‘Dostunuz yok düşmanınız çok’, bu nasıl bir paranoyadır düşünsenize! Umacıdan uykularınız kaçıyor! Kaçacak yer arıyorsunuz lakin o yer de verili, oyunu kurgulayanlar onu da hesaplamış, boş geçmemiş, boşluk bırakmamış, siz de zaten rızaen o gömleğe tav olmuşsunuz…
Mustafa Bozacı
Aforizma 1. Dostun dostu, dostumdur.
Aforizma 2. Dostun düşmanı, düşmanımdır.
Aforizma 3. Düşmanın dostu, düşmanımdır.
Aforizma 4. Düşmanın düşmanı, dostumdur.
Aslında her biri ayrı bir tahlile tâbi tutulabilecek bu aforizmalar, başka deyişle özlü sözler, vecizeler bu yazımız dolayısıyla benzer vurgu ve ortak bir çıkarım, aynı hususa işaret ve ’tek ve bir’ hüküm çıkarmak için düşünülmüştür.
Yine aforizmaların dördü de ayrı konular, hususlar için de işe koşulabilir, düşünülüp vurgulanabilir, ez cümle olarak kullanılabilirler. Ve keza tamamı tersiyle de tahakkuk edebilir; yeter ki kimse kimseyi kandırmaya kalkmasın! Her şey açık ve net olsun!
Aynı şekilde bu vesileyle yapılmış olunan genellemenin ‘istisnası da yok’ diyemeyiz! Her bir söylem için farklı istisnai haller, kuralı esnetecek veya bozacak durum ve örneklemeler de bulunabilir. Özellikle karşılıklı akdedilmiş, hilafına bir eylemlilik görülmemiş muahedeler söz konusuysa…
1. Dostun dostu, dost olmayabilir/düşman olabilir.
2. Dostun düşmanı, dost olabilir/düşman olamayabilir.
3. Düşmanın dostu, dost olabilir/düşman olmayabilir.
4. Düşmanın düşmanı, düşman olabilir/dost olamayabilir.
Bunlara birer açık kapı bırakarak, biz ortak çıkarım aynı olguya dair ortak vurgu olarak sadrımıza düşenleri paylaşmak istiyoruz.
Paye veya birilerini paylamak da değil derdimiz! Payımıza düşen dersleri birlikte çıkararak, olası ya da olmakta olan yanlışlarımızı, yanılgılarımızı yine beraberce düzelterek, düzelip doğru bir hareket hattı oluşturmak niyetimizi vurgulayalım: Doğru bir bilgilenme, doğru okumalar ve doğru kaynaklardan doğru beslenme ile dosdoğru yol üzerinde doğrularla beraber olarak, dosdoğru olmak ve dahi kalmak azm-ü cehd-ü gayretiyle…
Öncelikle ‘istisnalara açık kapı bırakabiliriz’ demiştik ya bunu ister kişisel, ister toplum/cemaat ve isterse devlet bazında düşünelim her zaman istisnai durumlar olabilecektir. Bu durumun meşruiyeti bir tarafa meşhurluğu malumunuz! Özellikle iç politik arenaya yakın veya uzak tarihli bir göz attığınızda pekâlâ görebileceksiniz ki nice gelişme ve gündemler neticesinde, nice dostluklar düşmanlığa, nice benzemezlik ve uyuşmazlıklar aynılığa ve stratejik ortaklığa, nice düşmanlıklar farklı argüman ve hesaplar neticesinde mevzii, geçici veya kalıcı olarak dostluklara(!), evrilebilmektedir. Bu konuda öyle gel-gitler, birkaç benzemezin ne olup bittiyse, hangi dolaplar döndüyse bir aradalıkları söz konusu olabilmektedir.
Bunun en net ve yakın örneği olarak Filistin’de/Gazze’de düşmanın en çapaçulları ve azgınlarınca gerçekleştirilen, kardeşlerimiz üzerinde sürdürülen soykırım ve işgal zulümatına karşı gerek komşularının ve gerekse öncelikli sorumluluk duyması gereken sözüm ona Müslümanım diyen cemaatten devletlere değin camiaların bırakınız doğru adımları atıp el vermelerini, lâl olup üç maymunu oynayarak mefluç kalmaları, aksine ve dahası düşmanla iş tutmaları, yataklık, yalakalık ve yaltaklık etmeleri gösterilebilir.
Yeri gelmişken bu noktada ‘dost ve düşman’ tanım ve kavramlarının da içinin dört başı mamur olarak, genel geçer bir şekilde doldurulması gerekir. Ahalinin zaten içinde bulunduğu kavram hazımsızlık ve farkındasızlığından doğan kafa karışıklıkları hiç de az ve azımsanacak gibi değil! Azımsanmayacak boyutta ve nitelikte, çoğunlukla ve çoğunlukta! Bu istisnai hallerde kavramların genellikle mecazi ve yan anlamları kullanılarak güya bir normallik, meşruiyet zehabı, kitleyi konsolide ve manipüle edecek ‘yasallık(!)’ oluşturulmak istenmektedir. Maalesef ve ne yazık ki bu oyunun tuttuğu ve işlediği, süreçlerden, gidişattan, oyun ve kurgunun devamından anlaşılabilmektedir!
Mesela çok öznel de olsa herkesin karşılaşabileceği güncel bir örnek vererek burayı geçelim: Bir miras mevzuunda, öncesinde iyi görüşen ve geçinen kişilerin, küs ve dargınlıkları, dahası farklı uçlara uzanan eylemleri, keza küs ve dargın iken o mevzuda çıkar ve görüş birliğinin tarafları nasıl can-ciğer kıldığını müşahede etmişsinizdir. Yakın geçmişin nizalarını unutup hiç yaşanmamış gibi davranabildiklerini, ortak menfaatlerin nasıl bir ittifak hali ve ‘dostluk(!)’ tahakkukuna vesile olduğunu görmüş, duymuşsunuzdur! Akrabalık damarlarının koyulaştığını, safların sıklaştığını (ve ayrıştığını), saf olanların ayıktığını görmüş, işitmişsinizdir!
Evet biz, gerçek ve sözlük anlamlarının da ötesinde kavram, terim ve ıstılah olarak kullandığımız ‘dost-düşman’ ifadelerinin bu yazı dolayısıyla oluşturulmuş terkiplere, vecizelere, aforizmalara dönelim. ‘Dost’ ifadesi ilkin ‘veli, yaren, refik’ anlamları ile kardeşlik hukuku öne çıkan boyutu yanında bazen de anlaşmalara konu olarak ‘en azından düşman olmaklığı önlenen’, sözleşme şartları gereği koruma sağlanılan, geçici de olsa güven temin edilen, o cephenin açılma ihtimali engellenen ve genel manada bir ittifak ve müttefiklik anlamına da gelmektedir. Buna stratejik ortaklık da denebilir. Mefhumun ilk anlamında birliktelik, ayniyet mevzu bahis iken yan anlamında ‘ittifak, ortaklık’ durumu söz konusudur. Ve o da şartlara ve sözleşmelere sadakatle ilgili, bir mevzii durumdur. Bu; kişi, toplum/cemaat ve devlet bazlı olarak ele alınabilir. ‘Düşman’ ise ‘öteki’ vasfında her manada karşısında olunması ve durulması, temayül gösterilmemesi, müdahanede bulunulmaması, sırların ve sorunların aktarılmaması, medet umulmaması, sakınılması ve korunulması ve yine olası zararlarına/tehdit durumlarına karşı uyanık kalınması gereken yine kişi, toplum/cemaat ve devletler olarak düşünülmelidir.
Kalıcı ve sürekli düşmanlık bu manada form olarak ‘şeytan’ ve avenesi olarak ins ve cinden işbirlikçilerine, norm olarak da ‘şirke, küfre, fitne, tuğyan ve zulme’ dairdir. Ve bu husus bizim için kırmızı çizgimiz olarak dinimizin, asli ilkelerimizin, ilahi vahyin beyanıdır. Bir tercih meselesi değil, ana konu olarak olmazsa olmaz bir kaidedir. Bunu tercih meselesi olarak görmek ve ona göre davranmak da zaten işte bu ‘dost-düşman’ yaklaşımımızın bir neticesidir. Burada ‘dost ve düşman’ konseptinin ana ilkelere bakan yüzü neticesinde ‘kalıcı ve geçici’ yönlerine de işaret etmek gerekmektedir. Her iki durumun da esnetilmesi mümkün olmayan ana kaidelere dayanması hasebiyle o asli ilkeler ve buyruklar neticesinde meselenin zamana, mekan ve kişi unsurları tâli, değişken ve geçici boyutları haizdir. İlkeler, kırmızı çizgiler korunduğu ve sadakat gösterildiği müddetçe dost ve düşmanlığın hakkını vermek, gereğini yapmak İslam’ın ana eksenindendir. Buna anlaşmalar yoluyla ulaşılan durumlar da dahildir. Keza, ‘şeytan ve şeytanlık’ meselenin daimi, kalıcı, aksi düşünülemeyecek, esnetilemeyecek form yönü ve ‘şirk, küfür, fitne, tuğyan ve zulüm’ de yine meselenin asla yaklaşılamayacak norm yönü iken, ‘insan’ unsuru ise sınava tâbi hüviyetinden, tercih imkanı verilen yönüyle, nisyanla malül, aceleci, eksik ve zaaflarla çevrili, cehul, çok çekişken, fücuru da ilham edilmiş, şeytani iğvalara, nefsi dürtülere açık boyutlarıyla bizler için bir ‘muhatap’ olarak, o asli ilkelere göre konum ve değer biçilen, dostluk veya düşmanlık güdülen nitelik kazanmaktadır. Elbette bizler de bu açılardan hem vahyin kendisine, hem elçileri vasıtasıyla örneklendirilenlere ve bunların zamanlara sari müntesiplerine karşı birer muhatabız!
Dostluk bu çerçevede ‘din kardeşliği’ temeli üzerine oturtulur. ‘Velayet’ hukuku çerçevesinde sürdürülür. Düşünsenize kardeşliğin aynı kandan ve candan kaynaklanan etle tırnak benzeri aidiyetine bir de ‘din’ olgusu, aynı mefkure, aynı duruş ve düşünüş, aynı hedefe yönelik benzer maksatlar ve eşgüdümlü davranışlar, bunların öncesinde bir ve tek olan, yaratan ve emreden, egemenliğin yegane sahibi, aynı ilah ve rabbe kulluk, O’nun emir ve nehiylerine aynıyla ittiba, bu kardeşliğin bedenine yüklenen ruh gibi, pasta üstü krema gibi birlik ve beraberliği zirveye taşıyan bir artı değer olarak eklenmektedir. Dostluk ve velayetin, beşeri kardeşliğin çok ötesinde bir anlama kavuşması, ideal forma ulaşması… Sair durumlar konumunu, biçimini ve rengini buna göre alırlar.
Şöyle mukayese edelim, ‘kardeşler’ birbirlerini seven sayan, tolere eden, katlanan, hoş gören, hatalarını izale eden, ortak sevinç ve üzüntüleri paylaşan bir ‘ortaklık’ iken (yukarıdaki miras örneği de unutulmadan), ‘din kardeşliği’ ise aynı amaç ve hedef uğruna malını ve canını feda edecek, bunu vücudun azaları arasındaki ilişki gibi bilecek, ilkeler kaim iken kardeşliği daim görecek, arızi durumlarda da o ilkelere dönüp hali ıslah edecek, aralarında Allah’ın rızasından başka bir beklenti oluşmayacak bir ’birlik ve beraberlik’ olgusudur. Düşmanlık da keza bu hususu bozan durumlara, olgulara, normlara karşıdır öncelikle ve önemle! Özetle ‘zulüm’ odaklıdır! Sonra da ilgili formlara karşıdır ve pek tabii ki arızi ve şartlara bağlı olarak geçicilik kaydıyla! Ez cümle ‘zalimlere’ karşı!
Misalen ülkemizin ‘dost ve düşman’ algısı, kurgusu, konsepti üzerinde de durulabilir. Öncesine dair benzeri temayüller başlamış ve zikredilebilecek olsa da, cumhuriyete geçiş sürecinde batıya ve batının batıl normlarına çevrilen dikkatler ve istikamet, yön ve gösterilen teveccüh, oluşturulan ‘dostluk’, diğer taraftan da ve onun bir gereği olarak o zamana değin sahiplenilen, öyle veya böyle korunulan değerlerin, normların, özellikle İslam’a dair ne ve ne kadar varsa tamamına yöneltilen ‘düşmanlık’, ilgili mefhumların kullanım amaçlarına ve kullananına göre nasıl renk, biçim ve doku kazandığını serahaten göstermektedir. Keza NATO konseptinin düşman algısını, Varşova paktı akamete uğrayınca(!), Sovyetler dağı(tı)lınca nasıl kırmızı renkten, yeşil renge evirdiği, İslam’ın ve ona dair aidiyetlerin ‘düşman’ addedildiğini -hoş o zamana kadar da asli olarak ‘dost’ da değildi, sadece komünizm tehdidine(!) karşı yedeklendiği de malumunuzdur- sağır sultan bile duydu da bir tek bizim o asli norm ve form yoksunu, saf(!) Müslümanım diyen kalabalıklar işitmedi!
Dün Osmanlı bakiyesi o topraklar ve o topraklardaki İslami renk ve dokular ötekileştirilmiş, aynı ruh ve moral değerler, hem fizikî hem beşerî ortak noktalar farklı bir kırmızı tonda altı ve üstü kalınca çizilerek birbirinden koparılmış, sanki daha dün yaşanan onca ortak acı ve sevinçler olmamış, hiç yaşanmamışçasına yok sayılmış, tarih sayfalarından dahi silinmiş, araya bir ‘düşmanlık’ duvarı örülmüş, dostlar düşman, düşmanlar dost olarak imlenmiştir. İslam’a dair ne varsa ve onun müntesipleri de mimlenmiştir!
Düşünsenize dört tarafınız düşmanla çevrili, dostunuz yok, dostla düşman herc-ü merç içinde yer değiştirilmiş! Üstelik bunlar yakın tarihte beraber (hem ayni olarak hem muahedelerle) olduklarınız, şimdilerde de komşularınız! Üstelik azımsanmayacak kadarı da ‘din kardeşiniz’! Nasıl bir haleti ruhiyedir, nice bir umacı algısıdır ki tutmuş, dahili ve harici bedhahlar, batıl yol ve yöntemler, önceleri hard/sert/zor ve zorba/tavizsiz yöntemlerle (zemheriler), sonrasında ve şimdilerde ise soft/yumuşak/ılımlı/tavizkar/al-verci/sağdan yanaşmacı taktiklerle (pastırma sıcakları) tutturulmuş, kitle manipüle edilmiş, sindirilmiş ve ennetice ikna edilerek rızası devşirilmiştir! Bu yeni dost ve düşman algısı öğretilmiştir!
‘Dostunuz yok düşmanınız çok’, bu nasıl bir paranoyadır düşünsenize! Umacıdan uykularınız kaçıyor! Kaçacak yer arıyorsunuz lakin o yer de verili, oyunu kurgulayanlar onu da hesaplamış, boş geçmemiş, boşluk bırakmamış, siz de zaten rızaen o gömleğe t/av olmuşsunuz, tâli yol, hangi harflerle kombin edilirse edilsin, batıllardan batıl beğenmek sadedinde BM, AET, AB, NATO tabelalarından seç beğen al, tâbi ol, itaat et! Al ve öl! Ya da ölümden kaç, sıtmaya razı ol! Tek yol, tek çare (imiş)! Yılana ve yalana sarılmak isteyene!.. Göbekten ve zihinden bağlan; kul, köle ol! Tek mürşit (imiş)! nurdan zulümata çıkaran!.. Düşman da onların tarifiyle, dost da! Gerçi bu kuruntudan dost da olmaz, sömürüye rıza ve çıkarlara teşne olmaktan başka! Düşman ise gani, bırak onu bunu sen bile kendi kendine düşman olabilirsin! Sadece konjonktürel, anlık, geçici ve seçici hesap kitap var! Serde ’kitapsızlık’ olunca başka ne olacaktı ki?! Sadece, ‘sade, esas, asıldan beyaz’ olan efendilerin, yeni ölümlü rablerin, müstağni, müstekbir tağilerin ‘çıkarları, doyumsuz iştihaları’ var! Diğerleri madunluğa, mahrum ve mağdurluğa, kulluk ve köleliğe mahkum! Gönüllü olmakla, gönüllülüğü sağlanmak arasında da ince bir nüanstan (ızdırar hali) başka bir fark da yok! Dönülmez akşamın ufku… Dönülür dönülmesine de bu da ciddi bir farkındalığı, bilgi-bilinç halini gerektirmektedir. Bu elbette onların, şeytan ve avanesinin mekri; bu tuzakları bozacak, boşa çıkaracak, etkisiz kılacak hayırlı mekr Allah’a ait (Âl-i İmran 54) yeter ki O’na (cc) güvenip yalnız O’na sığınalım, sadece O’nun uzattığı kopmaz ipe sarılıp kopmaz kulpa yapışalım! Elçisinin sahih örnekliğine tâbi olalım!
Mesele ‘aydınlık ve karanlığın/zulümat ile nûrun’, ‘zulümat ile adaletin’, ‘hak ve hakikat ile sanal ve banal olanın’, ‘indirilen ile nefis ve heva ürünü olarak uydurulan ve üretilenin’, ‘doğru yol ile yan yolların, çıkmaz sokakların’, ‘rab, ilah, tevhid, kulluk/ubudiyet, nübüvvet ve mead…’ gibi kavramların farkına varmak, künhüne vakıf olmak gerek. Keza batıl batılı müteğallibenin (el’an, bizdeki ricalsizlik ve mecalsizlikten, ötesinde müsaitlikten) özellikle ‘rasyonalizm, hümanizm, sekülerizm, pozitivizm, laiklik, demokrasi…’ gibi, kuzu postuna büründürülmüş kurt pozisyonundaki kavramlarının da!..
Hasılı geldik dört aforizma ile ilgili kast-ı mahsusamıza; çok yakınımızda, gözümüzün önünde çoktan daha çok yakîn olan, dostlarımız, din kardeşlerimiz üzerinde aylardır cereyan eden ve Müslüman kardeşlerimizin canını, bizlerin de yüreğini yakan o mezkur sırtlan taifesinin, insanımsıların bu topraklarda ve yine keza diğer yakın ve uzak komşularımız üzerinde sürdürdükleri zulümata, ektikleri fitne ve fesat tohumlarına, yürüttükleri yağma-yalan-talan, sömürü ve soykırım uygulamalarına, bunların süreç ve sonuçlarına, bu sürecin işletilmesindeki işbirlikçilere, yataklık ve yardaklık edenlere bakıldığında ‘dost ve düşman’ tanımının yazılıp çizildiği gibi olmadığı, şişede durduğu gibi durmadığı, istisnai anlaşma zeminlerinin de aşındırılıp bir yaptırımının ol(a)madığı, esamisinin okunmadığı bir türedi (belki tekerrür eden), nevzuhur, oldu bitti, ‘yaptım oldu’ tarzında bir vakıayla karşı karşıyayız!
‘Dost kötü günde belli olur!’ tarzındaki söylem anılara konu olmuş! Bundan daha kötüsü mü var; dostu düşmanı belirlemek, bellemek için!.. At izi it izine karışmış! Dahası itlerin izleri karışmış birbirlerine! Komşuya, din kardeşlerimizin ocağına ateş düşmüş, bu acılara ortak olup def-ü ref etmek için değil de düşmanla aşık atarsanız, tek taraflı da bir aşk umarsanız kim kime ne desin, dost-düşman kim, kim bilsin?!
‘Zalimlere meyletmeyin…’ diyen ayet (Hûd 113) ortada iken, vahyin dost-düşman tanımı ayan beyan ortada iken (onlarca ayet), üstelik siz de Müslümanlıktan dem vurup dururken, demezler mi ‘Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!’ diye!.. Kimi kandırıyorsunuz, Allah’ı kandırabileceğinizi mi sanıyorsunuz, kendinizi kandırmaktan başka?! ‘Yerse, ya tutarsa!’ diyerek yapılan, artık sağır/kör sultana da ayan olan bu gerçeklikler maalesef yenilir yutulur, tuzaklar unutulur olmuş! Batıl maya tutmuş! Zira ortada hak ve hakkın hakkıyla temsiliyeti yok! Batıl, taşların bağlandığı köyde değneksiz geziyor, cirit atıyor! Şairin dediği gibi ‘Müslümanlık bilmem amma galiba göklerdedir!’ (M. Akif), demekten başka ne diyebiliriz ki, yaşanan, görülen bu durumlar ortada iken?!
Gazze/Filistinliler (ve sayamadığımız, isimlerini sizlerin bildiği farklı coğrafyalardaki kardeşlerimiz) dost ise bizim dostluğumuz nerede, hani?! ABD nezdinde, İsrail başta olmak üzere tüm zulüm mümessilleri düşman ise bizim düşmanlığımız nerede ve nasıl?! Düşmanla işbirliği, ilişkilerin çok yönlü sürdürülmesi, kınamaların ötesine geçmeyen (Her defasında kınamızı hazır ediyorlar!) ikircikli haller, taraftarlığın rengi, yönü ve biçimi bir türlü netleştirilip gerekleri sergilenmeden sürdürülen manipülatif tutumlar bizi ne tarafa düşürüyor acaba?! Biz bilip söylüyoruz amma işiten, gören nerede?! ‘Sükut ikrardandır!’ denilen bir uzun ince yoldayız! Ahalinin rızası devşirilmiş, üstüne ölü toprağı serpilmiş, kulağı üstüne yatıyor! ‘Amel-i gayrı sahih’ bir tutum içinde sığındığı dağlara karlar yağdığının farkında değil! Uyarıcıları da takmıyor, yapıbozumcu görüyor! Konfor halinden kurtulamayan bir kayıtsızlık içinde! Tek yekûn içinde yazılıp çizildiğinin (N. Fazıl) farkında bile değil! Bu ticaretin ise boşa gideceğini (Bakara 16 ve Kehf 103 -104) tekraren hatırlatmakta fayda var!
Aforizmalara tersinden bakınca da ‘düşmanın düşmanı’ ve ‘düşmanın dostu’ terkiplerinden de elde kalan ‘0/sıfır’! Kocaman bir hiç! Suriye-Irak-Azerbaycan ilişkileri, Rusya ve Çin’le kotarılan, alternatif arıyormuşçasına, hiçbir tarafı razı ve ikna etmeyen ikircikli ilişkiler bizi, sadece ‘hamaset ve hamakat’, ‘algılar ve hülyalar’, ‘sanal ve banal gerçeklikler’ dünyasına mahkum edip edilgen kılıyor!
Bitmeyen ‘iç ve dış tehditler’, ‘her tarafımız düşman’ algı ve söylemleri ve buna öyle veya böyle, hard veya soft yöntemlerle ikna edilmiş, rızası ipoteklenmiş ahali ile ne onabiliyoruz ne de olabiliyoruz! ‘Ham ham’ yapıp hamlığa ve hamallığa devam ediyoruz!
Bu trajikomik ikilemlerden, o ‘umacı’ söylemlerine binaen iltica edip sığındığımız sahte melcelerden, yar başlarında (Hac 11) durmaktan, örümcek ağı benzeri korunaklar edinmekten (Ankebut 41) vazgeçip özümüze dönmedikçe, kulluğu asıl, tek ve bir sahibine tevdi edip kula kulluktan kurtulmadıkça, dini Allah’a has kılmadıkça, bu yolda gereken fedakarlıkları gerektiği gibi ve olması gerektiği kadar yüklenmedikçe, yüklerimizden yüksünmeyi bırakıp (Bakara 286) sorumluluklarımızı üstlenmedikçe, yetkin bir vaziyette sa’y, cehd-ü gayret etmedikçe bize iki dünyada da gün yüzü yok! Hakkıyla ittika (Âl-i İmran 102)! Hakkıyla cihad (Hac 78)! Hakkıyla tilavet (Bakara 121)! Rabbimizi hakkıyla takdir (Zümer 67 vd.)! Hakkıyla kulluk (Hicr 99 ve Hûd 112)! Başka yol da yok, çare de!
‘Dost istersen Allah yeter!’ (Fudayl b. İyaz) sözü, kelam-ı kibarı efradını cami ağyarını mani bir niteliktedir ve bize ennihayet ‘Hasbunallahü ve ni’mel vekîl, ni’mel Mevla ve ni’mennasîr!’ demek düşer!..













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *