü ile tanımlanıyorlardı fakat ne radikal sözcüğünü ne de kullananların amacını tam olarak biliyorlardı.

2002 yılının güz mevsiminde Ak Parti’nin iktidara gelmesi pek çok konuyu olduğu gibi, cuma namazı tartışmasını da -çoğunluk itibariyle- bitirdi; İslam aromalı muhafazakâr demokrasi hareketi, kaynamakta olan süte birkaç damla su damlatmış gibi oldu. Çitten atlayan radikaller muhafazakarlıkta saf tuttular. ‘Gavur’ olan ne varsa, teker teker ‘mübarek’leşti. Cuma namazı kılmayan pek çok çevre, gidişatından rücu etti. Bazı gruplar ise kendi vakıf, dernek ya da kıyıda köşede Diyanet’in tasallutundan muaf kalabilmiş, âtıl durumdaki küçük mescidlerde cuma namazı kılmaya başladılar. Mümkündür ki bazı Müslüman cemaatler, belki 80’li yıllardan da öncesinden beri bu şekilde yani kendilerine özgü mekanlarda cuma namazı kılmaktaydılar. Bu gibi cemaatlerin de tutarlı olduklarını teslim etmek gerekir. Kendi mekanlarında cuma namazı kılanlar arasında kuşkusuz, rejime olan mesafeleri ve genel İslamî duruşları hiç değişmemiş bazı Müslüman cemaatler de bulunmaktadır.

Kendi mekanlarında, kendi cemaatleriyle cuma namazı kılan Müslümanların -sistemin uzantısı olmaktan kesinkes kaçındıkları için- Diyanet’in tekelindeki cuma namazlarına katılmamaları, önemsenmesi gereken bir husus olmakla birlikte, bazı açmazları da ihtiva etmektedir. Şuradan başlayalım: Mesele, bir şekilde bir mekânda, ne yapıp yapıp bir ‘cuma namazı’ kılmak mıdır, yoksa, bütün şartlarıyla tahakkuk eden, mazeretsiz olarak üç defa terk eden kişiye dinden çıkmış nazarıyla bakılmasını haklı kılacak derecede fevt edilmesi mümkün olmayan gerçek cuma namazını kılmak mıdır? Yukarıda değindiğimiz, dergimizin 90-93. sayılarında yayınlanmış yazıda isabetle işaret edildiği gibi, esas olan, cuma günü Müslümanların toplanması, bir araya gelinmesidir. Bu toplantı kendiliğinden yapılmamaktadır; onu bir tertipleyen, toplantıya çağıran (çağrısı aynı zamanda emir yerine geçen), toplantının içeriğini belirleyen bir irade vardır. Bu, İslamî yönetimin başkanı yani emirul müminindir. Emirul mümininin, Müslümanlara söyleyecek sözleri (hutbe) vardır. Herhangi bir vakıf ya da dernek çatısı altında cemaatleşen müminlerin yetkililerinin çağrısı ile emîrul mümininin cuma namazına çağrısı arasında ise ancak bir devletle bir dernek arasındaki benzerlik kadar bir benzerlik vardır.

Tarihte cuma namazını ilk defa başlatan, Rasulullah’ın (sav) İslam tebliğini Mekke’den Medine’ye taşıması olayıdır. Çünkü böylece İslam bir beldede iktidar (egemen) olmuştur. Müslümanların iktidarı kaybettikleri dönemlerde ise, İslam egemenliğine koşut olarak cuma namazı da işlevini yitirmiştir. Diyelim ki Napolyon’un işgal ettiği Mısır’da, Mısırlı Müslümanlar birtakım maslahatlar mülahaza ederek Cuma namazlarını devam ettirmeye ikna edilmişlerse, bu, Cuma namazıyla ilgili bir ölçü değildir. Zira Fransız işgalindeki bir İslam ülkesinde İslam egemenliğini yitirmiştir, işgalci devlet ise halkı kolaylıkla zapturapt altında tutmasına yarayacağını bildiği için, sadece cuma namazına değil, pek çok dini uygulamaya da izin verecek, hatta teşvik de edecektir.

