Siyonist merkezler, Körfez ülkelerini İran korkusuyla ABD ve İngiltere’nin şemsiyesi altına iterek bölgeyi bir “Epstein düzeni” aparatına dönüştürmek istedi. Ancak İran’ın hamlesi, hedef gözeterek gerçekleştirdiği operasyonlarla bu “sahte birliği” sarsmış görünüyor…
Ali Göçmez
Körfez semalarından gelen son haberler, bölgedeki jeopolitik fay hatlarının sadece yerinden oynamadığını, adeta yeniden kurgulandığını gösteriyor. Katar ile İran arasındaki “gerilimin durması” ve Doha sokaklarında hayatın normale dönmesi, basit bir ateşkesin ötesinde anlamlar taşıyor.
Eğer iddia edildiği gibi Katar, Batı merkezli “ortak cephe” yerine bölge merkezli bir mutabakatı tercih ettiyse bu, siyonist aklın on yıllardır ilmek ilmek dokuduğu “İran-Arap Savaşı” tezgahının paramparça olması demektir.
Siyonist Aklın “Böl ve Yönet” Tuzağı
İsrail’in bekası, İslam coğrafyasının birbirini boğazlaması üzerine kuruludur. Kur’an-ı Kerim bu sinsi taktiği asırlar öncesinden şu ayetle ifşa etmiştir:
”…Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, oysa kalpleri darmadağındır. Bu onların akletmeyen bir topluluk olmalarındandır.” (Haşr, 14)
Siyonist merkezler, Körfez ülkelerini İran korkusuyla ABD ve İngiltere’nin şemsiyesi altına iterek bölgeyi bir “Epstein düzeni” aparatına dönüştürmek istedi.
Ancak İran’ın son hamlesi, hedef gözeterek gerçekleştirdiği operasyonlarla bu “sahte birliği” sarsmış görünüyor. Katar’ın okul ve bankalarını açacak kadar güven hissetmesi, aslında siyonistlerin “Ortak Arap Gücü” hayalini de suya düşürmüştür.
Türkiye Üzerindeki “Acil” Baskı
Körfez’deki bu çözülme, İsrail için bir alarm zili hükmündedir. Çünkü cephe gerisinde yalnızlaşan bir İsrail, hayatta kalabilmek için bölgenin tek gerçek askeri gücü olan Türkiye’yi denklemin içine çekmek zorundadır. Türkiye’yi İran ile karşı karşıya getirmek, siyonizmin “Büyük İsrail” projesi için artık bir seçenek değil bir aciliyet meselesidir.
İçerideki “Türk isimli” ancak ruhu başka merkezlere bağlı odaklar bugünlerde her zamankinden daha fazla “İran tehdidi” üzerinden Türkiye’yi Batı’nın ileri karakolu yapmaya zorlayacaktır. Oysa Rabbimiz uyarır:
”Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” (Âl-i İmrân, 118)
Siyonist Cephe Parçalanıyor
İran’ın Körfez’de sergilediği bu seçici tutum, eğer iddialar doğruysa, Batı’nın kurduğu “Sünni blok” kalkanını delmiştir. Türkiye’nin bu noktada yapması gereken İsrail’in bekası için kurulmuş olan “mezhep savaşları” tuzağına düşmeden, bölge barışını merkeze alan dik bir duruş sergilemektir. Eğer bu coğrafyanın evlatları, siyonistlerin yazdığı senaryolarda figüran olmayı reddederse, İsrail için yolun sonu görünmüş demektir. Zira hakikat birdir: “Batıl, yok olmaya mahkumdur.”
Birlikte Rükû Etmek: “Ehl-i Kıble” Şuuru ve Ümmetin İzzeti
İran’ın füze tünellerinde saf tutan askerlerin namaz görüntüsü, teolojik tartışmaların tozlu raflarından süzülüp önümüze sarsıcı bir hakikat koyuyor: Kıble birdir ve o kıbleye yönelen her baş kardeştir.
Bugün İslam dünyasını mezhep asabiyetiyle birbirine kırdırmak isteyen küresel siyonist akıl, en çok Müslümanların birbirini “tekfir” etmesinden (dinden çıkarma) besleniyor.
Oysa bizim için asıl ölçü, asırlık tortular değil Kur’an-ı Kerim’in sarsılmaz uhuvvet (kardeşlik) ilkesidir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da Peygamberimiz bizler için GÜZEL BİR ÖRNEKTİR.
”Ehl-i Kıble” Fıkhı: Mezhep Değil Ümmet Esastır
Ehl-i Sünnet omurgasının en büyük gücü, “Ehl-i Kıble te’vil ile tekfir edilemez” kaidesidir. Yani kıblesi Kâbe olan, kelime-i şehadet getiren her ferdi dairesinin içinde kabul eder.
Şia’nın içinde birçok hurafe ve bid’atın olduğu bir gerçektir fakat iğneyi kendimize batırdığımızda Sünni dünyanın da İsrailiyat ve hurafe noktasında “pir u pak” olmadığını görürüz.
Hataları konuşmak, Kur’an’a dönüş vurgusunu yaygınlaştırmak ve köprüler kurmak bir tercih değil varoluşsal bir zorunluluktur. Rabbimiz bizi şu net ifadeyle uyarır:
”Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (Âl-i İmrân, 103)
Gazze: Teoriyi Pratiğe Döken Meydan
Gazze’de yaşanan soykırım, mezhep duvarlarını yıkan bir laboratuvar işlevi gördü. Siyonist bombalar altında can veren bir çocuk için ağlarken kimse onun mezhebini sormadı.
Direniş hattında omuz omuza duranların Sünni mi, Şii mi, Selefi mi olduğu sorusu sadece Tel Aviv ve Washington’daki masalarda bir fitne unsuru olarak çalışıldı. Gazze bize vahdet (tam birlik) olmasa bile zalime karşı ittifak ve uhuvvetin mümkün olduğunu ispatladı.
Daru’t-Takrib: Yakınlaşmanın Tarihsel Mirası
Tarih boyunca Ezher’den Kum’a, İstanbul’dan Bağdat’a kadar alimler Daru’t-Takrib (Mezhepleri Yakınlaştırma) kurumları ve fikirleriyle bu birliği sağlamaya çalıştılar. Bugün bu mirası devralmak, çatışma dili yerine diyalog dilini beslemek zorundayız. Farklılıklarımız birer zenginlik değilse bile birbirimizi boğazlamak için bir gerekçe asla değildir.
Kur’an’ı ana kaynak kabul eden her yapı, ASGARİ MÜŞTEREK’lerde buluşmakla mükelleftir. Zira dünyada izzetli bir duruş sergileyemeyenlerin ahirette cennet davası gütmesi beyhudedir.
“De ki: Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâh edinmesin. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse deyin ki: Şahit olun, biz müslümanlarız.” (Âl-i İmrân, 64)
Gavurun Tekerine Taş Koymak
İsmet Özel’in dediği gibi, Müslümanın asli görevi gavurun tekerine taş koymaktır. Birbirimizle uğraştığımız her dakika siyonist sermayenin ve emperyalist güçlerin tekerine yağ sürüyoruz. Çatışma dilini terk edip, Kur’an merkezli bir uhuvvet iklimini inşa etmek bu coğrafyanın namus borcudur.
Şiisiyle, Sünnisiyle, Selefisiyle… Eğer secde ettiğimiz yer aynıysa, hedef aldığımız zalim de aynı olmalıdır.
Kağıttan Kaplan’ın Uzaktan Çalışma Dönemi
New York Times (NYT) gazetesi, İran’ın bölgedeki ABD üslerine yönelik yoğun füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları sonucunda, binlerce Amerikan askerinin güvenli bölgelere çekilerek “uzaktan çalışma” (remote work) modeline geçmek zorunda kaldığına ilişkin bir rapor yayınladı. Bu rapor, Orta Doğu’daki güç dengelerinin sadece sözde değil sahada da nasıl kökten sarsıldığını gösteren tarihi bir itiraftır. “Büyük Şeytan” olarak adlandırılan ABD’nin bölgedeki dokunulmazlık zırhının delindiğini ve “yenilmez armada” imajının yerle bir olduğunu kanıtlamaktadır.
Dünyanın en büyük askeri gücü olduğunu iddia eden bir ordunun, üslerini koruyamayıp personelini sivil otellere ve ofislere taşıması askeri tarihte eşine az rastlanır bir zillet tablosudur.
Operasyonel Çöküş: Bir ordunun “uzaktan çalışma” düzenine geçmesi, komuta-kontrol zincirinin ve lojistik güvenliğinin imha edildiği anlamına gelir.
Sivil Kalkan Riski: ABD askerlerinin sivil otellere taşınması, sivil halkı canlı kalkan olarak kullanma potansiyelini doğurur ki bu da uluslararası hukukun açık bir ihlalidir.
13 Ölü ve Ağır Hasar
Kuveyt (Ali Al Salem, Camp Buehring), Katar, Bahreyn ve Suudi Arabistan gibi noktaların hedef alınması, İran’ın “Hürmüz’ün Düğümü” stratejisini askeri bir gerçekliğe dönüştürdüğünü gösteriyor.
Radar ve Yakıt İmhası: Erken uyarı radarlarının ve yakıt tesislerinin vurulması, bir ordunun kör ve hareketsiz bırakılması demektir. 13 askerin hayatını kaybetmesi, ABD’nin bölgedeki fiziksel varlığının artık “güvenli” olmadığını tescillemiştir.
Bu tablo, Kur’an-ı Kerim’in ehli kitap ve münafıkların savaş karakteri hakkındaki tasvirine tam olarak uymaktadır:
”Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.” (Haşr, 14)
Üsleri (kaleleri) yerle bir olan ABD’nin, sivil otellerin (duvarların) arkasına saklanması, bu ayetin modern bir tecellisidir. Korku kalplerine girmiş, “yenilmezlik” efsanesi sarsılmıştır.
BlackRock CEO’su ile yapılan görüşmeler ve Adana’da kurulan NATO kolordusu meselesi tam da bu noktada anlam kazanıyor.
Üçüncü Aldatmaca’nın Çöküşü
Trump’ın “İranlılar anlaşma için yalvarıyor” yalanı NYT’nin raporuyla çökmüştür. Asıl “yalvaran” ve sivil otellere sığınan tarafın kim olduğu ortaya çıkmıştır.
Uganda Genelkurmay Başkanı’nın “24 saatte Tahran’dayız” komedisi ise bu ağır hasarın üzerini örtmek için sahnelenen bir sirk gösterisinden ibarettir.
Uganda Genelkurmay Başkanı Muhoozi Kainerugaba’nın akıl dışı ve gerçeklikten kopuk çıkışı, aslında küresel bir “algı operasyonunun” en gülünç ama bir o kadar da sinsi perdesini aralıyor.
Trump’ın “İranlılar bana yalvarıyor” dediği, İsrail’in ise Gazze ve Lübnan’da askeri ve moral olarak çöktüğü bir dönemde, Uganda gibi bir aktörün “24 saatte Tahran” edebiyatı yapması tesadüf değildir.
Sonuç
New York Times’ın raporu doğrudur ve ABD’nin bölgedeki hegemonya döneminin sonuna gelindiğinin işaretidir. Türkiye’nin de bu noktada yapması gereken, çökmekte olan bu enkaza (NATO ve ABD projelerine) omuz vermek değil, kendi bağımsız savunma hattını tahkim etmektir.
“Hak geldi, batıl zail oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkumdur.” (İsrâ, 81)













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *