Kur’an’ın en sert karşı çıktığı nokta budur: Helali-haramı belirleyen, insanların hayat tarzını yani dinini şekillendiren, Allah’ın hükmüne rağmen söz söyleyen bir “atalar”ın otorite haline getirilmesi onları ilahlaştırmaktır…
Ali Göçmez
Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Bakara Suresi 200’üncü ayette “Menâsikinizi bitirdiğinizde, atalarınızı andığınız gibi –hatta ondan daha kuvvetli bir anışla– Allah’ı anın…” (Bakara 2/200) denilmektedir. Demek ki atalarımızı anmakta bir beis yoktur. Ama atalarımızı Allah’ın önüne geçirmemeliyiz. Zira atalarımız yoksa Allah yine var. Ama Allah yoksa atalarımız da yok. Bu sebeble esas olan Allah’tır. O büyükler büyüğüdür. En büyüktür. Gerçekten yücedir. İnsan ise bu büyüğün, yüce olanın yarattığı varlıklardan birisidir. En üstünü de değildir.
Ayetin bağlamına değinecek olursak: Bu ayet, hac menâsiki sonrasında cahiliye Araplarının yaptığı bir uygulamaya atıf yapar. Onlar hacdan sonra atalarını yüceltir, övünür, soy-sopla övünmeyi ibadet atmosferine taşırdı. Kur’an bu pratiği iptal etmiyor fakat yönünü değiştiriyor: “Atalarınızı nasıl coşku ve bağlılıkla anıyorsanız aynı hatta daha güçlü biçimde Allah’ı anın.” Yani mesele anmak değildir, hayatın merkezi ve kutsiyet meselesidir.
Kur’an, toplumların atalarına karşı mı?
Hayır. Kur’an, insanların atalarını, soyunu, geçmişini, tarihini inkâr etmez. Ancak şuna kesin biçimde karşıdır: Atalarımızı davranış ölçüsü hâline getirmek.
Burada problem, atalarımızın hakikat terazisi yapılmasıdır. Doğru–yanlış ayrımında vahyin yerine konularak, değer ölçüsü olarak onların dediklerinin kabul edilmesidir.
Atalarımızı dokunulmaz hale getirmek, onları yanılmaz varsaymak
Bir ülkede atalar; eleştirilemez, sorgulanamaz, yanlış yapmaz hâle getirildiğinde kutsallaştırılmış olur. Bu fiilen şirk demektir. Bunu yapanlar Allah’a inananlar olduğunda durum ortak koşmak olur.
Atayı din koyucu seviyesine çıkarmak
Kur’an’ın en sert karşı çıktığı nokta budur: Helali-haramı belirleyen, insanların hayat tarzını yani dinini şekillendiren, Allah’ın hükmüne rağmen söz söyleyen bir “atalar”ın otorite haline getirilmesi onları ilahlaştırmaktır.
“Yoksa Allah’ın izin vermediği bir dini onlar için meşru kılan ortakları mı var?” (Şûrâ 42/21)
Ama, atalarımızın sözlerini hayatımızın ölçüleri haline getirdiğimizde, o sözleri mutlak doğru saydığımız zaman, atalarımızı vahyin (Allah’ın) önüne geçirdiğimizde şirk kapısı açılmış olur. Kur’an atalara karşı değil; ataların kült hâline getirilmesine, mukaddesleştirilmesine ve ilahlaştırılmasına karşıdır. Allah Teâlâ toplumların geçmişinde iz bırakan insanları anmaya bir şey demez. Fakat konu “Kime itaat edilmelidir?“ denildiğinde, “Hüküm yalnızca Allah’ındır.” (Yusuf 12/40) diyerek bu konudaki değişmez ilkeyi koyar. Tüm diğer varlıklara itaat, ancak Allah’ın izni ile ve izin verdiği kadardır. Hiçbir insanın yetkisi, sınırsız ve süresiz değildir.
Kur’an’da peygamberlerin tevhid çağrısına karşı insanların geliştirdikleri en köklü ve en ısrarcı direnç biçimlerinden birinin atalar kültüne bağlılık olduğunu biliyoruz. Bu sadece bir gelenek savunusu değil; psikolojik, sosyolojik ve zihinsel bir teslimiyet hâlidir. İnsan kendisini var eden kültürel mirası sorgulamayı çoğu zaman varoluşsal bir tehdit olarak algılar. Bu yüzden hakikate davet edildiğinde, aklî bir muhasebeye girmek yerine, sığınılacak en güvenli liman olarak “atalar yolu”na yaslanır.
Kur’an, bu refleksin tarihsel değil sürekli bir sapma olduğunu özellikle vurgular. Neredeyse her peygamberin karşısına aynı mazeret çıkarılmıştır.
Hz. İbrahim dönemi: Putperestliğin
psikolojik kalkanı
Hz. İbrahim, babasına ve kavmine hitap ederken soruyu açık ve sarsıcı biçimde sorar:
“Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de neyin nesi?”
Cevap nettir ama içeriği boştur:
“Biz babalarımızı bunlara tapar bulduk.”
Bu cevap bir delil değil bir alışkanlık beyanıdır.
Hz. İbrahim bu alışkanlığın akıl dışılığını deşmek için soruyu derinleştirir:
“Size yalvardıklarında sizi işitiyorlar mı? Fayda ya da zarar verebiliyorlar mı?”
Ancak zihinsel konfor alanı bozulmasın diye verilen cevap yine aynıdır:
“Biz babalarımızı böyle yapar bulduk.”
Burada Kur’an’ın teşhis ettiği hastalık şudur:
Hakikatin ölçüsü vahiy ve ona tâbi akıl değil, soy ve gelenekler olmuştur.
Hz. Musa dönemi: Atalar yolu, siyasi gücün el değiştirmesi endişesi
Hz. Musa’ya yöneltilen itiraz, atalar kültünün bir üst aşamasını gösterir:
“Sen bizi babalarımızın tuttuğu yoldan döndürmek için mi geldin? Sen ve kardeşin egemen olasınız diye mi?”
Burada sadece gelenek savunulmaz, niyet okuması devreye girer. Hakikat çağrısı, “iktidar hırsı” ile yaftalanır. Böylece atalar yolunu terk etmenin psikolojik bedeli hafifletilmeye çalışılır:
“Biz yanılmıyoruz, onlar siyasi çıkar peşinde.”
Mekke dönemi: Vahye karşı nakarat
Peygamberimiz (a.s.) döneminde bu söylem artık kalıplaşmış bir nakarat hâline gelir. Kur’an bunu özellikle vurgular:
“Biz babalarımızı bir din üzere bulduk, biz de onların izlerinden gidiyoruz.”
Dikkat çekici nokta şudur:
Bu sözü söyleyenler bilgisiz halk değil, “mütref” diye nitelenen yani toplumun varlıklıları, seçkinleri ve kanaat önderleridir. Çünkü Atalar dini çoğu zaman mevcut siyasi düzeni, çıkarı ve ayrıcalığı koruyan bir kalkandır.
En tehlikeli aşama: Şirki Allah’a nispet etmek
Atalar kültünün zirve noktası, yapılan kötülüğü ve şirki Allah’a mâl etmektir:
“Babalarımızı bu yol üzerinde bulduk. Allah da bize bunu emretti.”
Kur’an bu noktada kesin bir tavır koymuştur, “Allah kötülüğü emretmez” demiştir.
Bu ifade, atalar yoluna körü körüne tâbi olmanın sadece bir hata değil, Allah’a iftira olduğunu ilan eder. Çünkü artık mesele cehalet değil, bilinçli savunmadır.
Sonuç: Atalar yolu mu, Allah’ın yolu mu?
Kur’an’a göre sorun, geçmişin varlığı değil; geçmişin, geleneklerin ölçü hâline getirilmesidir. Atalar hakka uydukları sürece örnektir, hakka aykırı düştüklerinde ise terk edilmelidirler. Tevhid tam da bu noktada başlar:
Soydan değil, vahiyden beslenmek. Alışkanlıktan değil, hakikatten taraf olmak. Geleneği değil, Allah’ın indirdiğini merkeze almak
Bu yüzden Kur’an’da şirkten vazgeçmeyenlerin ortak mazereti tek cümlede özetlenir:
“Biz atalarımızın izindeyiz.”
Ve Kur’an’ın cevabı da nettir:
“Ya ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamışlarsa?” (Maide, 5/104)
Asıl soru budur.
Ve bu soru sadece geçmişe doğru değil, bugünlerde de sorulmalıdır. İnsanın buna vereceği cevap hayati derecede önemlidir. İnsan illa atalarının yolunda gidecekse, gitmek istiyorsa bu, ”Senin (Yakub a.s.)’ın Allah’ına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın yolundan gitmeli ve onların anlattığı Allah’a -tek olan ilaha- kulluk edeceğiz; biz ancak O’na teslim olanlarız.” (Bakara, 2/133) demelidir.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *