“Soykırım Yasası” üzerine

Ermenilerle olan bu ilişki temel olarak sadece oy kotarmayla ilgili olamaz, nitekim Fransa ile Ermeniler arasındaki dinsel bağlantıyı da dikkate almak gerekmektedir.

Fransa’da kabul edilen, Ermeni soykırımı iddiasıyla ilgili kanun tasarısı Türkiye’de çok ciddi karşılık buldu. İş dünyası ve bazı STK’ların ikna turlarıyla başlayan faaliyetler tasarının mecliste kabulünden sonra restleşmeye kadar gitti ve Türkiye bazı yaptırımlarda bulunma kararı aldı. Cumhurbaşkanından Başbakana, Dışişleri Bakanından muhalefet liderine kadar herkesin ortak tavır alması ve sert söylemlerini hiç çekinmeden ifade edebilmiş olmaları bu sürecin karşılık bulduğu anlamın en önemli göstergelerindendir. Hemen hemen her konuda fikir ayrılığı olan siyasi partiler ise nadir konulardan birisi olan soykırım konusunda hiçbir şart koşmaksızın beraber olabildi.

Türkiye’nin böyle bir tavır alması doğal bir reflekstir ve elbette ki bir ülkenin kendi aleyhinde alınmış kararlara tepki göstermesinden daha doğal bir durum olamaz. Bu konu, yıllardır sürmektedir ve zaten birçok ülke yasalarında soykırım olarak tanınmaktadır. Fransa’nın bu sefer yaptığı ise bu iddiayı cezaya çevirmiş olmasıdır. Ancak Fransa bugüne kadar bu kartı ne tam olarak açmış ne de kapatmıştır. Konjonktüre göre bazen çok yüksek desibelli bazen ise çok sessiz bir şekilde konu ortaya getirilmiştir.

Türkiye bu konuya bu derecede sert çıkış yapsa ve bazı yaptırımlarda bulunsa dahi bu iddiaları iptal etmek, ortadan kaldırmak ve Türkiye’nin istediği gibi düşünülmesini sağlamak imkânsız ve anlamsızdır. Ayrıca ülkenin her tarafında bir milliyetçilik furyasını canlandırıp topyekûn karşı duruş oluşturmak, siyasilerin nasıl bir gelecek tasarladıkları ve bu tartışmaların nasıl bir siyasi sonucunu ortaya çıkaracağını bilmeden, konunun uluslar arası alanda ne anlama geldiğini ölçmeden kabadayılık etmek, klişeleşmiş tavırlar almak, bir bilinci barındırmayan hamaset teorileri üretmek ne kadar anlamlıdır? Bununla birlikte Fransa’nın karşılaşabileceği yaptırım ve siyasi tavırları hesap etmeden bu tasarıyı kullandığını da düşünmek zordur. Yasa tasarısını gündeme getiren milletvekilinin mecliste yaptığı açıklama1 da bunu teyit etmektedir.

Bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Devletinin her şeyini reddederken İttihat ve Terakki’nin yaptıkları olayları Osmanlı’dan bağımsızmış gibi korumaktaydı. Son dönemde ise değişen dünya şartları Türkiye’yi farklı yerlere taşıyıp hükümetin ve özellikle Dışişleri Bakanının Türkiye’nin dünya üzerinde etkin ve sözü geçen bir ülke olması için yaptıkları çalışma bu yasa tasarısının ortaya çıkışında ve hatta Fransa meclisinde kabul edilmesinde çok önemli rol oynamaktadır. Ortadoğu, Kuzey Afrika(hatta Afrika’nın diğer bölgeleri de dâhil), Orta Asya ve Balkanlarda kendisine verilen ağabey rolü gereğince hareket etmesi; dünyadaki finansal hareketliliklerde Batı’nın kaybettiği itibar dolayısıyla güvenilir yeni limanlar kurma arayışında rolüne uygun olarak bölgesel güç olmaktan çıkıp küresel aktörler sınıfına girmesi; siyasi alanda Akdeniz ve Ortadoğu’da İsrail ile horoz olma yarışına girecek kadar etkin hale getirilmesi; dünya ticaretinin bölgedeki temsilcisi ve enerji nakil hatlarının geçiş bölgesi olması gibi bir güç odağının elinde olmasını istediği hemen hemen her imkâna kavuşması Türkiye’nin, Almanya ve Fransa etkinliğini azaltmaktadır. Böylece Türkiye’nin bölgedeki gücünü artırarak etkili olmasının, mazlum halkların yardımına koşmasının, silahlı mücadeleler de etkin olmasının, gelecekte tüm Akdeniz’i kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasının önü kesilmek istenmektedir. Böyle bir sürece müdahale etmek ise tek başına Fransa’nın aldığı bir karar değildir. Bu kararın arkasında duran bir Almanya’dan bahsetmek hiç de yanlış olmaz.

Nisan 2012 yılında Fransa’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde Sarkozy’nin Ermeni oylarını garantiye alması çok önemliyken Fransa’da yaşayan Türklerin oyları da önemlidir. Buna rağmen Ermenilerle olan bu ilişki temel olarak sadece oy kotarmayla ilgili olamaz, nitekim Fransa ile Ermeniler arasındaki dinsel bağlantıyı da dikkate almak gerekmektedir. Bunlarla beraber Avrupa’da gelişen İslam düşmanlığı ve Müslüman nüfusun Avrupa’dan çıkarılmasının istenmesi de bu politikada etkendir. O halde bu işi, sadece Sarkozy’nin seçim kampanyasına bağlamak ve Fransa’nın iç siyasetinden yola çıkarak değerlendirmeler yapmak sığ ve basit yaklaşımlardır. Çünkü bu iddia ortadan kaldırılsa dahi Fransa, Almanya veya diğer başka bir Avrupa ülkesi Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak isteyecek ve kamuoyunun arkasına almak için farklı senaryolar üretecektir. Avrupa’daki ırkçılığın da Almanya merkezli olarak tırmandırılması bu tip davranışların farklı bir görüntüsüdür. Yani bu yasanın 1915 olaylarından ziyade Almanya-Fransa ikilisinin Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırma senaryolarının bir parçası olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Bu tür bir okuma yapmayan özellikle İslami kesimlerin ve İslami olduğu iddia edilen yayın organlarının Türkiye’de bu anlamsız milliyetçilik damarının kabartılmasında etkin rol oynaması da ilginçtir. Oysa bu milliyetçilik dalgasının da bu sorunu çıkaran Fransa’ya (ve altında yatan sebep olarak Almanya’ya) yarayacağı iyi hesaplanmamaktadır. Çünkü bu tip milliyetçilik dalgası Türkiye’ye biçilen rolün zayıflamasına neden olmaktadır. Nitekim AB üyesi güçlü, ekonomisi sağlam ve dünya siyasetine yöne verecek bir Türkiye Almanya-Fransa ikilisi için bir itiraz noktası olacaktır. Türkiye AB üyesi olursa, ABD’nin birliğin içine direk müdahil olduğu ve destekçi bulduğu güçlü ülke sayısı artacaktır. İngiltere, İtalya ve İspanya bu anlayışla zaten birlik içinde huzursuzluk oluştururken, hem Anglo-Saxon düşünceden yana hem halkı Müslüman hem Ortadoğu’dan Balkanlara Orta Asya’dan Afrika’ya kadar çok geniş bölgede siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel etki alanı olan güçlü bir Türkiye bu ülkelerle beraber Almanya ve Fransa’ya kafa tutabilecektir.

Tüm bunların tersine, eğer Türkiye, Batı eksenli trende devam ederken Almanya-Fransa hattına yönelmiş olsaydı böyle bir tasarının çıkması düşünülebilir miydi2? Irak’tan çekilerek büyük bir boşluk oluşturan ABD, özelde Irak genelde ise bölgede bu boşluğu Türkiye’nin doldurmasının stratejik olarak yararlı olacağını düşünmekte ve bu düşünceye uygun tavırlar almaktadır. PKK’dan desteğin çekilmesi, İsrail’in bölgedeki kavgacı etkinliğinin azaltılarak hâkimiyet alanlarının Türkiye’ye verilmeye çalışılması, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da gelişen olayların yönlendirilmesinde Türkiye’nin güçlü roller almasına karışılmaması gibi birçok durum ABD’nin bu düşüncesinin uygulamalarıdır.

Tüm bunlardan farklı olarak soykırım tasarısı geçerse biz de sizin soykırımlarınızı açıklarız türü bir çıkış evlere şenlik bir tartışma konusudur. Peki, soykırım yasası Fransa meclisinde onaylanmasaydı Fransa’nın yaptığı katliamları (hatta tarihin birçok döneminde yapılmış ve hala devam eden birçok katliam) ortadan kalkacak mıydı? Mesela bu yasa tasarısına ABD karşı çıksa ve Fransa’ya bu konuda baskı yapsaydı böylece ABD’nin katliamlarına karşı durulabilecek ve bu hamaset rüzgârı ortaya koyulabilecek miydi? Bunların duygusallık ifade ettiğinin farkında olarak söylüyorum ki devletler arasındaki hukuk bu dereceye düşürülerek sürdürülmemektedir. Ancak sadece rasyonel bir hareket belirlemek de haksızca olacaktır. Buna rağmen “Sizin soykırımınız” türünden açıklamaları kimin ciddiye alacağı da merak konusudur.

Devletler açısından bu şekilde iş devam edebilir ancak kendini Müslüman diye tanımlayanların bu türden tavırları çeşitli alanlarda yetersizliklerinin başlıca alametidir. Soykırımlara karşı durmak bir Müslümanın olmazsa olmazlarındandır. Siyasi, ekonomik, stratejik birçok argümanı içinde barındıran bir olaydan yola çıkarak hem inanç sistemine ihanet etmek hem belirlenen olup sadece görünenle hayatı tanımlamak hem de entelektüel yoksunluğunu bu derece ortaya koymak Müslümanları gerçekten hoş olmayan bir duruma sokmaktadır. 70’li yıllardan beri bu tip konuları ısıtıp ısıtıp piyasaya sunan, siyasi ortamı istedikleri şekilde belirleyenlere karşı nitelikli bir duruş sergilemenin yolu, Kur’an’ın muhalif ve olayların diğer yönlerini gösteren bakış açısı ile madalyonun öteki yüzünü okumaya çalışmaktan geçmektedir. Soykırım varsa her yerde her zaman, koşullara bağlı kalmaksızın karşı durulmalı, birilerinin biz unutuyoruz siz de unutun demelerini umursamamalı (yani kınayanların kınamasından korkmadan) ve Kur’an ve peygambere uygun şekilde dünyanın her yerinde insana karşı yapılan her haksızlığa karşı durabilmeliyiz.


1 “Türkiye’nin tehditlerini ciddiye almayın” çağrısında bulunan Boyer, şunları söyledi: “Türkiye, Fransa gibi Dünya Ticaret Örgütü üyesi, bizi boykot edemez. Amacımız ilişkileri zedelemek değil. Ticari ilişkilerin zedeleneceğini düşünmüyorum. Ambargo gibi tehditlerin hayata geçeceğini sanmıyorum. Türkleri gerçeklerle yüzleşmeye davet ediyorum.”

2 Ayrıca Ergenekon, Balyoz davalarına karşı Deniz Feneri davasını da çıkartmazlardı. Ya da finansal kriz tüm dünyayı kasıp kavururken AKP nin ekonomi modeli olarak benimsediği liberal politikalar ve enerjinin güvenliği gibi konular dolayısıyla Türkiye krizi basit bir şekilde atlatırken Almanya, Doğan medyası üzerinden kriz çığırtkanlığı yaparak Türkiye’nin gücünü azaltmak için hiç uğraşmazlardı.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal