İslamcılığın Tashihine Dair Bir Deneme

İslamcılığın Tashihine Dair Bir Deneme

“İslamcılığın sahici bir anlam kazanabilmesi, ideolojik kalıplardan, iktidar tapıcılığından ve tarihsel sığlıktan arındırılmasıyla, yani köklü bir tashih süreciyle mümkündür. İslamcılık siyasal iktidarın ve devletin vesayetinden kopmalıdır.”

İSLAMCILIĞIN TASHİHİNE DAİR BİR DENEME:
İKTİDAR GİRDABINDAN HAKİKAT MERKEZLİ YENİ BİR İNŞAYA

Yakup Döğer

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecine girdiği, emperyalist güçlerin coğrafyayı paylaştığı ve ümmetin siyasi birliğinin zedelendiği 19. yüzyılın son çeyreği, İslam dünyasında derin bir panik ve arayış iklimi doğurmuştur. Bu bunalım ortamında devleti uçurumun kenarından kurtarmak, Müslümanları yeniden izzetli bir konuma taşımak ve Batı’nın sömürgeci tahakkümüne karşı bir direnç hattı oluşturmak iddiasıyla çıkan en kapsamlı fikir akımı İslamcılık olmuştur. Ancak bidayetinden bugüne kadar geçen bir buçuk asırlık serüven izlendiğinde, İslamcılığın krizleri kalıcı bir şekilde çözmek şurada dursun, bizzat teorik ve pratik savrulmalarıyla sorunların derinleşmesine zemin hazırladığı acı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Günümüzde İslamcılık tarihine yöneltilen eleştirileri peşinen reddeden yaklaşımlar vardır. Bu yaklaşıma göre, geçmişteki hatalar düşünce akımının kendisinden kaynaklanmamaktadır. Kökleri Asr-ı Saadet’e uzanan İslamcılık düşüncesi, mensuplarının yaptığı hatalar yüzünden lekelenmektedir. Bu yaklaşımı sahiplenenler her ne kadar böyle düşüne de, bir düşünce akımı doğduğu günden beri her iktidar döneminde tıkanıyor, toplumsal ahlaka zarar veriyor ve her krizde aynı çıkmaza giriyorsa, burada geçici aksaklıklardan ziyade sistemin temel yapısında ve yönteminde köklü bir sorun aramak zorundayız.

Bu yazımızın temel gayesi, İslamcılığın doğuşundan bugüne taşıdığı yapısal krizleri, devlet merkezli sapmaları, kavramsal iflasları, pratik siyasetteki çürümeleri ve tarihsel tecrübeden kopuşları irdelemek, buradan hareketle İslamcılığın köklü bir tashihe (yeniden gözden geçirme, düzeltme, arındırma ve inşa etme) tâbi tutulmasının imkân, şart ve yöntemlerine –âcizane-  katkı sağlamaktır.

İslamcılığın tashihine dair katkılarımızı başlıklar halinde sıralamaya çalışacağız.

1 – İslamcılık devlet merkezli siyasetten vazgeçmeli

Tanzimat’ın ilanından sonra Osmanlı siyasal aklı, imparatorluğun çarklarını döndürebilmek ve varlığını koruyabilmek adına yüzünü Batı’ya dönmeyi, Avrupai idari reformları uygulamayı ve bu eksende kurtuluş reçeteleri üretmeyi hayati bir zorunluluk olarak gördü. Devletin askerî erkânı, mülkî bürokrasisi ve aydınları için tek bir kutsal hedef vardı: Devletin çöküşünü engellemek. Bu devletçi ve pragmatist zihniyet ikliminde yetişen ilk nesil İslamcılar da (Genç Osmanlılar ve II. Meşrutiyet dönemi entelektüelleri) meseleye aynı zihniyetle yaklaşarak devleti merkezileştirdiler.

İslamcılığın bidayetiyle birlikte devlet merkezli bir kurtuluş ideolojisine dönüşmesi, onun eleştirel, özgürleştirici ve kurucu karakterini felç etmiştir. Devlet yapısı değiştikçe, sekülerleştikçe ve Avrupai kurumlara büründükçe, İslamcılar da bu dönüşüme paralel olarak fikirlerini dönüştürmüştür. Sözgelimi I. Meşrutiyet’in ilan aşamasında, “Müslümanların meclisinde gayrimüslim mebuslar yer alabilir mi?” sorusu fıkhi külliyat, nebevi sünnet ve tarihsel birikim açısından çok net itirazlarla karşılaşmasına rağmen, dönemin ilmiye sınıfı ve İslamcı entelektüelleri “Devletin Bekası” argümanıyla ikna edilmiş, şer’i itirazlar susturulmuştur.

Aynı “devlet bekası” putu, II. Abdülhamid’in, meşruti yönetimi askıya almasının, meclisi kapatmasının ve istibdat rejimini kurmasının da temel gerekçesi yapılmıştır. Sonraki süreçte İttihat ve Terakki karşısında, ardından Cumhuriyet ve demokrasi dönemlerinde de İslamcıların temel reflekslerinde bir milim şaşma olmamıştır: “Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, kim iktidara gelirse gelsin, yeter ki devlet çökmesin.” İslamcılık, “devlet giderse din de gider” gibi büyük bir fikri ve ameli sapma yaşamıştır. Bu sapma onları her şart ve durumda devletin bekası için dinlerinden taviz vermeye götürmüştür.

İslamcılık günümüzde yeniden bir tashihten geçirilecekse devlet, vatan, bayrak, anayasa, özgürlük, demokrasi, lider kültü, hizip ve parti taassubu, insan hakları vb. kavramları kendi kadim fıkhi ve kültürel birikimlerine dayanarak yeni bir tanımlama yapılmalıdır.

2- İslamcılık “Devlet Bekası” söyleminden vazgeçmeli

Mehmed Akif’in bir vaazında devletin ümmetin son umudu olduğunu, eğer bu devlet yıkılırsa bütün ümmetin mezara gömüleceğini ifade etmesi, dönemin yıkım psikolojisi içinde anlaşılabilir bir manevî refleks olsa da, sonraki yüz yıl boyunca muhafazakâr-İslamcı iktidarların diline dolanan “beka” söyleminin prototipini oluşturmuştur. Devletin siyasi, hukuki, iktisadi ve içtimai yapısı tamamen sekülerleştiği halde, İslamcıların devleti muhafaza etme adına bu yapıya entegre olmaları, düşüncenin devletin memur bir unsuru haline gelmesine yol açmıştır. Devlet merkezli olmak demek, adaleti, ahlakı ve hakkı devletin anlık çıkarlarına feda etmek demektir. İslamcılık, tam da bu yakınlık ilişkisi yüzünden toplumsal vicdanın ve mazlumların sesi değil, iktidar aklının ve devlet elitlerinin yedek güç kaynağı olmaktan öteye gidememiştir.

3 – İslamcılık Asr-ı Saadet’e dönüş sloganının doğurduğu “Köksüzlük” ve tarihsizlik krizini çözmeli

Tanzimat’a kadar İslam dünyasının gerileme sebebi “dine karşı lakaytlık ve ibadetlerdeki gevşeklik” olarak teşhis edilirken, Tanzimat sonrasında bu teşhis kökten değişmiş; geri kalmanın asıl sebebinin “dini yanlış anlamak” olduğu keşfedilmiştir. Bu yeni keşif, İslamcı düşüncede telafisi imkânsız büyük bir kırılma yaratmıştır. “Dini yanlış anladık” söylemi, adeta modern bir savunma hattı olarak kendisini göstermiştir. Modern dönem icadı olan “Dini yanlış anladık” söylemi ile kısa vadede biraz rahatlatmış olan Müslümanlar, bu savunma hattının uzun vadede başlarına büyük sıkıntılar açacağını öngörememiştir.

“Dini yanlış anlamanın” hangi tarihten itibaren kendisini göstermeye başladığı, ne vakitten beri böyle bir hata ile hemhal olunduğu izah edilememiştir. İşte bu vaktin izah edilebilir bir tayininin yapılamaması ve sadece Asr-ı Saadet’in örnek olarak gösterilmesi, İslam’ın bin üç yüz yıllık tarihi boyunca hiçbir zaman anlaşılarak yaşanmadığı gibi bir kanaati de doğurmuştur. Bu kanaat aynı zamanda, gerek din olarak İslam’ın gerekse İslam’ın mensubu Müslümanların, asırlar boyunca insanlık tarihinde, Asr-ı Saadet dışında hiçbir zaman varlık gösteremedikleri anlamını da taşımıştır. Bunun yanında ciddi bir “köksüzlük” ve tarihsizlik” krizi yaşanmıştır. İslamcılık bu derin krize çözüm üretmelidir.

4 – İslamcılık bin üç yüz yıllık tarihi tecrübeden azami derecede yararlanmalıdır

“Dini yanlış anladığını” iddia eden İslamcılar, içine sıkıştıkları medeniyet krizinden çıkmak için “kaynaklara dönüş” ve “Asr-ı Saadet” formülünü üreterek, bu formüle sarılıp baş tacı ettiler. Muhammed Abduh ve benzeri modernist/islahatçı figürlerin dillerinden düşürmediği “dinin saffet-i evveliyesine dönmek” zarureti, teoride cazip görünse de, pratik uygulamada, bin üç yüz yıllık kesintisiz tarihi tecrübenin, fıkhi birikimin, tasavvufi derinliğin ve medeniyet inşasının üstünden tek kalemde atlamak gibi vahim bir metodolojik felaketi doğurdu.

İslamcılar, tarihi tecrübeyi ve geleneksel kurumsal yapıyı birer “sapma” olarak kodladılar. Bu tavır, onlara istedikleri metni diledikleri gibi eğip bükme, çağdaş formlara uyarlamaya müsait manevra alanı sağladı. Ancak aynı zamanda onları tarihsiz, köksüz ve rüzgârın önündeki yaprak gibi savrulan bir konuma mahkûm etti. Tarihin üstünden atlayarak doğrudan Asr-ı Saadet’e varmaya çalışmak, pratik hayatta karşılaşılan modern krizler karşısında derin bir şaşkınlık ve bocalama yarattı.

Ahmed Hamdi Akseki’nin yıllar sonra acıyla itiraf ettiği gibi, bu neslin en büyük trajedisi tarihini bir mezar, geçmişteki muazzam olayları birer ceset olarak görmeleri ve tarihlerinde kendilerinden bir şey devam ettiğine dair inançlarını tamamen yitirmeleridir. Maziyi aşılması gereken sarp bir dağ ve talihsiz bir iniş süreci olarak gören bu zihniyet, günümüz İslamcı siyasetinin çözümsüzlük çukurunun başat müsebbibidir.

5 – İslamcılık kavramsal hiyerarşiyi yeniden kurmalı, modernitenin kavramlarını yeniden tanımlamalı

Modernleşme süreci, siyasi, iktisadi ve hukuki alanda yepyeni bir düzen inşa ederken, bu düzen kendi kurucu kavramlarını da hayatın merkezine yerleştirdi. Geleneksel İslam’ın iman, amel ve ahlak dünyası ile yeni modern dünyanın normları arasında açılan devasa makas, İslamcıları çetin bir ikilemle baş başa bıraktı. Eski inançlarıyla yeni hayat tarzlarına nasıl uyum sağlayacaklarına karar vermekte zorlandılar. Haram ve helal sınırları, aşılması imkânsız ontolojik duvarlar olarak önlerinde dururken, yeni sisteme intibak edebilmek için kavramların içini boşaltma veya onları yeniden yorumlama yolunu seçtiler. İslamcılık acilen bu sorunu çözmeli.

İslamcılık, İslam’ın ontolojik, ilahi ve kurucu kavramları olan ilah, rab, veli, velayet, şirk, küfür, kâfir, tagut, müstekbir vb. gibi kavramları ya tamamen görmezden gelindi ya da anlam alanları daraltılarak etkisizleştirildi. Buna mukabil, Batı merkezli modern siyasetin ve kapitalist sistemin ürünleri olan meşveret, meşrutiyet, meclis, anayasa, hürriyet, müsavat, uhuvvet, vatan, terakki, bilim gibi kavramlar yukarı doğru çekilerek İslamileştirilmeye çalışıldı. Günümüzde de aynı problemin yaşandığı görülmektedir.

İslamcılığın bu problemine iki örnek verecek olursak, Manastırlı İsmail Hakkı’nın İslam’a ait olan “uhuvvet” (kardeşlik) kavramını daraltarak seküler bir “vatan kardeşliğine” indirgemesi ve vatan kardeşliğini bütün kardeşliklerden üstün görmesidir. Diğeri de, Mehmed Akif’in “tevekkül” kavramına modern dünyanın kapitalist dinamiklerine uyumlu seküler bir azim ve çalışma gayreti anlamı yüklemesidir.

İslamcılığın bu yaklaşımı kavramsal yozlaşmanın somut tezahürleridir. Kavramların hiyerarşik ve ilahi düzeni bozulduğu an, düşünce de kendi özgün ontolojik zeminini kaybetmiş demektir. İslamcılar, modern dünyanın kurallarına iman etmeye çalışırken, dini bu sistemlere meşruiyet sağlayan bir dekor haline getirdiklerini fark edemediler. İslamcılık bu hususlarda yeniden tashih edilmelidir.

6- İslamcılık bağımsız bir muhalefet cephesi kurmayı başarmalıdır

İslamcı aydınlar ve ilmiye sınıfı, bilgi birikimi, entelektüel donanım ve liyakat bakımından dönemin en kalifiye insanlarıydı. Lakin bu yüksek donanım, örgütsel bir basirete, stratejik akla ve bağımsız bir siyasi muhalefete tahvil edilemedi.

Yıldız Sarayı’nda despotik bir iktidar kuran II. Abdülhamid rejiminden kurtulma arzusu, İslamcıları kendi özgün sivil hatlarını inşa etmeye değil, hâlihazırda var olan radikal ve Batı merkezli odakların arkasında dizilmeye itti. Başında Auguste Comte hayranı, pozitivist-materyalist Ahmed Rıza gibi figürlerin bulunduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne verilen sınırsız destek, İslamcılar açısından tam anlamıyla bir siyasi intihardı. Dikkat edilirse İslamcılık, 20. yüzyıl başlarında yaşadığı bu trajik hatayı, 21. yüzyıl başlarında da muhafazakâr iktidara eklemlenerek tekrar etmiştir.

Abdülhamid’in devrilmesinden sonra kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası çatısı altında iktidar mücadelesine girmeleri, Babıâli baskınları ve darbe teşebbüsleri, onların ilkesel bir siyasetten ziyade “iktidar kapma” yarışına girdiklerinin kanıtıdır. İlk Meclis’te varlık gösteren İslamcıların sonraki meclislerde tamamen tasfiye edilmesi, iktidar oyunlarında nasıl harcandıklarının en acı tarihi belgesidir.

Günümüzde de, dönemin muhafazakâr iktidarın politikalarından en çok şikâyet edenlerin, ilk döneminde bu iktidara sınırsız destek veren İslamcılardan geldiğini görmekteyiz. İlk dönem muhafazakâr iktidarın destekçileri, süreç içerisinde tasfiye edilmiştir.

7 – İslamcılık Batı merkezli düşünceden vazgeçmeli, psikolojik eziklikten kurtulmalı

İslamcılık tarihi incelendiğinde, bu akımın klasik anlamda ulemadan ziyade Batı tarzı eğitim almış bir “aydın hareketi” olarak zuhur ettiği malumdur. Osmanlı’nın son dönem aydınlarının tamamına yakını Avrupa görmüş, Batı’nın yaşam tarzından, pozitivist bilim anlayışından ve seküler din-devlet ilişkilerinden derinden etkilenmiş kişilerdi.

Batı karşısında duyulan derin psikolojik eziklik, İslamcı aydınların çözüm önerilerini de Batı ile paralellik kurmaya zorladı. Asıl olan şer’i dairede kalmak ve toplumsal hassasiyetleri korumak olması gerekirken, ilmiye sınıfı aydın sınıfını denetleme ve uyarma görevini terk etti; tersine, aydın sınıfı ilmiye sınıfını yönlendirdi.

Said Halim Paşa’nın İçtimai Buhranlarımız adlı eserinde bu zihniyet krizini tahlil etme çabası kıymetlidir. Ancak hareketin genelinde hâkim olan Batı merkezli refleks, toplumun kendi öz dinamikleriyle bağını koparmıştır. İslamcılık bu bağı tekrar kuracak bilgiyi üretmelidir.

8 – İslamcılık, pragmatist değil ilkesel davranmalı

İslamcı düşüncenin Osmanlı dönemindeki teorik hataları, Cumhuriyet dönemi ve özellikle çok partili siyasi hayatla birlikte şekil değiştirerek daha da ağırlaşmıştır. Teorik derinlikten yoksun kalan ve sivil bir entelektüel zemin inşa edemeyen İslamcı hareket, pratik siyasette her daim “kullanan” ile “kullanılan” arasındaki sığ denklemde kalmıştır.

Siyasi erk ile kurulan ilişkilerde “şartlar bunu gerektiriyor” veya “ehven-i şer” argümanları, İslamcı politik söylemin temel omurgasını oluşturmuştur. İlkesel duruşun yerini pragmatist hesapların alması, ahlaki üstünlüğün kaybedilmesine neden olmuştur. İktidarın imkânlarına, ekonomik kaynaklarına ve bürokratik güce erişim sağlandıkça, geçmişte eleştirilen sistemik çürüme biçimlerinin bizzat İslamcı kadrolar tarafından yeniden üretilmesi, trajik bir paradoks doğurmuştur.

9 – İslamcılık sermaye, medya ve akademik gelenekle ilişkilerini gözden geçirmelidir

Siyasal İslamcılığın zamanla burjuvaziyle, sermaye çevreleriyle ve modern medya endüstrisiyle kurduğu ilişki, düşüncenin ruhunu tamamen tahrip etmiştir. Mütevazı bir adalet arayışı olarak başlayan iddialar, zenginleşme hırsına, lüks tüketim kültürüne ve gösteriş merakına kurban edilmiştir. Kültürel alanda üretilen eserlerin, sinemanın, edebiyatın ve düşünce hayatının sığlaşması, niceliğin niteliğe galip gelmesinin doğal bir neticesidir. Düşünce, kendi iç dinamikleriyle beslenemediği için devlet destekli veya piyasa odaklı bir konformizme teslim olmuştur. Alaylı kesimin ürettiği bilgi itibarsızlaştırılırken, sermaye, medya ve iktidar lehine bilgi üreten akademik yapı yukarı çekilmiştir. Bu tür ilişki İslamcılık düşüncesinin en ciddi trajik paradokslarından biridir.

10 – İslamcılık yeni bir zihniyet, yeni bir dil ve yol haritası belirlemelidir

Yukarıda özetlenen tarihsel ve yapısal tıkanıklıklar göz önüne alındığında, bugün “İslamcılık” adı altında sürdürülen alışılagelmiş söylemler tashih edilmezse, İslamcılığın bir çözüm üretmesi imkânsızdır. İslamcılığın sahici bir anlam kazanabilmesi, ideolojik kalıplardan, iktidar tapıcılığından ve tarihsel sığlıktan arındırılmasıyla, yani köklü bir tashih süreciyle mümkündür. İslamcılık siyasal iktidarın ve devletin vesayetinden kopmalıdır.

İslamcı düşünce, devletin arka bahçesi, iktidarların meşruiyet üreticisi veya sermayenin paydaşı olmaktan derhal vazgeçmelidir. Hakikatin sesini duyurabilmek için devletin imkânlarından bağımsız, sivil, ahlaki ve eleştirel bir odak olmak şarttır. İktidara yakın olmakla hakikati savunmak arasındaki çelişki net olarak görülmeli; devletin gücüne yaslanan bir din anlayışının ahlaki çürümeye yol açtığı kabul edilmelidir.

İslamcılık tarihsel mirasla barışmalı ve köksüz selefi düşünceyi aşmalıdır. Asr-ı Saadet’i tarihten kopuk soyut bir ütopya olarak gören sığ yaklaşımlar terkedilmeli; bin üç yüz yıllık İslam müktesebatının birikimi, fıkhi, felsefi ve kurumsal tecrübesi bir “mezar” değil, geleceğin inşasında en büyük kılavuz olarak görülmelidir. Tarihsel sürekliliği reddeden her hareket, yenilgiye mahkûmdur.

İslamcılık kavramsal hiyerarşiyi yeniden kurmalı ve tevhid bilincini ihya etmelidir. Modern seküler sistemlerin kavramlarını İslamileştirme yanılgısına son verilmelidir. Dinin kurucu kavramları tevhid, adalet, emanet, hakikat, ribâ, zulüm, zalim, tagut, kâfir, münafık vb. kavramlar güncel siyasi konjonktürün kurbanı yapılmadan, kendi ontolojik ve kuşatıcı derinlikleriyle yeniden sahiplenilmelidir.

11 – İslamcılık cemaat formatında, entelektüel ve ahlaki örgütlenmeye gitmelidir

Siyasi partilerin gölgesinde koltuk kapma yarışları yerine; bilgiye, erdeme, eğitime, yoksullukla mücadeleye, adalet arayışına ve toplumsal dayanışmaya dayalı yepyeni bir entelektüel disiplin ve ahlaki direniş hattı kurulmalıdır. Bu direniş hattının imkânları ise ancak cemaat yapısıyla mümkün görünmektedir.

İslamcılık, bir “Geri dönüş” değil, “Yeniden doğuş” iradesini ortaya koymayı becerebilmelidir.

İslamcılığın tashihi meselesi, geçmişin hatalarını aklama çabası değil, onlarla yüzleşme cesaretidir. Eğer bugün hâlâ bir İslamcılık iddiasından söz edilecekse; bu iddia iktidar hırsına, devlet fetişizmine, tarih dışılığa ve kavramsal yozlaşmaya sırtını dönmek zorundadır. Aksi takdirde, her iktidar döngüsünde eriyen ve kendi değerlerini tüketen bir çıkar merkezli ilişkiden başka bir şey olmayacaktır. Tashih, hakikatin ve adaletin kalesini yeniden inşa etmek için gösterilecek en radikal zihni devrimdir.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *