Dehşete Düşüren Bir Devrim Anlayışı (Ve Gerçek Devrim Dediğin…)

Dehşete Düşüren Bir Devrim Anlayışı (Ve Gerçek Devrim Dediğin…)

Yıkılan zulmün yerine adalet, cehaletin yerine ilim, bâtılın yerine hak gelmemişse orada devrimden bahsedilemez. Ancak zulmün ve cehaletin el değiştirdiğinden bahsedilebilir.

Ümmetin hâli pür melâli; Kur’an okuyanlar siyasetten uzak, siyasetle uğraşanlar da Kur’an’dan uzak…

İnsanlara yol gösteren bazı Müslümanlar diyor ki: ”Vahiy, sadece bireysel ahlakı düzeltmek için gelmiştir. Sadece bunun için okunmalıdır.” Lakin Elçi’nin, vahiy gelmeden önceki sıfatı ‘El-emin’ idi… Bir daha düşünmek lazım, vahiy, ‘Emin’ sıfatıyla ün salmış bu Elçiden ne istemiştir?

Kur’an’ı yaşadığını, Resul’un yolundan gittiğini söyleyen çoğu Müslüman aynı zamanda itinayla siyasetten de uzak durduğunu söylemektedir. Ama Kur’an zaten siyaset yapmayı öngörmüyor mu? Siyasetten kastımız elbette yapay gündemler üreten günümüz politikasına atılmak değildir. Kastettiğimiz siyaset, ihtiraslarının kölesi olan zalimlere karşı hakkı söyleyen bir siyasettir. Toplum üzerinde büyüklük taslayanlara, iktidarı-gücü elinde bulunduranlara karşı adalet ve merhameti hatırlatan bir siyaset!. Mazlumun, ezilenlerin hatta doğanın da hakkını savunan bir siyaset! 

Resuller, toplum üzerinden rububiyet iddiasında olanlara, büyüklük taslayanlara tek ve en büyüğün Allah olduğunu ilan etmişlerdir. Onların, halkın gözlerini boyamak için kullandıkları her türlü illüzyonu deşifre etmişlerdir. Böylece fıtrata çağıran o muhteşem sese kulak veren bireyler, toplumu değiştirmiştir. Çağrıya kulak vermeyenler ise küfürleriyle beraber zalimlerle yok olmuşlardır. Buradan şöyle bir sonuç çıkmaktadır; hakkı söyleyen bir siyaset, halkı bilinçlendirerek bireye ve topluma fayda sağlayan salih bir ameldir.

Evet, genel çerçeveye baktığımızda Resullerin çağrılarındaki ana fikir hep siyasi içeriklidir. Önemli bir parantez açmak gerekir ki Müslümanlar; bâtılı, zalimi, kötüyü merkeze almaz. Müslümanın her zaman kendisi öznedir. Merkezde adalet ve hak vardır. O, dinin gereğini yaparken yolları kendiliğinden zalimlerle kesişir. Bu, sebep değil sonuçtur. Kötüleri savaş yaparak bitiremeyiz. Onlara karşı, Allah’ın emrettiği iyiliği yayarak üstün gelebiliriz. 

Günümüzdeki Müslüman toplumların siyaset bilinci oldukça zayıftır. Maalesef bir yanda zalimlere karşı susan Müslümanlar, diğer yanda bilinçsizce devrime (!) kalkışanlar… Ve en kötüsü de siyaset yaptığını zannederek İslamcılık oynayanlardır; sabah akşam Kur’an okuyan bu Müslümanlar pratikte ise konjonktür, maslahat, şiddet, takiye vb. şeylere sarılmaktadır.

Kur’an’ı yaşamak için önce yaşanan çağı okumak gerekmektedir.

Yaşadığımız çağ… 

Evet, sadece 4 km idi. 21. yy’da birbirine rakip ve düşman olan iki ülke, ABD ve Rusya’nın arasındaki mesafe sadece 4 km idi. Dünya yuvarlak olduğu için bu ayrıntı çoğu insanın gözünden kaçıyordu.Birbirine bu kadar yakın olan iki ülke ise kozlarını hep başka topraklarda paylaşıyordu. Biri nalına diğeri mıhına vurarak çıkardıkları kaos ortamında elde ettikleri kaynakları masa başında beraber paylaşıyordu. ABD bir yeri bombaladığında Rusya kaybedecek zannedenler, Rusya bir yeri bombaladığında ABD kaybedecek zannediyordu. Asıl kaybedenler ise bu zalimlere inananlardı.

Afganistan, Irak ve birçok Müslüman ülke küresel güçler tarafından her anlamda işgal edilmişti. Müslümanların maddi ve manevi tüm kaynakları; tarihleri, kütüphaneleri hatta yerel tohumları bile yağmalanmıştı. İzzetleri, şerefleri ayaklar altına alınmış, namuslarına, ırzlarına göz dikilmişti.

Geçmişte cehaletle, şiddetle, zulümle pişen bu halklar küresel güçlerin sömürüsüne ve yönlendirmesine daha açık hâle gelmişti.

İstatistik bilgilere göre, Irak işgalinden önce Müslüman ülkelerde neredeyse hiç intihar bombacısı yoktu.

Alptekin Dursunoğlu’nun bir tespitiyle devam edelim: 

“Suriye’yi tahrip eden bir savaşta silahlı gruplar için milyarlarca dolar harcayan İslam ülkelerinin, Filistin’e neden tek bir kurşun bile vermediği düşünülmedi.

Suriye’de neden savaşı, Filistin’de ise neden barışçı siyasi çözümü destekledikleri anlaşılmadı.

Dünya Müslümanlarına Suriye için cihat çağırısı yapan İslam alimlerinin neden aynı çağrıyı Filistin için yapmadığı; intihar saldırısı yaptığında şehit olacağına inanan on binlerce militanın, niye mekan olarak İsrail’i değil de Suriye’yi tercih ettiği sorgulanmadı…”

Maalesef artık Müslüman topraklarda intihar saldırıları, kan, ölmek ve öldürmek sıradan bir hâle geldi. Kim kimi neden öldürüyor bunu düşünemez hâle geldi.

ABD, Ortadoğu’daki ezilmiş insanları adeta kobay gibi kullanarak canavarlaştırdı. 

Bir Amerikan ajansının haberine göre “Musul’daki bir hapishanede, 100’den fazla ‘terörist’ neredeyse üst üste yığılarak karanlık bir odaya doldurulmuş. Gün içinde sıcaklığın 45 dereceyi aştığı odada, herhangi bir havalandırma cihazı da bulunmuyor. Cezaevi görevlisi: ‘Militanların çoğu sağlık ve deri problemleri yaşıyor. Çünkü güneş göremiyorlar. Birçoğu yürüyemiyor. Hareket edemedikleri için bacakları şişiyor.”

Bihaber olduğumuz buna benzer daha nice örnekler…

Yaşayarak şahit olduğumuz 21. yy’da politikacıların denge siyaseti, derin stratejik hamleleri, küresel şeytanların çevirdikleri dolaplar, diktatörlerin zulümleri, Müslümanların mahalleler hâlinde gruplara ayrışarak, öz kardeşlerini öldürmesi, tüm olup bitenlere rağmen aydınlarımızın demokrasi ve batı hayranlığı… Bunların hepsini bir yana bırakırsak, beni en çok hayrete düşüren şey, Türkiye’deki bazı ”İslamcılar”ın emperyalistlerin yakın bir tarihte yaptığı tüm zulümlere şahit iken, yine onların desteklediği bir ayaklanmanın hayırla neticeleneceğine inanmalarıydı. Zamanında fikirlerine, duruşlarına değer verdiğimiz İslamcıların, besledikleri bu umut, bu aldanış, bu sapma hayret vericiydi. En çok da küresel güçlerin finanse ettiği Arap baharına ‘İslami devrim’ demeleri insanı dehşete düşürüyordu.

Suriyeli bazı muhalif komutanların bile, hatasını kabul ettiği ve ‘ABD bizi kandırdı’ dediği bu silahlı mücadeleye, ‘İslami devrim’ diyen bazı İslamcılar, yıllar geçmesine rağmen hatalarını kabul etmemekte… Hatta tam tersi bu anlamsız inatlarını sürdürmektedirler. Zaten bu yazının amacı da ayaklanan muhalifleri eleştirmek, yargılamak ve yanlışlarını gün yüzüne çıkarmak değildir. Çünkü zulme uğrayan insanların, her zaman doğruyu ve yanlışı hakkıyla ayırt edemediğini bilmekteyiz. Niyetimiz orada can veren insanların samimiyetini sorgulamak da değildir.

Bu yazının amacı, Türkiyedeki bazı İslamcıların, Suriye direnişine dair yaptıkları yüzeysel, mutlakçı ve basiretsiz çıkarımlarına bir eleştiri niteliğindedir.

Bu yazı, Suriye’deki muhalif grupları sanki öz evlatları gibi tanıyıp, ‘onlar İslam’ı temsil ediyor’ diyen İslamcıların çelişkilerini ifşa etmeye yöneliktir. Çünkü bu İslamcılar, sabah akşam İslam’ı Abduh’u, ıslah’ı konuşmaktadır. Bu adamlar, sabah akşam Kur’an, sünnet, ümmet, mezhepçilik üzerine kafa patlatmaktadır. Değerli fikir adamlarının eserlerini Türkçe’ye çevirerek Müslümanlarla buluşturmaktadır. Gençlere yol göstermektedir. Şimdi, yıllardır kafa patlattıkları, İslam’ın; direniş, usul, yöntem ve mücadelesi pratikte bu mudur? İşte yazımız, bu sorulara cevap vermeye çalışmaktadır.

”Esad zalim diye söze başlayıp ‘ama’ diye devam edenler Esad’ın bir suçu yok demeye getiriyor” diyerek, akleden birkaç düşünüre iftara atan bu İslamcılar, kendileri ilimle mücadele etmeyi seçerken diğer Müslümanlara her türlü şiddeti, silahlı mücadeleyi mübah gördü. Ne hikmetse kendileri ‘İslam’ı hâkim kılma mücadelesi’ dedikleri bu savaşa katılmadı. Bu İslamcılara: ‘Neden sizler de muhaliflere katılarak, elinize silah alıp zalimlerle savaşmıyorsunuz?’ diye sorulduğunda çoğu şöyle cevap verdi: ”Muhalifler kendi ülkeleri için ayaklandılar. Onlar ölümü göze almışlarsa biz buna ancak SAYGI DUYARIZ”. Yani işlerine gelince ümmetçi işlerine gelmeyince uluşçu oldular. Sahi İslam’da ‘saygı duymak’ da ne demektir?

Bu İslam dininin; zalime, ezilene, savaşa dair gösterdiği bir yol yok mudur?

Muhaliflerin ölümü göze almaları her şeyi mübah mı kılmaktadır? Ölmek! Ölümü göze almak her şeyi meşrulaştırmakta mıdır?

Eğer bazı insanlar devrim adına ölümü göze aldıysa, bu ölüme meydan okumak binlerce çocuğun donarak, yanarak, boğularak ölmesine yol açmamalıdır.

Zulümle yoğrulmuş o bölgeyi leş kargalarının uğrak yeri yapmamalıdır. 

Göze alınan ölüm asla mezhepçiliği derinleştirmemelidir. Ortadoğu’da yaşanan zulümler, kafirlerle kurulan koalisyonlarla birlikte, katlanarak bir kaosa dönüşmüştür. Zalimlerin bir zulmü bin zulüm olmuştur.

Kaç çocuk organ ve porno mafyasının eline düştü?

Kaç çocuk sularda boğuldu?

Kaç çocuk açlıktan öldü?

Kaç çocuk sakat kaldı?

Kaç çocuk yersiz yurtsuz kaldı? 

Kaç çocuk öksüz-yetim kaldı?

Kaç çocuk mezhepçilik ateşiyle büyüdü?

Maalesef Suriye’de kaç 100 bin kişi öldü o bile bilinmemektedir. Bu nasıl bir devrim anlayışı ki tüm bu gerçeklerin üstünü örttü. Bu nasıl bir vicdan ki bu sonuçlara rağmen silahlı direniş övüldü ve desteklendi. Hem de İslam’la özdeşleştirilerek. Üstelik tuzu kuru İslamcılar, ortaya çıkan bu bilançoyla bir vicdan muhasebesi yapmak yerine, barış için orta yolu savunan birkaç düşünürü vicdansızlıkla suçlamayı başardı. Dayanakları ise ”Zalim İran’la, zalim Esad’la aynı masaya oturmak nasıl teklif edilir!” oldu. Oysa barış, düşman kim ise, savaştığın muhatap kim ise onunla yapılır. Tuzu kuru İslamcılar, çocukların başlarına bomba yağarken, kendileri sıcak evlerinde, barış için, masaya oturmak için diktatör beğenmedi!. Sanki kendi çocukları ölüyormuş gibi, sanki kendileri direniyormuş gibi pişkinlikle silahlı direnişe devam naraları attılar. Buna rağmen kendilerini mazlumun safında; artık çocuklar ölmesin, masaya oturulsun diyenleri ise zalim safında gördüler. 

Evet, Müslüman her zaman aklını kullanmalıdır. Bu dinin ilkeleri vardır. Savaşa dair sözü vardır. Bu din yol gösterir: dinini yaşayabilmek için. sabır, hicret, ilim, bilinçlenmek, birlik olmak, güçlenmek gibi öncelikler sunar. Maalesef, Müslümanlar, diğer Müslüman ülkelere sadece gıda yardımında bulunabiliyor. Maalesef onlara fikir götürebilecek kurumlarımız yok. Daha vahimi, Müslüman ülkelerle istişare edebileceğimiz, fikir götürebileceğimiz kuruluşları bir kenara bırakalım, oralarda neler olup bittiğine dair haber alacağımız, tanıdık, bir tek kardeşimiz bile yok. Çoğu zaman kukla olan medyaların gündemleriyle tavır alıyor Müslümanlar. Kimin çektiği belli olmayan videolarla bilgi sahibi oluyor Müslümanlar. Güvenilir bir haber sitesinde bile Arakan diye paylaşılan bir fotoğrafın başka bir ülkeye ait olduğu ortaya çıkıyor. Belki söylenenden daha çok katliam-zulüm var bilmiyoruz. Ama kurban olarak kesilen koçların kanını ‘katliam var’ diye servis etseler, inanacak durumda Müslümanlar. Nerede bir mazlum halk varsa o halkların dilini bilen ve doğru haber getirmek için uzak kıtalara bile gidebilecek yiğitler lazım. Sanırım günümüzün en büyük cihadı bu olur.

Bu arada yüzeyselliği ilke edinmiş Müslümanlara ‘İslamcı’ derken parantez açmak gerekmektedir. İslam bir bütündür. Bu Müslümanlar İslam ile ilgili hiçbir sıfatı haketmemektedir. İslam’la ilgili ne kadar kitap yazsalar da, ne kadar dergi çıkarsalar da gerçek değişmez. Bu Müslümanlar ne kadar Seyyid Kutub, Afgani, Kudüs, Gazze, Filistin, ümmet, mazlum, hak, adalet edebiyatı yapsalar da gerçek değişmez. Bu Müslümanların yaptığı İslamcılık değil İslamsızlıktır!.

Türkiye’de ”İslamcılık” yaptığını zanneden bu Müslümanların özelliklerini kısaca özetlemeye çalışacağım:

YAHUDİLEŞEREK BÜTÜNÜ GÖREMEZLER:

İslamcılık yaptığını zanneden bu Müslümanlar, sadece parçaya odaklanarak bütünü göremezler. Örneğin, sadece Esad zaliminin devrilmesine odaklanarak, ABD’nin Suriye’de kurduğu üsleri görmezden gelirler. Hatta, ABD ve İsrail’i İran’a tercih ederiz demekten gurur duyarlar. Oysa İslam bir bütündür. Müslümanlar zalimler arasında seçim yapmazlar.

İFTİRA VE SLOGAN ATMAKTA USTADIRLAR:

İslamcılık yaptığını zanneden bu Müslümanlar, kendilerinden farklı düşünenleri hatta kendileri gibi slogan atmayanları hain, zalimin safında diye yaftalarlar.

Meydanlarda, çözüm bulunmasın diye kurulan kuruluşları göreve çağırırlar. Sorunu yaratan kafaları sorunu çözmeye davet ederler. Oysa bir Müslüman, iyileri harekete geçirmek için slogan atar. 

Bu Müslümanların, savundukları bir şey hakkında bilgi sahibi olmalarına gerek yoktur. Ezberledikleri birkaç cümle ile karşısındaki insana nefes dahi aldırmazlar. Sizi, ‘Şiileri değil de sürekli Sünnileri eleştiriyorsunuz’ gerekçesiyle Şii olmakla suçlarlar. İnsan, çevresindekileri, sesini duyarabildiklerini eleştirir. Hakka davet eder. Dilini bilmediği, hiç tanımadığı, etkileşim içinde olmadığı insanları nasıl eleştirebilir. Topyekün tüm Şiileri sabah akşam lanetlemek kimin işine yarayacaktır. Eminiz ki Şiilerin arasında yaşadığı halde, sürekli Şiileri eleştiren muvahhidler vardır. Bizim sorunumuz mezheple değil, mezhepçilik yapanlarladır. Ali Şeriati’nin dediği gibi: ”Arabistan’da Şii olmakla İran’da Sünni olmakla suçlanıyorum…”

SÖZDE MEZHEPÇİLİĞE KARŞIDIRLAR:

İslamcılık yaptığını zanneden bu Müslümanlar, mezhepçiliğe dair koca koca kitaplar okurlar. Sanki kendileri değil de sadece geçmiştekiler imtihandadır. Hep geçmişteki Müslümanların hataları- sevapları konuşulur. Kendileri Müslüman olarak mezhepçiliğe karşı ne yapmışlardır? Örneğin, kendileri kabul etmese de pratikte bir ulus devlet olan İran’ın yaptığı yanlış politikaları eleştirmek yerine niçin çocuk-yaşlı demeden 80 milyon İran halkının ölmesi için dua edilmektedir? Niçin İran’da da iç savaş çıksın diye dua edilmektedir? Bu kadar mıdır Müslümanın vizyonu? Neden zulme bulaşan İran politikacılarının adı değil de topyekün İran kahrolsun denmektedir? Meydanlarda İran’a lanet okuyanların çoğu, İran cumhurbaşkanı kimdir onu bile bilmemektedir. Bir Müslüman alime düşen İran’daki mezhepçiliğe karşı olan tek kişi de olsa o kişiyi bulmak ve fikir bağını güçlendirmek olmalıdır. Meydanlarda slogan atmak değil. Günümüzdeki tüm ulus devletlerin halkları gibi, İran’daki halk da politikacıların, ülkenin sınır güvenliğini korumak adı altında yaptığı tüm operasyonlara sessiz kalmaktadır. Ama eminiz ki yanlışları korkmadan eleştiren mezhepçiliğe karşı olan, kafasını kuma gömmeyen azınlık da olsa sadece hakka tapan muvahhidler vardır. İnsanlara yol gösteren Müslümanlar bu muvahhidlerle bağ kurmak için çabalamalıdır. Tüm mezhepçilik yapanlara savaş açmak yerine, mezhepçiliğe karşı olan bir kişiyi kazanmak daha hayırlıdır. Bu umut, bir hayal değil, toprağa atılan bir tohumun yeşerip kök salacağını bilmek kadar gerçekçidir. Bu umut, Müslüman ülkelerin zalimlerle değil de kendileri bir araya gelerek sorunları çözdüğü güne kadar devam etmelidir.

KENDİLERİNİ SEÇİLMİŞ GÖRÜRLER:

İslamcılık yaptığını zanneden bu Müslümanlarda özeleştiri sıfırdır. Yakınındaki ezilenler için değil, öbür kıtalardaki mazlumlar için nutuklar atarlar. Çünkü böylesi onlar için daha güvenlidir. 

Kendi savundukları kişilere gelince ilkeleri rafa kaldırırlar. Fakat başkalarında en ufak bir ilkesizliğe bile tahammül edemezler. 

Kısacası, bu kişiler İran’da doğsaydı:

Sünni değil Şii propagandası yapacaklardı.

Suriye’deki politikalarını haklı göstereceklerdi.

Rusya ve Esad’la anlaşmalarına hep haklı nedenler sunacaklardı.

Osmanlı değil, Pers rüyası göreceklerdi. Allah, zalimlerle müttefik olmayı, ulusçu politikaları, mezhepçilik yapmayı hep kendilerine helal kılmış gibi davranacaklardı.

Bu adamlar Almanya’da doğsa Nazi olurdu. İsrail’de doğsa büyük İsrail devleti için çaba gösterirlerdi.

Rusya’da doğsalar SCBB günlerini özlemle anarlardı…

Çünkü bu insanların özellikleri hep aynıdır. Sorgulamaya kapalıdırlar. Kendilerini asla eleştirmezler ama başkalarına hep düşmanlık beslerler. Her zaman kendileri haklıdır. 

Ancak kendileri hak-adalet dağıtabilir. Çünkü kendi ırklarını seçilmiş görürler.

DİLLERİNDEN BİRLİK TÜRKÜSÜ EKSİK OLMAZ:

İslamcılık yaptığını zanneden bu Müslümanlar her fırsatta birlik ve kardeşlik çağrısı yaparlar.

Birlik olmaktan kasıtları ise kendileri gibi olmak… Kendileri gibi düşünmektir. Daha doğru bir ifadeyle aklı bir kenara bırakarak konjonktür, maslahat güzellemeleriyle rüzgar nereden eserse oraya savrulmaktır. 

Oysa insanları ancak ilkeler birleştirebilir. Birlik olmak ile çoğunluk olmanın arasındaki fark budur. Biz de İslam’ın ilkelerine sarılmalıyız. Sürekli vurguladığımız gibi, güçlü ve birlik olmak istiyorsak: Müslümanlar olarak birbirimize değil, hep beraber Allah’ın ipine sarılmalıyız. İlkelere uyduktan sonra birleştirmek Allah’a aittir. Birlik olmak için her an hak ile bâtılın farkında olarak yaşamak gerekir. Aksi halde Müslümanlar, rüzgarda savrulan kuru yaprak misali her biri bir tarafa dağılır.

İLKELERİ YÜZEYSELLİKTİR:

İslamcılık yaptığını zanneden bu Müslümanlar, derinlikli düşünmedikleri için sonuçları sebep olarak görürler.

Sistemi değiştirmek için, sistemle bütünleşmek gerektiğine inanırlar. Savundukları bazı parçalar doğru olabilir ama o bazı parçalar doğru diye zamanla her şeyi mübah görmeye başlayan bu Müslümanlar maalesef; bazen şirk’e göz yumar, bazen ilmi öteler, bazen adaletsizliğe göz yumar. O hengamede bir de bakarsın ki sistemin bir parçası oluverir. Bir zaman sonra, sorgulamak yerine kullara teslimiyetçiliği seçer. O kırık dökük savunduğu doğru, ahirette onun felaketi olabilir.

Evet, yazıya dökemediğimiz İslam adına yapılan daha nice sapmalar… 

Muhammed Abduh’un dediği gibi: Kur’an’a aykırı olan her şey bâtıldır. Bunun için kimse eğip bükerek Kur’an’a; mezhepçiliği, şiddeti, yalan söylemeyi, ırkçılığı, putçuluğu, sorgulamamayı, zalimlerle dost olmayı kısaca doğayı ve insanı ifsad eden hiç ama hiçbir şeyi onaylatamaz. Ancak kendini kandırır.

”GERÇEK DEVRİM DEDİĞİN”

Gerçek devrim sürecinin % 99’u bilinç ve ilim, geriye kalan % 1’i ise son süreç olan ayaklanmadır .

Devrim bir şeyi yıkarak yerine başka bir şeyi ikame etmektir. Müslümanın yaptığı devrim biçimsel değil, bilinçsel olur. Devrim, sınırların değişmesiyle değil, zihinlerin değişmesiyle olur. Bunun içindir ki devrim öncesi süreç oldukça uzundur. Bu süreçte bireyler zihinsel olarak yavaş yavaş değişmeye başlar. Bireyler değiştikçe davasını sahiplenen bir topluma doğru yol alınır. Rad suresi 11. ayetini merkeze aldığımızda, birey ve toplumun birbirine bağlı olarak değiştiğini biliyoruz. Evet, toplum artık bilinçlendiğinde dönüşüm gerçekleşmiştir. Aydınlar-Alimler dönemeçlerde halka yol göstermek için fikir birliği içindedir. Bu ahlâki dönüşümden sonra bâtılı yıkmak için toplum ayağa kalkar ki artık devrim kaçınılmazdır!..

Devrim bütünsel bir mücadele ile gerçekleşebilir; kafirlerin her tuzağına karşı uyanık kalarak, gericiliğe karşı bilimi öne çıkararak mücadele edilmelidir. Çölleşme yaratan teknolojiye karşı, doğayı koruyan teknolojiler üreterek mücadele edilmelidir. Sanat, eğitim, hukuk, yönetim kısacası her alanda tüm insanlığın dikkatini çekecek bir medeniyet inşası için mücadele edilmelidir. 

Her alanda varolmalıyız, çünkü sloganlarla ayakta kalınmaz! Sadece şehadet çığlıklarıyla devrim yapılmaz! Devrim fikirle, bilinçle olur. Artık bilinç kafalara sığmaz taşar da kendini sokaklara döker! Savunduğun davanın projeleri, manifestoları dillerde marş olur da insanları peşinden sürükler. Ve devlet kendiliğinden, zorunlu ortaya çıkar. 

Şiddet kullanarak, ilk iş olarak devlet kurmayı savunanlara Gandhi’nin şu sözünü hatırlatalım: ”Şiddet uygulamamak insanoğlunun kullandığı en büyük güçtür, insan zekasının ürettiği en güçlü ve yok edici silahtan daha güçlüdür. Şiddetten uzak durmak, cesurların silahıdır.” 

Bilinçsizliğin olduğu bir yerde en son başvurulması gereken şey şiddettir. Şiddet ancak “devrime beş kala” (mecbur durumlarda) meşru görülebilir. İslam’ın doğasında şiddet ve zorbalık yoktur! Tam tersi kendiliğinden etkileyici karşı konulmaz bir çağrı vardır. Küfredenlerin duyamadığı bir çağrı…

Yıkılan zulmün yerine adalet, cehaletin yerine ilim, bâtılın yerine hak gelmemişse orada devrimden bahsedilemez. Ancak zulmün ve cehaletin el değiştirdiğinden bahsedilebilir. Tarihte yapılan devrimleri incelediğimizde bunun örneklerini görüyoruz. Devrim için ayaklananların çoğu, yıktığı yönetimlerin yerine daha adaletlisini getirememiştir. Hatta adalet adına devrim yapanlar bir müddet sonra daha çok zulmetmişlerdir. Özellikle Batı’da, ayaklananların arzu ettikleri özgürlük ve adalet, evrensel görünse de pratikte zulmü arttıran, her türlü sömürüye kılıf bulan insan hevasının birer ürünüdür. 

Dünyada hiçbir ideoloji İslam kadar hayatın tümünü kuşatamaz. İslam barışın, adaletin ta kendisidir. Kim ne kadar adaletli ve merhametli ise o kadar Müslümandır. İslam’ın geldiği yerde insanlar güven içinde, emin olur. (Şimdi ise adı İslam (!) olan yerlerden insanlar köşe bucak kaçmaktadırlar.) Bunun için bir Müslüman olarak ilk öğrenmemiz gereken şey amacımızın ne olduğudur.

Amacımız ne olursa olsun iktidar ya da devlet olmak değil… Her işimizde tevhidi zedelemeden adaletli ve merhametli olmaktır. İster bir masa yapalım ister bir devleti yönetelim, bizim amacımız; o ince tevhid çizgisini ileri nesillere taşımak, refah için değil felah için (gerçek kurtuluş) için çabalamaktır. Bu çabamızın sonunda iktidar olabilir, zengin olabilir hatta dünyayı yönetebiliriz. Ama tam tersi parasız, mevkisiz, tek başına kalarak zulme de uğrayabiliriz. Akrabalarımız bizi terkedebilir. Yurdumuzu da terk etmek zorunda kalabiliriz. Bu örnekleri Kur’an’da anlatılan Resullerin davetlerinde görüyor ve öğreniyoruz. Bize düşen sonuca bakmak değil, emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmaktır.

İslam ümmetinin halini gören Afgâni, Muhammed Abduh’a diyordu ya: 

“İnkılap istiyorum hem de çabucak!.”

Abduh ise Afgâni’ye cevap olarak diyor ki: ”Gidelim bir yere, medreseler tesis edelim. İslam’a yeni Afganiler yetiştirelim.” Şiirinde bu diyaloğa yer veren Mehmet Akif ise şöyle atıfta bulunuyor: ”İnkılap istiyorum ben de fakat Abduh gibi!.”

Biz de Akif gibi asırlar da sürse önce bilinçli bir nesil yetiştirmek istiyoruz. Mezhepçiliğe karşı olan aydınlık bir nesil…

Son olarak diyoruz ki; zalimlere karşı Müslümanların parça parça olduğu bir zamanda, eğer ölümü göze aldıysanız;

– Kapitalist firavunların dünyayı ifsad eden büyüsünü, oyununu ifşa edin, ölüm gelir sizi bulur. Zulmü sanatınızla; resminizle, müziğinizle, filminizle anlatın, ölüm gelir sizi bulur.

– Eğer ölümü göze aldıysanız, İsmail Raci gibi gerçekleri söyleyin, İslam’ın gerçeklerini öne çıkarın ölüm yatağınızda bile gelir sizi bulur.

– Eğer ölümü göze aldıysanız, Ali Şeriati gibi kanınızın son damlasına kadar mazlumları savunun, ölüm gelir sizi bulur.

– Eğer ölümü göze aldıysanız, MalcolmX gibi mezhepçiliğe, ırkçılığa düşman olun, ölüm gelir sizi bulur. 

– Eğer ölümü göze aldıysanız, Seyyid Kutub gibi, hak ile bâtıl arasında korkmadan seçim yapın, ölüm gelir sizi bulur. 

Tevafuk işte, bu satırları yazdığım gün 29 Ağustos. Bundan yaklaşık yarım asır önce, 29 Ağustos’ta bir adam idam edildi. Bu adam, Sokrates ve niceleri gibi ölüm arefesinde gelen tüm teklifleri reddetti. Taviz vererek yaşamak yerine, davası uğruna ölmeyi seçti. Cihat, eline silah almak değil, silahlara rağmen davandan taviz vermemektir. Allah Seyyid Kutub’a ve sayamadığımız nice örnek Müslümanlara mağfiret etsin.

Evet, Ortadoğu’da ölen insanların sadece % 1’i şiddet kullanmadan İslam’ı hakkıyla duyurmaya çabalasaydı belki de dünyada yer yerinden oynardı.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal