CENNETE OTOSTOP

CENNETE OTOSTOP

Mehmed Durmuş yazdı… Doğrusu, kitabı bugüne kadar okumamakla hata ettiğimi anladım. Kitap okumamanın tevbesi de herhalde, okumak olsa gerektir…

CENNETE OTOSTOP

Mehmed DURMUŞ

Adem Özköse’nin ‘Cennete Otostop’ kitabını, doğrusu cennetle otostop kelimelerinin bir arada anılmasının bende oluşturduğu küçük bir tepki nedeniyle okumamıştım. Demek ki bu küçük tepki izale olmuş ki, onu elime aldım ve bir solukta okudum. (16. Baskı, İst-2016). Doğrusu, kitabı bugüne kadar okumamakla hata ettiğimi anladım. Kitap okumamanın tevbesi de herhalde, okumak olsa gerektir… Bir de, kitabın tanıtımını yapınca, ‘tevbe’ daha da makbule geçer umarım…

‘Cennete Otostop’un alt başlığı olan ‘Hidayet Öyküleri’, kitabı bizim anlayacağımız dilden, daha iyi izah etmektedir. Evet, Özköse’nin kitabı bir ‘hidayet öyküleri’ derlemesidir. Kitap, akademik çalışmalardan, öyle dünyayı değiştirmeye özene-bezene çalışan yoğun ideolojik tezlerden çok farklı bir çalışma olmuş. Kitabın herhangi bir iddiası yok. Aslında ‘iddia’sını kendi içinde mahfuz tutmuş desek daha doğrudur.

Evet, hidayet öyküleri… Birbirinden güzel, birbirinden imrendirici, birbirinden etkileyici, ilgiyle okunan, yapmacıklıktan uzak, kendilerine büyük saygı duyuran gerçek hayat öyküleri. Kimin öyküleri bunlar?

*Aslen Nijeryalı olup, İngiltere’de doğup-büyümüş olan Abdülhakim’in;

*Müslüman olunca Rahme adını alan İtalyan Elisa’nın;

*22 yıllık papazken Müslüman olan ve Hacı İsmail adını alan, “ben artık bir teröristin karısı olamam” diyerek karısı tarafından terk edilen ama sonra hem karısı, hem de çocukları *Müslüman olan Brezilyalı İsrail Komis Duı Santos’un;

*Avustralya ordusunda askerken Müslüman olup, Hamza adını alan Mefyu Stifut’un;

*Fatiha’nın ilk ayetinin, bütün hayatını değiştirdiğini açıklayan Brezilyalı Ahmet Garcia’nın;

*Aslen Jamaikalı olup, İngiltere’de doğup büyümüş ve Müslüman olmazdan önce adeta bir suç makinesi olan Bilal Brown’ın;

*Bir Hristiyan misyoneri olup, haftada üç-dört kere düzenledikleri partilerde kendisi gibi gençleri Hristiyanlığa kazandırmanın gayretini güderken, Müslüman olup Maysara adını alan Malezyalı Covita Guslin’in;

*Brezilyalı Ara Cristiona Leticia, yani Abdullah Zahid’in;

*Almanya’da tanınan bir müzisyen iken Müslüman olup, Cüveyriye adını alan Julia Jawairiyah’nın;

*Müslüman olunca Muhammed adını alan Hindistanlı Kartık Murugasan’ın;

*Afganistan’da 28 Eylül 2001 tarihinde Taliban’ın eline düşen, Müslüman olunca ismini değiştirmesine rağmen, bu isme layık olmadığı kaygısıyla ismini açıklamayan İngiliz gazeteci Yvonne Ridley’in;

*Frankfurt’un kuzeyinden olup, Davut ismini alan Tobias Scmhmeider’ın;

*Fransa doğumlu, Ermeni asıllı, Müslüman olunca adını Cabir olarak değiştiren Gregory Vartessian’ın;

*Hidayet süreci, Şam Emeviye Camiinde dinlediği ezanla başlayan ve Adını Leyla olarak değiştiren Japon Leyko Hanım’ın;

*Yine Brezilyalı eski bir papaz olup, Lübnanlı bir gençten Fetih suresini dinleyince, bir titreme nöbeti geçirerek iki kere bayılan, ambulansla hastaneye kaldırılan, hidayete erince Musâ adını alan Moises de Oliveria’nın;

*Genç bir Budist rahibi olan Sanyo Sivarom , yani Muhammed’in;

*Eğitim için lise yıllarında gittiği Malezya’da İslam’la tanışması neticesinde Müslüman olan ve Nur adını alan Almanyalı Jana Petersan’ın;

*Asıl adı Pastor Yuhanıs olan, Malezyalı Muhammed Ferhan’ın;

*Ve Tayland’ın Chiangmai bölgesinden topluca İslam’a giren Fansa köyünün hidayet öyküleridir. (Bu öyküler 2006-2009 yılları arasında cereyan etmiştir).

Adem Özköse, resimlerdeki kanepeden anlaşıldığı kadarıyla Şam’daki mütevazi evinde, hep aynı mekanda mühtedileri misafir etmiş, onlara kısa, sade sorular sormuş, az ve özlü cevaplar almış , ‘Hidayet Öyküleri’ o şekilde oluşmuş. Gayet sade, akıcı ve keyifli bir üslupla sunulmuş hidayet öyküleri.

Öyküleri okuyunca, bazı düşünceler çağrıştı zihnimde. Birincisi ve en önemlisi olduğunu düşündüğüm, Kur’an’la ilgili olandır. Kur’an’ın gücü çok büyüktür. Çok etkileyicidir Kur’an. Geçmişinde İslam bulunan bizim gibi toplumlarda İslam’ın içine(?) doğulduğu için, ne İslam’ın gerçek değeri takdir edilmekte, ne Kur’an’ın, ne de İslam’ın son elçisi Muhammed (sav)’in.

Hidayet öykülerinin hemen tamamında Kur’an birinci etken. Kur’an, onu ilk defa okuyan kimseleri adeta çarpmakta, derhal etkisi altına almakta, kişinin kalbine büyük bir yol açmaktadır. Bu da, dezavantaj gibi algılanan, gayri Müslim bir ülkede doğmuş olmanın aslında ne kadar da avantaj olduğunu gösteren en güzel bir örnektir. Demek ki Allah’ın, Rasulüne hitaben, mütemadiyen Kur’an’la uyarması emrini bugün bizler de doğrudan ve birebir kendimizeymiş gibi algılayıp, Kur’an’la uyarmaya devam etmeliyiz. Tabi ki Kur’an’la uyarmanın, aynı zamanda nebevî ahlaka sahip olmayı gerektirdiğini akıldan çıkarmadan.

İkinci olarak, bâtılın/yanlışın ne kadar çürük olduğudur. Allah’ın son nebiye bahşettiği yegâne mucize olan Kur’an’ın, şirki örümcek ağına benzetmesi, bu hidayet öykülerini okuyunca çok daha yerine oturmaktadır. Bu kanaate şuradan varıyorum: Gerek Hristiyan dünyası, gerekse Budizm gibi dinler o kadar çürük ki, adeta uçurumun kenarında, küçük bir iteklemeyle tepetaklak yuvarlanmayı bekleyen bir bina gibidirler. Müntesipleri, aslında bu muharref dinlerdeki çelişkileri, inanış ve amellerindeki bâtıllığı içlerinde nice kere duymaktadırlar. Fakat belirli bir süreye kadar toplumsal kuşatılmışlıkla o batıl dinin içerisinde bulunmak devam etmektedir. Hakikati güçlü bir şekilde ilk gördüğünde ise, zihni kuşatan cam fanus param parça olmakta, tevhid bütün ihtişamıyla ortaya çıkmaktadır.

Dolayısıyla biz Müslümanların, bu gayri Müslim dünyaya yönelmemiz, Allah’ın dinini doğru dürüst anlatacak imkan ve yolları hazırlamamız gerekmektedir.

Diğer bir husus da şudur: Biz Müslümanlar kendi içimizde, bir türlü ıslah edemediğimiz, hayra tebdil edemediğimiz kısır döngülerimizle, arkası gelmez çekişmelerimizle, bir türlü bitmez kîl ü kâllerimizle ve kesadından korktuğumuz mezhep ve meşreplerimizle birbirimize karşı tefahur eder dururken, dünyanın nice kuytu köşelerinde Allah’ın bazı kulları çalışmakta, Hristiyan, Budist, ateist, nihilist, uyuşturucu mübtelası, müzisyen v.b. insanların hidayetine vesile olmaktadırlar.

Hidayet öykülerinden anlaşıldığı kadarıyla, hemen her ihtida olayında, aile ve yakın çevre çok tepki göstermektedir fakat mühtedinin kavl-i leyyin üslubu, sabrı, merhameti, hikmetli davranışları sayesinde er veya geç olay mutlu sonla bitmekte, ya anne-baba, kardeşler de Müslüman olmaktadırlar, ya da hiç değilse, Müslüman olmuş evlatlarına ilişmemekte, hatta saygı duymaktadırlar.

Mühtedilerin anlatımından bir de şunu anlıyoruz ki, batı dünyası, 2001 11 Eylül olayları gibi, ardı arkası gelmeyen, mütemadiyen sahneye koydukları şeytani oyunlarla, eli kanlı, İslamî kılıklı birçok terör örgütü ihdas ederek, dünya çapında müslümanları terörist, kadın düşkünü ve bağnaz kimseler olarak tanıtmayı başarmışlardır. İşte bugün Müslümanları bekleyen en büyük görevlerden biri de, bu şeytani oyunu boşa çıkartmak, İslam’ın öyle olmadığını, bunun, bilhassa batı dünyasının şeytani bir oyunu olduğunu dünya âleme duyurmaktır.

11 Eylül olayları, “ve mekerû ve mekerallah…” ayetinin tam bir tezahürü olarak, onu tezgahlayanların niyetlerinin aksine, batıda pek çok insanın İslam’la şereflenmesine vesile olmuştur. Allah’ın hesabı, bir yönüyle, tuzak kuranların hesaplarını bozmuştur.

Hidayet öykülerinden çıkan güzel sonuçlardan biri de, Müslüman olan kişilerin, Müslümanlardaki yardımlaşma, cemaat ruhu, paylaşma, aile kurumunun canlılığı gibi sosyal değerleri güçlü bir şekilde fark etmiş olmalarıdır. Lakin birçok mühtedinin, İslam’la Müslümanlar arasındaki tezadı fark edip, belirli oranda bir hayal kırıklığı yaşamaları da, meselenin üzücü yanıdır.

İslam ümmetinin olanca âtıllığına rağmen, Allah’ın hidayet güneşi dünyanın en izbe köşelerine doğmaya devam etmektedir.

Venhar Haber

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal