Takiyye Yaparak İslam’ı Yüceltme Hezeyanının Açtığı Çukurlar

Takiyye Yaparak İslam’ı Yüceltme Hezeyanının Açtığı Çukurlar

Gülbahar Ay Satan: “Takiyye ile bir İslam toplumu inşa ol(a)maz. Takiyye ile düzeni, gidişatı değiştirmek isteyenler süreç içinde kaçınılmaz olarak düzenin bir parçası olurlar…”

Takiyye Yaparak İslam’ı Yüceltme Hezeyanının Açtığı Çukurlar
-İslam’ın Men Ettiği Bir Şey, İslam’ın Lehine Olabilir mi?-

Gülbahar Ay Satan

Ünlü bir hukukçu/yazar kitabında şöyle diyordu: ‘Eğer bir yazı yazıyorsanız anlaşılmak için kime hitap ettiğini açıkça belirtin, böylelikle muğlaklıklar azalacak ve yazı büyük oranda amacına ulaşmış olacaktır’. İşte bu yazı da sözde ‘aydın’ müslümanlara ve dindarımsı kitlelere hitaben yazılmıştır. Yazıdaki ‘sözde aydın müslüman’dan kastımız: sözü dinlenen, alim kişiliğiyle belli bir kitleye hitap eden kişi demekken ‘dindarımsı kitle’ ise bu ‘sözde aydın’ olan kişileri sorgusuz-sualsiz takip edenlerdir. Eleştiri önceliğimizde müslümanları hep birinci sıraya yerleştirme sebebimiz şudur: İslam’ın önündeki en büyük engel laisistler ya da kafirler değil, İslam adına konuşan tenkide muhtaç müslümanlardır. Bâtıl yolu kabul edenleri eleştiremezsin ancak hakka davet edebilirsin ama bâtıl yolda olduğu halde hak yolda olduğunu iddia edenleri tenkid etmenin farziyetine inanıyoruz.

Şöyle bir soru soralım; Resul Muhammed (as), günümüzde yaşasaydı acaba ona ‘hain’ demeyecek insan sayısı, bir elin on parmağı kadar çıkar mıydı? Biliyoruz ki o da tüm resullerin yaptığı gibi kendi döneminde; mevcut sistemdeki yanlışlıkları eleştirmiş, adaletsizliği dile getirmiş, ırkçılığa karşı çıkmış, rahatları bozmuş, kısacası ‘şirke’ göz yummamıştır. Çünkü Allah ona müşriklerden kesin bir çizgi ile ayrılmasını ve onlara kulak asmamasını emretmiştir. Dolayısıyla elçi ve ona uyan müslümanlar için kimi zorluklar söz konusu olmuştur. Günümüzde Kur’an’a göre yaşadığını iddia eden müslümanlar, vahyin ilk indiği günlerdeki gibi zorluklarla karşılaşmamaktadır. Çünkü sözde aydın müslümanlar, konforunu bozmadan, taviz vererek yaşamayı seçmiştir. Üstelik İslam’ın maslahatı için taviz verdiğini öne sürerek… Zaten yazımızda tenkid edeceğimiz konu da budur: Toplumun ya da bireyin, zalimlere karşı gücü olmayabilir, nefsine zor gelebilir, rahatının bozulmasından korkarak susabilir, İslam’ın her ilkesini uygulayamayabilir, ırkını dolayısıyla uluşçuluğu savunabilir ve tüm bu sapmaların hesabını Allah’a verir… Bu zor da olsa kabul edilir bir durumken, her türlü sapmayı kılıfına uydurarak İslam maslahatı içinmiş gibi göstermek nasıl kabul edilebilir? Bu nasıl bir sapmadır? Nasıl bir dalâlettir? O İslam ki, hak ile bâtılı birbirinden açık şekilde ayırmak için gelmemiş midir?

Sözde aydın müslümanlar ve dindarımsı kitle, ‘sayıları çoğaltarak’ güçleneceğini, daha yüksek makam ve mevkilere gelince İslam’ın da yükseleceğini zannetmiş/zannetmektedir… Oysa Mekke’li müşrikler, Resullah’a liderlik teklif ettiğinde, Resulullah bunu kabul etmemiştir. Resul de pekala arapların başına geçerek İslam’ın maslahatı adına, gücü eline alana kadar ‘TAKİYYE’ yapabilirdi. Zayıfları, köleleri yanına çekerek bu adaletsiz sistemi yavaş yavaş değiştirebilirdi. Zenginden alarak fakire verebilirdi ama elçi, güçle, iktidarla değil gönderilen vahiyle insanların kalplerindekini değiştirmeleri için cehd etmiştir. Zekatla adaletsizlik bitsin, insanlar sırf Allah’tan sakındığı için, kötülüklerden sakınsın istemiştir. İnsanlar, kalp/akıllarıyle iman etmedikçe asla şirkten arınamayacağı gibi münafıklığa da kapı aralanmış olur. Takiyye ile bir İslam toplumu inşa ol(a)maz. Takiyye ile düzeni, gidişatı değiştirmek isteyenler süreç içinde kaçınılmaz olarak düzenin bir parçası olurlar… Çünkü bâtılları, kötülükleri tek tek temizlemek imkansızdır. İslam, müntesiplerinin ancak ve ancak dosdoğru, arı-duru, şeffaf olmasıyla kendini ifade etmiş olacaktır. İslam olunca da zaten bâtıllar kendiliğinden dökülecektir. Zahmet verilerek ekilen bir tohum ancak böyle filizlenebilir. 

Müslüman bir ülkede takiyye’den uzak kalmak yani dosdoğru olmak, şeffaf olmak, halkla istişare etmek illa ki kafirlerle her an fiili şavaşta olmak demek değildir. İslami ilkelere uyarak, onlarla; ticari antlaşmalar, zulme yol açmayacak antlaşmalar pekala yapılabilir. Böylelikle toplumda zihin karışıklığı en alt seviyede olacaktır. Birey de ancak tebliğ için kafirlerle yakınlaşabilir aksi takdirde takiye yaparak İslam’a davet olamaz… 

Evet, Takiyye, en yalın ifadeyle bireyin kafirlere karşı can güvenliği endişesiyle yalan söylemesi, kalbinde olmayanı diliyle söylemesi, kısaca baskı altındaki bireye verilmiş bir ruhsat iken şimdiki dindarımsılar, İslam’ı yüceltmek adına takiyye kavramı ile yakından dahi ilişkisi olmayan durumlar için, İslam’ın yasakladığı ikiyüzlülüğü/münafıklığı meşru görebilmektedir. 

Günümüz politikasında ‘reel politik’ denilen kavram, ulusçu laik bir sistemde ülkenin çıkarı için tutarlı, normal hatta gerekli görülebilir. Dindarımsı kitle ve sözde ‘aydın’ müslümanlar ise ‘reel politik’ kavramını ‘İslam’ın maslahatı’ olarak değiştirmiş ve tüm bâtıl tutarsızlıkları, takiyye diye nitelendirmeye başlamıştır. İslam aleyhine verilen tavizlerden ve en kötü sonuçlardan bile bir hikmet çıkarmaya çalışarak paranoyak bir tablo çizen sözde ‘aydın’ müslümanların, İslam’ın maslahatı için yapacakları en hayırlı şey, İslam’ın yakasından bir an önce düşmeleri olacaktır.

Takiyye yapılan toplumda doğru-yanlış, dost-düşman, fayda-zarar çoğu zaman ayırt edilemez durumdadır, dolayısıyla toplumun istişare, düşünme kabiliyeti korkularla köreltilerek bu sorumluluklar sözde ‘aydın’ müslümanlara devredilmektedir. Sonuçta teslimiyetçi bir nesil yetişmektedir. İslam’da fikrin liderliği gözetilirken, takiyyeden medet umanlar insanları/liderleri korumaya başlamıştır. Fikirlerin lider olduğu toplumda, korku, endişe yoktur çünkü fikirler ölümsüzdür, insanlar değil…

Eğer merkezde fikirler değil de şahıslar olursa ayrılıklar baş gösterir ve gerçek bir tehlike/fitne durumunda bile biraraya gelinemez. İslam’ın maslahatı adına takiyye yapanlar (takiye yapıldığını zannedenler), İslam’ın yasakladığı yalan söylemeyi, zalimlerle işbirliğini, çoğunluğa ulaşmak için gerçeği örtmeyi, rant elde etmeyi vb. hezeyanları meşru görebilmektedir. Maalesef bir zaman sonra takiyyeden medet umanlar, artık haramlardan rahatsız olmamakta ve fıtrattan giderek uzaklaşarak sonunda şirke bile göz yumabilmektedir.

Evet, Şirk… Kur’an’dan kısaca şirk koşanların özelliklerini hatırlayalım: Delile dayanmazlar, zanna uyarlar, geleneği körü körüne taklit ederler, insanları putlaştırma eğilimindedirler, vahiyden hoşlanmazlar… 

”Onların çoğu şirk koşmadan iman etmezler.”(Yusuf 106)

Allah, çoğu insanın şirke bulaşmadan iman etmeyeceğini söylemektedir. Günümüzde çoğu müslüman, putu sadece bir taş parçası zannetmekte, müşrikliği her zaman çok uzak sanmaktadır. Oysa insan uçurumun kenarındadır. Yaklaşık 1400 yıl önce Mekke’de inen vahiyle beraber baba ile oğul, dayı ile yeğen birbirinden mümin ve müşrik diye ayrılmıştır. Bu insanlar dışarıdan bakıldığında aynı giyiniyor, aynı yerde yaşıyor, aynı sudan içiyorlardı. Peki neydi aralarındaki o fark?.. 

Görmekteyiz ki bir adım ile çizginin öbür tarafına geçmek mümkün, adımlarımız çizgiyi aşıyor mu, o çizgiyi aşmamak yani tüm ilahlık taslayanlara, büyüklük taslayanlara bir ömür korkmadan ‘La ilahe illallah’ diyebiliyor muyuz?.. Mekke’deki müşrikler de Allah’a inanıyor, namaz, hac dahil tüm ibadetleri yapıyor bunun yanı sıra inançlarına şirk bulaştırıyorlardı.. Vahyin indiği yer, dinlerin merkezi olan en kutsal yerdi. Dinin de en çok istismar edildiği, şirkin ayyuka çıktığı yani Allah’ın bir biçimde, her alanda yetersiz görülerek ona ortak(lar) koşulduğu bir yerdi. Müşrikler, Kabe’yi, yolunu takip ettikleri liderlerinin, atalarının putlarıyla doldurmuşlardı. Peki ya günümüzde, biz iman edenlerin hiç putu yok mu? Yani makam, mevki, hoca, ideoloji, ata vb. şeyler için Allah’ın emirlerini ikinci plana atıyor muyuz? Allah’ın şirke bulaşmadan iman etmezler dediği o çoğunluğun içinde miyiz? Toplumumuz putlar konusunda ne kadar bilinçli? Aslında toplumda putlara karşı nefretsel bir duruş oluşmuştur ama bu nefret, maalesef putçuluğa karşı değil! sadece başkalarının putuna karşıdır… Aliya İzetbegoviç’in dediği gibi: ”Bir müslümanın adı ne olursa olsun herhangi kral ve hükümdar, bir milliyeti, partiyi yüceltmek ve ona benzer bir şey uğruna kendini feda etmesi düşünülemez. Zira en güçlü İslami bilinçaltı düşüncesine göre o burada, bir çeşit putperestlik ve Allahsızlık fark eder (İslam Deklarasyonu sf. 20)”

SON OLARAK BİR MÜSLÜMAN OLARAK BİZE DÜŞEN?

Öncelikle Allah kimseye taşıyamayacağından fazla sorumluluk yüklemez. Bizler de bu dünyaya sadece karnımızı doyurmak için gelmedik, bizi hayvanlardan üstün tutacak sorumluluklarımız var. Allah’a söz verdik. Bu sözün icabı, vicdan ve fıtratımızı temiz tutmaya azmetmektir. Hesap günü çok yakın, ecel vakti gelse, bir uykuya dalacağız ve uyandığımızda da direkt hesap gününe kalkmış olacağız. Düşününce ne kadar da sarsıcı. Peki hesaba hazır mıyız? Ahirette olsak en çok neyin ihtiyacını duyar ve en çok neyi yapmak için geri dönmek isteriz? Kur’an’ın en sevdiğim ismi ‘zikir’ yani hatırla(t)ma. Ayetleri bilmediğimiz için değil, en çok da unutmamak için ve sürekli diri kalmak için okumamız gerekmektedir. Kendimizi yalnız hissetiğimizde okuyalım ki tek başına kalan Yunus’u (as), Musa’yı (as) ve tüm elçileri hatırlayalım. Mücadelemizi anlamsız hissettiğimizde amacımızı unutmuşuz demektir işte o zaman çoğunluğa değil, biz yine vahye koşalım ve hatırlayalım neydi amacımız?

Bir müslüman olarak amacımız: refah odaklı yaşamak değil, devlet kurmak değil, ne olursa olsun iktidar olmak değil, insanları zorla müslüman yapmak hiç değil; bir insanı kafir diye öldürmek ya da şiddet kullanmak şöyle dursun, İslam adına tebliğ yaparken uslübunu bozarak kalp kırmak dahi haddi aşmaktır… Hal böyleyken bizim amacımız: sadece İslam olmaktır. Tevhidi zedelemeden adaletli ve merhametli olmaktır. Fıtrata uygun yaşayarak infakı diriltmektir… Bizler, sonuçtan değil, ilkelere sadık kalmaktan, onları hayatta canlı kılma azminden sorumluyuz. Bu yolda tek başına kalabilir, mahrumiyet yaşayabiliriz… Ya da tam tersi bilinçli bir toplum haline ulaşarak devletleşebilir, iktidar olabiliriz… Yani önemli olan sonuç değil, sadece Kur’an’ın ilkelerine uyup uymadığımızdır. Bir müslümanın, İslam için yapacağı en büyük iyilik yalansız, şeffaf, arı duru olmaktır. Müslüman kişilerin bilinçlenmeden ilk iş olarak devlet kurmaya çalışmasını bir kenara bırakalım, bize biçilen ömürde, yaşayış tarzımızla bir kişiyi bile İslam’a ısındırabilirsek ne mutlu bize. Öyle bir zamandayız ki Kur’an ahlakıyla bir müslüman yetiştirmek, dindarımsı bir devlet kurmaktan daha kıymetlidir. Zaten sahih İslam’ın zorla değil, kendiliğinden bir daveti vardır insanı kendine çeken ve karşı konulamayan bir adalet çağrısı vardır. İşte gerçek kazananlar bu çağrıyı duruşlarıyla, yaşayışlarıyla etrafına duyurabilenlerdir.

Yazıyı noktalarken, İslam litaratüründeki her türlü kavramı inceleyen ve yerli yerine koymaya çalışan aydınlar, laiklik ve demokrasi kavramlarını da  gerçek anlamıyla tanımlamak zorundadır. Aksi takdirde onlarca tanım ortaya çıkmaktadır. Demokrasiyi çıkar yolu gören aydınların, İslam’da da seçim var diyerek demokrasiyi savunması ise tam bir felakettir. Elbette İslam’da seçim vardır; şura ve istişare ile çıkan sonuçları, yani herkesin hakkını gözeten ve güvence altına alan bir adalet anlayışını uygulamak üzere yönetici seçmek ayrı bir şey, demokrasi paradigmasına göre seçim apayrı bir şeydir. Ülkemizden örnek verecek olursak, aynı demokrasi, bir zamanlar seküler kesim için özgürlük demek iken dindar kesim için zorbalık demekti. Aynı demokrasi şimdi muhafazakarlar için adalet, seküler kesim için bir diktatörlük, bazı kürtler için ise zulüm olarak tanımlanmaktadır. Eminiz ki aynı demokrasi, başka ideolojiye bağlı bir kitle yeterli çoğunluğa ulaştığında, muarızı kitle için de farklı bir anlam ifade edecektir. Görüldüğü gibi demokrasi, hak ile bâtılın ya da adaletin mihenk taşı değil sadece çoğunluk kimde ise ona göre değişiklik gösteren hevanın adıdır. 

İslam’ın ilkelerine güvenmeyen, üretmeyen sadece demokrasiye bel bağlayan aydınlar ile yine üretmeyerek sadece demokrasiye küfredenler arasından sıyrılarak; okumak, düşünmek, bilinçlenmek ve tabi ki üretmek olmalıdır çabamız…

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • hüseyin alan
    17 Nisan 2018, 12:27

    Eleştiri kime yapılır
    Bütün kavimler, milletler sosyal olarak var olduklarında kendilerine has bir siyaset yapmanın peşine düşerler. Sosyal olan her şey aynı zamanda siyasi olandır. Zira toplumsalı düzenleme ve yönetme iradesi dolayısıyla sosyal varlık olunur. Siyaset, farklı yönetim tarzı nedeniyle çatışma alanıdır da.

    Sosyal olarak var oluş "biz ve öteki" tanımıyla başlar. "Bizi" niteleyen hususlar "ötekisini" tanımlayıp ayrışır. Dolayısıyla ötekisi ile uzlaşı olmaz, mücadele ve çatışma başlar.

    Hasım olan öteki eleştirilmez. Öteki ile sadece mücadele edilir. Mücadele şöyledir böyledir bu ayrı bir bahistir. Hasmı eleştirmeye kalkarsanız ya uzlaşı arıyorsunuzdur ya da ötekisini de haklı buluyorsunuzdur. Ötekisi haklı ise o zaman biz yoktur, biz, sebepleriyle birlikte ortadan kalkmıştır.

    Eleştiri, biz sınırlarında kalanlar, bizden sayılanlar için yapılır hatta, acımasızca yapılır. Gereklidir de.

    Tarihin sonunu getiren neo-liberal ideoloji, evrensel ve soyut insan hakları numarasıyla, katılımcı demokrasi tezgahı kurarak tüm ötekileri, siyaset alanının "nötr" olduğuna ikna etmiş, Batılı deyimle sosyal olduğunu varsayan tüm sosyal öbekleri "sürüleştirmiş" ve "tek" kalmıştır…

    İslamcının, katılımcı demokrasi ile sürüleşenlere katıldığı günümüzde Gülbahar hanımın eleştirisini yerinde bulduğumu belirtmeliyim. Eleştirinin yanlışa yanlış demek kadar doğrusunu da göstermek olduğunun farkında olan yazarımıza şahsi tebriklerimi iletiyorum.

    Yanıtla