Bu cümleden olarak, Allah’ın buyruklarını rafa kaldıran, onun yerine kendisine tanrı payesi biçerek, tahakküm ettiği topluma dindışı hükümler dayatan laik bir devletin cuma namazı kıldırmaya hakkı var mıdır? Laik devlet, adı üzerinde, İslam’la ilgili ve alakalı değildir. Laik devletin yöneticisi de -velev ki çok ‘dindar’ bile olsa- ‘emîrul mü’minîn’ değildir. Müslümanların emirliği, aynen Rasuulullah Muhammed (sav)’in sîretinde gördüğümüz gibi, bütün enerjisini İslam’ın aziz olmasına vakfeden ve iktidar olunduğunda Allah’ın hükümleriyle hükmedilen bir siyasi ve toplumsal yapıdır. Cuma namazı da böyle bir devlet ve toplumun haftalık bir eylemidir.

Cuma namazı ilk günden beri Müslümanlar tarafından bir ‘devlet namazı’ olarak algılanmıştır, bunda şaşılacak bir durum da yoktur. İslam’ın devletleşmesi, bir ülke, devleti kuracak örgütlü bir topluluk (halk ve teşkilat) ve güç gerektirir. Devletleşme şartlarının henüz oluşmadığı Mekke döneminde Müslümanlar cuma namazı kılamazlardı. Oysa Akabe görüşmeleri ve neticede Rasulullah’a yapılan bîat Mekke’ye 450 km. mesafedeki Yesrib şehrinde yeni devletin temellerini atmak anlamına geliyordu. Rasulullah’ın Mus’ab b. Umeyr’i göndermesiyle birlikte Yesrib’de İslam çığ gibi büyümüştü. Henüz Rasulullah gitmediği halde Mus’ab ve Esad b. Zürare’nin öncülüklerinde arube gününde Müslümanların bir araya toplanıp namaz kılmaları, Yesrib’de rüşdlerini ispat etmeye başladıkları anlamına geliyordu. Keza Rasulullah’ın hicret yolculuğunun bitiminde Kubâ’da ilk işinin bir mescid inşası olması, İslam’ın egemenliğinin ikinci önemli belirtisiydi. (Üçüncüsü de Rasulullah’ın Yesrib’e girebilmiş olmasıdır). Yesrib’de kısa süre içinde inşa edilen Mesced-i Nebî ise bir mescidden ziyade, devlet teşkilatının yerleşkesi gibiydi.

‘Nebînin şehri’ Medine’de İslam Muhacir-Ensar birlikteliğiyle müthiş bir hızla yayılmış ve yeryüzünde kendine yer edinmiştir. Kur’an bu gerçeği ‘temkin’ kavramıyla (mekkennâ) (Hac 22/41; Yusuf 12/56) açıklamaktadır. Aslında Medine, İslam açısından her şeyin kendiliğinden yoluna girdiği, dikensiz gül bahçesi değildi. Bir avuç İslam cemaati oldukça ‘nazik’ şartlardan geçmişler, büyük sınavlar vermişlerdi. Arapların tamamı Müslüman olmamıştı, Abdullah b. Ubey b. Selul’ün başını çektiği bir münafıklar grubu, Müslümanların dibine kadar sokulan gerçek bir nifak şebekesiydi. Medine’nin çevresi adeta üç zengin Yahudi kabilesiyle kuşatılmış gibiydi. Buna rağmen Rasulullah’ın, gerçek bir siyasetçiden sadır olabilecek basiretli adımları, müminlerin Rasulullah’a yaptıkları bîatlarına kanlarının son damlasına kadar sadık kalmaları ve en önemlisi, Allah’ın lütfu sayesinde Medine’deki zorluklar birer birer aşılmış, adı öyle olmasa da, Kur’an’ın ekin meseli (Fetih 48/29) ile özetlediği yeni İslam devleti mübarek bir şekilde filizlenmiştir.

Rasulullah ve müminler haftalık cuma (toplantı) namazı ibadetini hakkıyla kazanmışlar, Allah da bu hakkı onlara reva görmüştü. Müslümanlar Medine’de temkin (iktidar) edildikleri içindir ki Allah Teala -henüz hicret gerçekleştirilmeden, Mus’ab ve Esad (r.a)’ın öncülüğünde başlamış bulunan- Arube günü toplantısını onaylamış, o gün namaz için çağrıyı alan bütün müminlerden, alış-verişi bırakıp koşarcasına çağrıya icabet etmelerini istemiştir. Cuma vaktinde alış-verişin bırakılması, İslam toplumunda o anda teveccühün bütünüyle Allah’a verilmesi, İslam cemaatine tam katılım anlamına geliyordu. Allah Teala cuma gününü tatil ilan etmemiştir; bununla beraber eğer İslamî yönetimde bugünkü anlamda bir ‘hafta tatili’ olacaksa, bunun cuma günü olması daha uygundur.

Cuma namazı İslam’ın egemenliğinin sembolü, İslamî yönetimin halka ve dış dünyaya açılan kapısıdır. Cuma namazında sadece İslam yüceltilir; İslam ulusçu, kavmiyetçi, seküler ‘milli’ ideolojiyi yüceltmek için araç yapılamaz. Namaz kurulu düzenin ulusal bir şiarıymış gibi değil, sadece Allah için kılınır. Hutbe, yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve Din tamamen Allah’ın oluncaya kadar yapılması gerekenlere dairdir. Hutbede Allah’ın indirdiklerine çağrı yapılır. Allah’ın ahkamı başka hiçbir ahkamla gölgelenemez. Cuma namazında şirkin, küfrün, nifakın, fısk ve fücurun zerresine dahi haklılık payesi verilmez, bilakis bunlar batıl olarak işaretlenir ve telin edilir. Cuma başta olmak üzere İslam’ın mescidlerinde hiçbir zaman laiklik, demokrasi ve bunlara ait şiarlara hürmet edilmez. Laik-demokratik düzenlerin kurucularına, Allah’ın hükümlerini sürekli ‘mahpus’ tutmakla muvazzaf güçlere rahmet okunmaz. Cuma namazında irad edilen hutbeyi dinleyen ve duyanlar şunu fark eder ki, Müslümanlar İslam dışı hiçbir ideolojiye haklılık payı tanımamakta, Allah’tan başka hiç kimseyi ilahlık makamına çıkartmamakta, Kur’an’dan başka hiçbir kitabı referans edinmemektedirler. Müslümanların yurdunda (darul İslam) maruf emredilir, münker nehyedilir. Münkerin emredildiği, marufun men edildiği laik devletlerin hutbelerini hutbe ve cuma namazlarını namaz kabul etmek nasıl mümkün olabilir? İslam’ın hutbelerinde namaz, zekat, oruç ve hac gibi ibadetler hayatın merkezine yerleştirilmiştir.

Laikler ve demokratlar nasıl kendi ideolojilerinin hakkını veriyorlarsa, Müslümanlar da İslam’ın hakkını İslam’a vermelidirler. Laik-demokratik yönetimler İslam’ın sadece biçimine (formuna) yasallık tanımakta(!), özünü tamamen ebterleştirmek istemektedirler. Onların razı olduğu İslam, hayata asla müdahale etmeyen İslam’dır. Allah’ın razı olduğu İslam ise, baştan sona hayatı Allah’ın buyurduğu şekilde kurmak isteyen İslam’dır. Laik-demokratik bir rejimde cuma namazının kılınması, hac ve umre ziyaretlerine izin verilmesi hatta teşvik edilmesi v.b., İslam’a duyulan hürmetten değil, rejimin sureti haktan görünmesine olan ihtiyaçtan dolayıdır. Doğru düşünüldüğünde laik-demokratik bir rejimde cuma namazı kılınması, rejimin halka bakan yüzüne makyaj yapmaktan başka bir anlam ifade etmez. Darul küfürde, rejimin vesayetinde kılınan cuma namazları nafile bir ibadet olmanın ötesinde bir anlam ifade etmeyecektir.

Bazı Müslüman cemaatlerin laik devletin vesayetindeki cuma namazlarına katılmayıp, kendi mekanlarında cuma namazı kılmalarına gelince, bunun Müslümanların rejimden ayrışma temelli tevhidî kaygılarından kaynaklandığında şüphe yoktur. Bununla beraber, söz konusu Müslüman cemaatlerin niyetlerindeki bu ihlastan hareketle, bir nevi ‘cemaate özel’ kılınan cuma namazının yerini bulduğu iddia edilemez. Cuma günü toplantısı ve namazı gizli-kapaklı ve öbekler özelinde değil, aşikâr şekilde kılınması, bütün ümmete açık olması gereken bir tevhid eylemidir.

Cuma namazının sahihlik şartları ortadan kalktığı ve laik-demokratik rejimin vesayetindeki cumaları da gerçek cuma namazı kabul etmedikleri, daha açık ifadeyle ortada bir ‘cuma namazı’ olmadığı için ‘cuma namazı’ olarak adlandırılan namaza katılmayan, bunun yerine öğle namazını kılan Müslümanlara öteden beri, Allah’ın emrini askıya almak, cuma ayetinde bir kayıt ve şart olmadığı halde bile bile namazı terk etmek gibi eleştiriler yöneltilmektedir. Bu eleştirilerin de isabetli olmadığına inanmaktayız. Ortada, terk edilen bir cuma namazı yoktur. Cuma namazı sanılan, toplumu kontrol altında tutmak maksadıyla rejimin dine müdahalesinden ibaret bir etkinliktir. (Şibhi cuma).

Cuma ayetinin içtihada konu olmadığı iddiası da isabetli değildir. Zamanın iyi bir müfessir olduğu kaziyyesi bir kere daha tecelli etmiştir. Şu anda yaşamakta olduğumuz, bütün dünyayı allak-bullak eden, toplumların hayatında el atmadığı hiçbir alan bırakmayan virüs salgını, her şeyi olduğu gibi, cuma namazı tartışmalarını da bir daha gözden geçirmemiz için iyi bir fırsat sunmuştur. Bilindiği üzere mart ayının ortalarından itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı -devletin din işlerini düzenlemede tek yetkili kurumu olarak- bütün camilerde toplu ibadete ara verildiğini duyurdu. Bu duyuru aslında bir yanıyla ‘emir’, bir yanıyla da yasaklamadır. Camilerin ibadete -geçici bir süre!- kapatılmasını emreden ya da aynı süre içerisinde camilerde ibadeti yasaklayan, devletin bizzat kendisidir. ‘Toplu ibadet’in başında gelmesi itibariyle cuma (ve bayram) namazları da ‘ara verilen’ ibadetler kapsamına girmiş olup, o günden beri cuma namazları kılınmamaktadır. Benzer şekilde Suudi Arabistan yönetimi de Kabe’yi ibadete kapatmış, Mescid-i Haram’a girişleri durdurmuş bulunmaktadır. Kısacası, cuma ayeti üzerinde hem de laik-demokratik bir devlet tarafından yapılan bir içtihatla cuma namazları -geçici olarak da olsa- yasaklanmıştır. Anlaşılacağı üzere Müslümanlara tanınmayan ictihat hakkı laik devlete -isteyerek veya istemeyerek- tanınmış, cuma namazları askıya alınmıştır. Cuma namazına sadece camilerde değil, vakıflarda da ara verilmiştir. Özel cuma namazı kılan Müslüman cemaatler kendi içtihatlarını katsalar da, katmasalar da, laik devletin ‘içtihadı’ onları da bağlamış bulunmaktadır. Bu durumda ya cuma ayeti hiçbir şekilde kayıtlanamaz denip, her halükârda cuma namazı kılınacak ya da bu konudaki kanaat tashih edilecektir.

Cuma namazı sahihlik şartları ortadan kalktığı için bugünkü şartlarda kılınamaz demenin başka örnekleri de vardır. Mesela Allah Teala bazı suçlara had cezaları tatbik etmemizi emretmiştir; kısas, zina (yüz değnek), iftira (seksen değnek) gibi. Miras, evlilik, hac, marufu emretmek, münkerden nehyetmek gibi daha birçok ilahi emri buna ilave edebiliriz. Bilhassa had cezalarını emreden ayetler Kur’an’da mevcut olmasına rağmen bugün uygulanmamaktadır çünkü bunları uygulayacak bir İslamî rejim bulunmamaktadır. İşte Cuma namazı da, Kur’an ayetine rağmen, aynı İslamî rejimin olmadığı gerekçesiyle sahihlik şartlarını yitirmiştir. Ülkeyi cuma namazı kılınacak bir siyasi yapıya (darul İslam) dönüştürmek için çalışmak bütün İslam ümmetinin vazifesidir. Cuma günü -bu gerekçeyle- camiye gitmeyen bir Müslüman, Kur’an ayetini askıya almış gibi değerlendirilemez.

Ezcümle cuma namazı hususunda görüşü ve uygulaması farklı olsa da akideleri ve İslam algıları aynı olan bütün müminlerin ortak çabası, Allah’ın ahkamının uygulandığı, İslam’ın önce kendi nefislerine, sonra da bütün insanlığa tebliğ edildiği, hiçbir kınayıcının kınamasından korkulmadığı, yurtlarında sadece Allah’ın adının üstün tutulduğu bir hayatı inşa etmek olmalıdır. Kur’an’ın, “Rahman’ın kulları” dediği, pazarlıksız iman etmiş müminlerin bütün hayatlarının özü ve özeti bu olmalıdır. Sevgisi bütünüyle Allah’a, rasulüne/rasullerine ve müminlere; düşmanlığı ve öfkesi de bütünüyle kafirlere, müşriklere ve zalimlere olmayan bir insan namaz kılsa da boştur, kılmasa da boştur.

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal