Sorumluluğa Uyanmak

Bugünün sorunlarını yansıtan ve yanıtlayan bir bilinç ve sorumluluk duygusu üzerinde yoğunlaşmamız gerekir. Her eser ortaya çıktığı dönemin bilgi/kültür düzeyini ve ilgi alanlarını yansıtır. Kuşkusuz Kur’an’ı Kerim ve Hadisi Şerifler bu değerlendirmenin dışında tutulmalıdır.

Siyonist-Evangelist amaçların, her türlü kirli, sapkın ve yıkıcı araçları meşru kıldığı, kılabildiği bir dönemden geçiyoruz. İktidar, çıkar ve egemenlik adına, ırksal üstünlük adına; ideolojik üstünlük adına, bütün evrensel ahlaki/insani ilkeler, duygular, değerler geçersiz sayılabiliyor. Modern zamanlar boyunca, insanlığın dünyası çok muglâk ve çok bulanık tanımların baskısı altına alındı. Modernliğin temeli sayılan rasyonalite kavramı, her şeyi kendi çıkarı için uygun hâle getirmek demekti. Modernite dünyevi başarıyı, teknik bilgiyi mutlaklaştırıp, değerlerin yerine araçsal etkinlikleri koyunca; insanlığın dünyası kalbini ve vicdanını kaybetti.

Bugünün dünyası ırkçılığa dayalı, ideolojik cinnete dayalı, iktidar, çıkar ve egemenlik ihtiraslarını, çatışmalarını, savaşlarını engelleyebilecek, durdurabilecek hiçbir insani ve ahlaki güce sahip değil. Reel politik adına, bütün katliamlar, soykırımlar, işkenceler yıkımlar, imhalar, tehcirler mazur görülebiliyor. İktidar, çıkar ve egemenlik ihtirasları, ırkçı ve ideolojik cinnet her zaman çok azgın ve kontrol edilemeyen bir emperyalizme dönüşebiliyor. Siyonist faşizm emperyalizmin en uç örneklerini sergiliyor. Bir yanda işgal altına alınmış masum bir toplum kanda boğulurken; bir diğer yanda Siyonist faşistler gerçekleştirdikleri soykırımı dans ederek kutlayabiliyor. 21’inci yüzyılda, Nazi toplama kampları gibi kamplar, Amerika ve İsrail tarafından hâlen faaliyetlerini sürdürebiliyor. Nazizm’in ve Faşizmin gözden düştüğü iddiaları kesinlikle geçerli değil. Kurbanlar Müslüman olunca Nazizm ve Faşizm uluslararası topluluktan, uluslararası hukuktan da destek alabiliyor. Afganistanlıların, Iraklıların, Filistinlilerin insanlıklarını tanımayan faşist bir dünyada yaşıyoruz.

Modern zamanlar, güç ve çıkar ihtiraslarını mücadelelerini bir dünya görüşü ve hayat tarzı haline getirerek meşrulaştırdı. Egemenlik mücadeleleri ve çıkar tutkuları bir siyaset biçimine dönüştü. Bu siyaset biçimi sonunda sömürgecilik biçiminde hayata geçti. 15’inci yüzyıldan bu yana dünya kapitalist fetihlere sahne oluyor. Sanayi Devrimiyle birlikte dünya yeni bir toplum biçimiyle tanıştı. Sanayi Devrimi hayatı bütün boyutlarıyla dönüşüme ugrattı. Bu dönüşüm, insanlara tüketim mallarına sahip olarak, mutluluğa sahip olunabileceğini telkin etti. Sanayi Devrimiyle birlikte tarih, yalnızca niceliksel bir tarih özelliği kazandı. Tarihi istatistikî bilgiler, rakamlar hesaplar oluşturdu. Güç ve çıkar mücadeleleri meşru hale getirilince, ahlaki/insani değerler, özellikle siyasal dünyanın değersizleştirdiği değerler haline getirildi. Ahlaki/vicdani/hikemi/felsefi/dünyaların yıkılmasıyla birlikte; çıkar ve egemenlik mücadeleleri, savaşları; bu mücadelelerin ve savaşların kullandığı tüm yakıcı/yıkıcı/yok edici yöntemler/araçlar, normal yöntemler ve araçlar haline geldi. Modern politik zihniyet, politikanın ahlakla uzlaştırılamayacağına inanıyor, uzlaştırılmaması gerektiğine inanıyor. Bu yüzdendir ki; Siyonist/Evangelist faşizm, hiçbir şekilde ahlaka, merhamete, vicdana yer vermeyen sistematik bir vahşete dönüşebiliyor. Bilgi çağı ile vahşet çağı birlikte ilerliyor. Modern-seküler bilgi’nin, adil bir dünya için hiçbir şekilde bir katkı saglayamadığını grüyoruz. Ahlaki ilişkiler, insani ilişkiler temelinde siyasal ilişki, uluslararası ilişki bugün imkânsız hale gelmiştir. Siyasal tercihler, gündelik çıkarlara göre yapılan keyfi tanımlamalar zemininde yapılmaktadır.

Bütün anlamların, değerlerin, değersizleştirildiği nihilist bir dünyada yaşıyoruz, nihilist politik uygulamalara tanık oluyoruz.

İslami/insani/vicdani sorumluluklar almak için geç kalmamalıyız.

Umutlarımızı hangi temeller üzerinde inşa edeceğimizi tartışmalıyız.

Karşı karşıya bulunduğumuz katı gerçeklikler, temeli olmayan umutlarımızı yalanlıyor. Gerçeklik ile umutlarımız arasında uçurumlar var. Geçmişten intikal eden bilgilerle bugünü çözümleyemeyeceğimiz gibi bugünkü bilgi, çözüm ve yaklaşımlarla da geleceği kuşatamayacağız. Bugünkü bilgi, çözüm ve yaklaşımlarımız gelecekte çok şey ifade etmeyebilir. Bugünün sorunlarını yansıtan ve yanıtlayan bir bilinç ve sorumluluk duygusu üzerinde yoğunlaşmamız gerekir. Her eser ortaya çıktığı dönemin bilgi/kültür düzeyini ve ilgi alanlarını yansıtır. Kuşkusuz Kur’an’ı Kerim ve Hadisi Şerifler bu değerlendirmenin dışında tutulmalıdır.

Bilgi’nin sekülerleşmesiyle birlikte, insanlığın maruz bırakıldığı bütün yoksunlukları, yoksullukları açıkça görebiliyoruz. Modern zamanların en büyük ırkçı sapkınlığı olan Siyonist faşizm konusunda, Müslüman olarak insanlığı etkileyebilecek, insanlığın bu konuya dikkatini çekebilecek bir dil, bir direniş dili oluşturmayı maalesef başaramadık. İnsanlığın dünyası ideolojik çöplüklerle, ideolojik pisliklerle kuşatılmış durumda. Faşizm karşısında ulus-ötesi grupların/hareketlerin savunduğu haklar, ortaya koyduğu çalışmalar etkili olmadı. Yoksullukla birlikte, ahlaksızlık ve fuhuşla birlikte, uyuşturucu ve şiddetle birlikte, suçların küreselleşmesiyle birlikte faşizm de küreselleşti. Gazze küresel faşizmin kurbanı oldu. Günümüz dünyasında bilgi ve iletişimin çeşitliliği, bilgi ve iletişimin kontrol edilmesi, kültürel ve siyasal kimliklerin de sürekli olarak değişmesine neden oldu. İdeolojik bilgi ve iletişimin karşısında aklın ve ahlakın dili yetersiz kaldı. 18. yüzyıldan sonra dünya gücü olan Amerika, o tarihten beri kendisini evrensel bir ülke olarak tanımlıyor. Amerikalı pek çok politik düşünür, kendilerinin dünyanın düzenini sağlayacak seçilmiş bir kavim olduklarına inanır; bu sorumluluğun kendilerine yüklenen ilahi bir görev olduğunu düşünür. Amerika’nın emperyalist politikaları, dini temelleri olan, dini içeriği olan misyoner bir ideoloji ile sürdürülüyor.

Irkçı mülahazalarla, ideolojik mülahazalarla putlaştırılan, evrenselleştirilmeye çalışılan, pespaye kimi kavramların yalnız insanlığı sömürmek için icat edildiklerini olayların içerisinde yaşayarak öğreniyoruz. Modernizmin, postmodernizmin, demokrasi ve insan haklarının, bilimciliğin, akılcılığın, sekülerizmin, uluslararası topluluğun, uluslararası hukukun, Birleşmiş Milletler’in, Avrupa Birliği’nin; Gazze’de yaşayan son soykırım ve katliam dehşeti sırasında hiçbir anlam ifade etmeyen, ideolojik/politik tahakküm klişeleri olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde, bu soykırım/katliam/işkence/tehcir günlerinde İslam Konferansı Örgütü’nün, Arap Birliği örgütünün, yeni Nazizm ve Faşizm karşısında hiçbir yaptırım iradesine sahip bulunmayan utanç verici kukla örgütler olduğunu da görebiliyoruz. Modern demokrasilerin, modern insan haklarının, uluslararası hukuk ve siyasetin İslam toplumlarına vaat ettiği tek şey Afganistan‘da, Irak’da ve Filistin’de yaşandığı üzere yalnızca çok büyük bir kâbus’a dönüştürülmüş hayatlardır.

Kâbus’a dönüşen, dönüştürülen hayatlar sebebiyle, yalnızca Batı dünyasını da suçlamak eksik bir değerlendirme olabilir. İslam toplumlarıyla ilgili, İslam toplumlarına egemen olan yönetim biçimleriyle ilgili utanç verici bir gerçeklikle karşı karşıya bulunduğumuzu itiraf edebilmeliyiz. İslami direniş karşısında Siyonist militarizmle işbirliği yapan rejimleri, havadan/denizden/karadan korkunç bir biçimde kuşatılan ve adeta boğulmak istenen Gazze’ye yönelik olarak, bu kuşatmayı destekleyen/kolaylaştıran rejimleri asla unutmamalıyız. Öncelikleri arasında hiçbir zaman İslami mücadele, direniş mücadelesi olmayan, cihadı ise hiçbir zaman ve hiçbir şekilde telaffuz etmeyen, bütün direniş mücadeleleri karşısında kayıtsız kalan, bu konuda gereken ahlaki/manevi güce sahip olmayan, bütün tahakküm ve sömürü politikaları karşısında yalnızca “hoşgörü” söylemine sığınan cemaat hareketlerini de aklımızdan çıkarmamalıyız. Günümüz Müslümanları olarak çok dramatik degişimler, yabancılaşmalar yaşıyoruz. Temel İslami inceliklere/ölçülere/hassasiyetlere/edeplere yabancılaşıyoruz. Hoca Efendi olarak bilinen ve takvasıyla ilgili çok abartılı menkıbeler anlatılan cemaat liderinin, Gazze’ye kaç bin dolar yardımda bulunduğu kendi televizyonlarında büyük bir sansasyon ve propaganda konusu haline getirilebiliyor. Tasavvufi bir cemaat içerisinde, Gazzelilerin başına gelen felaketin nedeninin, tasavvufa karşı kayıtsız kalmalarından kaynaklandığı dile getirilebiliyor.

Günümüz dünyası, İslami temellere dayalı tüm siyasal tercihleri, politik anlamda da bir katliama tabi tutuyor. İslami bir uygulamanın, inşa’nın, yapılanmanın, mücadelenin, direnişin, bir örnek olarak, bir model olarak hayata çıkmaması için, başarılı olmaması için, bütün kötülükler göze alınabiliyor, bu yolda iletişimin, propagandanın gücü sonuna kadar kullanılıyor. Bugünlerde, küresel anlamda ideolojik/politik katliama tabi tutulmak istenen Hamas; Hamas’a hayat veren, direniş bilinci iradesi ve ahlakı kazandıran İslami yaklaşımları/bağlılıkları sebebiyle tasfiye edilmek isteniyor.

Müslümanlar olarak yeni bir sorumluluk çağı yaşamak, yeni bir sorumluluk dünyasını idrak etmek zorundayız. Sorumlu olmayan, bilinçli hareket etmeyen, Ümmete ilişkin içtenlikli bağlılıkları olmayan Müslümanlardan Allah’ın (cc) yeryüzündeki halifeleri olmaları beklenemez. İslami dayanışma, Ümmet dayanışması, yorum farklılıklarını sorun haline getirmeyen, yorum farklılıklarını aramızda kardeşçe müşavere ederek aşmaya çalışan bir yaklaşımla gerçekleştirilebilir. Yeni entelektüel ufuklar açmak için, gündelik basit sorunların baskısından özgürleşmek gerekir. Bir büyük sorumluluğa uyanmak için koşulları, alışkanlıkları, gelenekleri, statükoları sorgulayabilen, her mezhepten, her renkten, her eğilimden kadroların içtenlikli dayanışmalarına çok ihtiyacımız var. Tarihsel olayları anlatıyor, öğreniyor ve konuşuyoruz; ancak bunların anlam, amaç ve etkileri üzerinde yeterince düşünmüyoruz. Tarihi kuran, yöneten, değiştiren, dönüştüren yasaları anlamaya çalışmıyoruz. Tarihsel gelişmeleri dikkate alarak, konum ve strateji belirlemekle; İlahi hakikati tarihsel gelişmelerin akışına göre değerlendirmek birbirinden çok farklı şeylerdir. Zamanları aşan, değişmeyen, fıtri kural ve değerler, temel ölçüler tarihselci yorumlara tabi tutulamazlar. İlahi Vahiy tüm zamanların bilgisini içerir. Bu bilgiler içtihad’larla yeni açılımlara imkân hazırlayabilir. Varoluşla ilgili, insan ve ahlakla ilgili değişmeyen hakikatler olduğunu biliyoruz. Bütün zamanlarda, bütün kültürlerde ortak olan fıtri değerler ve davranışlar var. Irkçı ve ideolojik cinnet hareketleri olmasaydı, bu ortaklıklar insanlık çapında dayanışmalara katkıda bulunacaktı. İlahi/fıtri değerlerle, tarihsel olarak inşa edilmiş bulunan değerleri birbirlerine karıştırmamak gerekir. İlahi Vahiyden bağımsız bir akılcılıkla, ahlaki değerlerden bağımsız bir bireycilikle hiçbir değer sistemi kurulamaz. Özne merkezli bir akıl kendisini kontrol edemez. İslami bir bütünlük, aklın/duyguların/sezgilerin bütünlüğüdür.

Tarih boyunca eleştirel düşünmeye, tavra, yoruma geçit vermeyen, üzerinde konuşmamız gereken bir geleneğimiz var. Bu gelenek yüzünden farklı yorumlar arasında bir ilişki kurulamıyor, etkileşim gerçekleştirilemiyor. Hepimizin çok naif bir yanımız var. Naif olmanın olumlu özellikleri olduğu gibi, olumsuz özellikleri de var. Naif yanlarımız sebebiyle çok boyutlu bakmayı başaramıyoruz. Naif yanlarımız sebebiyle çok kolay inanıyoruz, herkes bizi bir şekilde kolaylıkla ikna edebiliyor, kolaylıkla yönlendirebiliyor. Bu bakımdan öncelikle bu naif yanımızı bir gözden geçirebilmeliyiz. İslam dünyası toplumlarında, entelektüel hareketler kendi kültürel statükolarını sorgulamaya cesaret edebilmelidir. Maslahatçı, teslimiyetçi, çıkarcı yaklaşımlar, konjonktürel esneklikler gözden geçirilebilmelidir. Hz. Hüseyin’in kıyamı örneğinden yola çıkarak, azınlıkların çoğunlugun tahakkümüne karşı direnişinin ahlaki mükemmelliği, günümüz hareketleri için de izlemeye değer bir örnek olmalı. Çoğunlugun ilgisine mazhar olmak, çoğunluğun haklı olduğu anlamı taşımaz. Bir akımı, bir yorumu izleyenlerin çokluğu, bu akımın ve yorumun doğruluğu anlamına gelmez. Günümüzde, mezhepler, ümmet dayanışması adına kendi aşırılıklarını gözden geçirebilmelidir. Şii’liğin büyük ölçüde duygusallık temelinde şekillenen bir hareket olduğunu biliyoruz. Bu hareket her konuda tartışmaları kişiselleştiriyor. Sünni geleneğin daha çok statükocu yanının, Vahhabi geleneğin katı/sert/soğuk biçimci yanının üzerinde durmak gerekiyor. Sünni/Şii/Vahhabi dünyanın, Allah’a (C.C.), Peygamberlerine (S.A.V.), Kur’an’ı Kerim’e, meleklere, namaz, zekât, oruç, hacca inanmak konusunda, yani temel konularda aralarında bir ihtilaf yok. Bu nokta, dayanışma konusunda önemli bir hareket noktası olabilir. İslam toplumlarında, değişen koşullara göre esneklik bir gelenek haline geldiği için, bu gelenekten bir direniş kültürü çıkmıyor. Sözünü ettiğim bu esneklik yüzünden, bugün bir hayat tarzı, bir siyaset tarzı içermeyen garip bir tevhit anlayışına geldik.

Batılı tahakküm ve sömürü politikalarının neden olduğu derin yabancılaşmalar, çözümler sonrasında, Müslüman alimler, kuramcılar, aktivistler 18’inci yüzyıl sonrası dönemde, İslam ve siyaset konusunda, siyasal birlik düşüncesi etrafında yeniden düşünmeye ve üretmeye başladılar. Hayatın bütün boyutlarına hitap eden, bütün boyutları biçimlendiren bir sistem, bu sistemin bir gerçeklik olarak somutlaşması ancak siyaset aracılığıyla mümkün olabilirdi, İslami anlam ve amaçlar ancak siyaset yoluyla hayata geçirilebilirdi. İslam, tarihe yeni bir din, yeni bir siyasal güç, yeni bir devlet olarak girdi. Din, siyasal güç ve devlet’le bir bütünlük oluşturdu. Soğuk Savaş ve 11 Eylül sonrası dönemde Batı dünyası arasında çok ciddi bir siyasal gerilim, çatışma dönemi başladı. Bu gerilim Afganistan, Irak, Filistin’in işgal ve istilasıyla devam ediyor. Bu dönem boyunca, İslam, sistematik bir biçimde Batı’ya karşı bir tehdit olarak değerlendiriliyor. Bu dönem boyunca İslam ve siyaset ilişkisi bağlamında dünya çapında gerçekleştirilen çarpıtılmış tartışmalar, Oryantalist yorumlar ve aşırı propagandanın etkisiyle günümüzde maalesef İslami çevreler siyasal iddialarından, toplumsal iddialarından vazgeçmiş ve İslam’ı yalnızca bir tür maneviyatçılık olarak yaşamaya başlamışlardır. Bu dönemde bütün dini kimliklerde çok ciddi bir hareketlilik yaşanırken, Hıristiyanlık, Musevilik ve Hinduizm etrafında radikal ve militan gelişmeler olurken, bu hareketlilikler hiç gündeme alınmıyor, yalnızca İslami radikalizm gündemde tutuluyor ve etkisizleştirilmek isteniyor. Bu nedenle bütün İslami hareketlilikler çok olumsuz terimlerle ifade ediliyor. Batı, İslam’ı kendi karşıtı olarak inşa ediyor.

İktibas, Mart 2009, sayı 363 (Aralık 2013, sayı 420)

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal