Şeyhülislam Mustafa Sabri’den Dini Müceddidlere Reddiye

Şeyhülislam Mustafa Sabri’den Dini Müceddidlere Reddiye

Reddiyenin yazıldığı tarih göz önünde alınırsa, o günden bugüne de hitap edildiği gözlerden kaçmamaktadır. Mustafa Sabri, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında ortaya çıkan ve hemen her şeyde yenileşmeye, Batılılaşmaya gidilmesinde, en önemlisi de dinin çağa uygun olarak yeniden yorumlanmasından rahatsızdır.

Müslüman modernleşmesinin uzun bir geçmişi olsa da, özellikle II. Meşrutiyetin ilanından sonra ortaya çıkan hürriyet (!) ortamı ile birlikte hız kazandığı söylenebilir. İttihatçı zihniyetin Batılı bir siyaset ve toplum kurma hedefi, hemen her alanda değişim ve dönüşüm dayattı. Avrupalı olmanın önündeki en büyük engellerden biri de, şüphesiz “Din – İslam” idi. Ve din, şimdiki hâli ile değişim ve dönüşümün önünde durmakta idi. Dolayısıyla din, çağa göre yeniden yorumlanmalı, ıslah edilmeliydi.

Bu hedef doğrultusunda dini yeniden yorumlamak isteyen modernistler tarafından birçok makale ve eser kaleme alınırken, gelenekçiler diyebileceğimiz kesim tarafından da bunlara muhalefet edip reddiyeler yazan, eleştiren metinler, eserler kaleme alınmıştır. Din ıslahçılarına en yüksek perdeden karşı çıkan ve ciddi reddiyeler yazanların başında, son dönem Şeyhülislamlarından Mustafa Sabri Efendi (1869-1954) gelmektedir.

Mustafa Sabri Efendi, dinde tecdid fikrini savunan birçok moderniste-yenilikçiye karşı reddiye yazmıştır. Reddiye yazdıklarından biri de Haşim Nahid (1880-1959) ve neşretmiş olduğu “Türkiye İçin Necat ve İ’tila Yolları” adlı eseridir.(1)

Sabri Efendi’yi bu reddiyeye yazmaya sevk eden gerekçe ise, Haşim Nahid’in Osmanlı’nın çöküşünü, halkın ve idarecilerin din telakkisine, dinden ilham alan ve istibdada dayanan yönetim tarzına, gelenek ve göreneklerine mal etmesidir. Haşim Nahid’in dine karşı takındığı olumsuz tavır onu dinin ıslah edilmesi fikrine götürmüş, Batı dünyasının din ile arasına mesafe koyması sonucunda terakki ettiği kanaatine varmıştır. Batıyı yüceltmesi ve Doğuyu aşağılamasının temel dayanağı da din olmuştur. Haşim Nahid, onulmaz derecede Batı hayranıdır. Doğu ile Batıyı kıyaslaması, kıyasın sonucunda Batının ihtişamına dair sarf ettiği kelimeler, kendisinin nasıl Batı hayranı olduğunu ve nasıl etkilendiğini göstermesi açısından dikkate değerdir:

“Garp, yeni şartlar altında her gün biraz daha yükseliyor, bilakis şark, eski yıpranmış kaideler altında küçülüyor, mahvoluyor. Kaç defa hüviyetimle bağlandığım bu sefih (perişan) muhitten sıyrılıp uzaklaşarak arzı ayaklarım altında görecek kadar yüksek bir noktada Batı ile Doğuyu tetkik ve mukayese ettim. Ve aynı neticeye her zaman ulaştım. Bir tarafta (Batı’da) üzerlerine zafer sancakları dikilmiş altın ve çelik kaleler, bir tarafta (Doğu’da) çatıları sazdan, kamıştan, topraktan yapılmış harabeler… Öte yanda tabiata müdahale, düzenleme ve ıslah eden zevk ve zeka ile işlenmiş bir gülistan, beride çöllük, mağaralık, ormanlık vahşi gizlerin zulmet ve sükûnuyla bakir bir harabistan var! Avrupa, tabiatta bulunmayan güzellikleri halk ederek (icat ederek) renk ve ışık rayihası içinde yaşamak zevkini katre katre (damla damla) emiyor, Şark hala hayvan postlarına, paçavralara sarılarak bataklıklarda, mağaralarda, petrol, çalı-çırpı dumanlarının kararttığı çatılar altında buğday danelerini, hatta ot ve toprak yiyor. Avrupa, çalışma ile saadet arasındaki muammayı çoktan halletti. Şark hâlâ ecdadının hülyalarına dalmış uyuyor! Avrupa kudret ve nüfuzunu, nüfusunu günden güne artırarak Şark’ı istila ediyor. Şark aç, sefil, atıl, cahil, o eski şaşkın bakışlarıyla hala sersem, Avrupa’nın yumruklarına sabretmeyi, onun kudretine karşı esareti gösteriyor!”(2)

Sabri Efendi’nin yazmış olduğu reddiyesinin giriş bölümünü ele alıp değerlendirmeye çalıştık. Reddiyenin yazıldığı tarih göz önünde alınırsa, o günden bugüne de hitap edildiği gözlerden kaçmamaktadır. Mustafa Sabri, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında ortaya çıkan ve hemen her şeyde yenileşmeye, Batılılaşmaya gidilmesinde, en önemlisi de dinin çağa uygun olarak yeniden yorumlanmasından rahatsızdır. Sabri Efendi bu yenilikçilere, “Müceddid-Müçtehid” der.

‘Dinimize de bir hisse çıkarmak isteyenler var’

“Son zamanlarda ihtiyaçlarımızın tatmini veya noksanlarımızın tamamlanması maksadıyla her şeye ait yenilikleri ortaya çıkarmak isteyenlere tesadüf edildiği gibi, bunun yanında dinimizin ahkâmı hakkında da yenilikler ortaya koymak, yani asrımıza göre muhtaç olduğumuz yeniliklerden dinimize de bir hisse çıkarmak gerektiğini iddia edenler vardır.”

Sabri Efendi, bu müceddidlerin aslında dinde mevcut olmayan şeylerin, hurafelerin sonradan İslam Dinine karışmış olmasını söylemekten geri kalmayarak, İslam Dini üzerinde yapılması istenen değişiklikleri, tasfiye ve aslına döndürme suretiyle, dini yeniden yorumlamayı arzu ettiklerini ifade eder.

Müellif, toplumda dini hassasiyet konusunda bir gerileme ve toplumun dinden uzaklaşmakta olduğunu kabul eder. Fakat içtimai alanda dinden uzaklaşmanın nedeni, yenilikçilerin iddia ettiği sebepler değildir.

Asıl felaket nedir?

Sabri Efendi’ye göre:

“Müslümanların dini yaşantılarının da ıslaha muhtaç olduğunu kabul etmekle beraber, bizce dinin gerilemesine sebep olan şey ne şer’i ahkâmın asırlara göre yenilenmeyerek aynı bırakılması ve ne de İslam Dinine sonradan karışmış olan yabancı hurafelerdir. Belki asıl felaket, Müslümanların dinlerini ihmal etmelerinde, yani dini vazifelerine fiilen ve amelen uymayı bırakmalarında, itikadi olarak dine olan bağlılıklarını gevşetmiş olmalarındadır.”

Müellif, bilenin bilmeyenin dilinde olan, “dini hurafeler” sözünü de kabul etmez. İslam Dini, diğer dinler gibi tahrife uğramamıştır. Dinler arasında bu şeref ve ayrıcalığı ile, olduğu gibi korunmuştur. Avam ve cahillerin bazı dini ahkâma ait yanlış ve batıl anlayışları olabilir. Fakat bu karışıklıkların hiçbir vakit İslami eserlerde tespit edilen hakikatlere tesiri olamaz.

Mustafa Sabri önemli bir hususa da işaret eder. Dini ahkâmı zamanın ruhuna uyacak surette değiştirmek demek, aslında her zaman için yeni yeni din yapmaktan ve daha doğru bir ifade ile din icat etmekten farkı yoktur. Bu meselede İslam Dininin yine kendi kanunlarından bazılarına dayanarak yenilik iddiasına kalkışanlar da, o kaidelerin mahiyeti ve kapsayıcılığı hakkında ciddi bir malumata sahip değillerdir. Eğer İslam Dininin hemen bütün ahkâmı, onların zannettiği değişime müsait olacak derecede sabit değilse, bu hâl İslam Dini dediğimiz şeyin varlığının ve belli bir hakikatinin olmadığı anlamına gelir. Müellif dini ıslahçılara bir soru sorar:

İslam Dinine gerçekten inanıyorlar mı?

“Ortaya yeni çıkan din ıslahçılarıyla herhangi bir İslami meseleyi, ilmi ve ciddi bir tarzda incelemeye ve tartışmada bulunmaya hazır olduğumuz halde, her şeyden evvel bu din ıslahçılarından bir noktanın tespit edilmesini talep etmek ve bu hususta kendilerinden kesin söz almak lüzumunu hissediyoruz. İslam Dinine hakikaten inanıyorlar mı, inanmıyorlar mı?”

Mustafa Sabri, karşılıklı münazaranın ciddi ve sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için, bu sorunun cevabının verilmesi gerektiğinde ısrar eder. Zira yenilikçiler dini yeniden yorumlamak ve çağa uygun bir forma sokmak istemektedir. Yapılacak iş ciddidir ve yenilikçilerin inanıp inanmadıklarının bilinmesi gerekmektedir.

“İslam Dinini yeniden yorumlamaya kalkanlardan öncelikle kendilerinin hakikaten Müslüman olduklarına dair sağlam bir söz almak ve ancak böyle bir anlaşmayı kabul ettikten sonra kendileriyle dini meseleler hakkında karşılıklı tartışmaya girmeyi kabul etmek şartımızdır. Eğer Müslüman değillerse, o taktirde kendileriyle dini meseleler hakkında tartışmaya girmeyi gözümüze kestiremediğimizden ileri geliyor. (…) Onların İslam Dini ile samimi bir alakalarının olmadığı halde, Müslüman görünerek kendi silahımızla bize saldırmaları büyük bir haksızlıktır. Kendisini dine bağlı olarak görenlerin, dinsiz gibi görünmeleri doğru değildir. Fakat dinsizlik zihniyetinin ahlâkı nasıl ele avuca sığmaz bir felakettir ki, gerektiğinde dindar gibi görünmekte hiçbir sakınca görmez.”

Bizim dinimizle oynamasınlar

Mustafa Sabri Efendi, niyet okumanın, kendisini dindar ve dine bağlı olarak ifade eden birisinin ciddiyet ve samimiyetini sorgulamanın yanlış olacağını söyler. Kimsenin vicdani kanaatlerini hesap ve imtihan etmek kimsenin hakkı değildir. Bunları ifade eden müellif burada bir şart koyar:

“Şu şart ile ki: O adam bizim dinimizle oynamasın. Şimdiye kadar dinimizin alametlerinden bildiğimiz ahkâm ve esas mevkii, tenkit ve münakaşaya açmaya kalkıştığını gördüğümüz zaman, bizim için de artık böyle bir kişinin mezhebi mahiyetlerini ve hususi kanaatlerini tetkik ve münakaşa etmek, değil bir hak, belki bir vazife haline gelir.”

Sabri Efendi’nin aydınlığa kavuşmasını istediği, dinde yenilikçilerin Müslüman olup olmamalarının aydınlığa kavuşmasıdır. Herkes kendi mezhebinin kanaatine sahip olabilir ve kimse kimseyi zorlayamaz. Burada önemli olan bu kişilerin Müslüman olup olmadığını söylemeleri ve sonra da sözlerinde durmalarıdır. Çünkü Müslümanlığın belirli, tespit edilmiş kanunları vardır. Bu sebepten ilk olarak bakış açısını ve düşüncelerini o kanunlara bağlı olarak inşa etmek mecburiyetindedir.

Dönem itibarıyla iki taraf arasında karşılıklı süren amansız bir savaş vardır. Yenilikçilerin –müceddidlerin– tarafı daha ağır basmakta, basın yoluyla propagandalarını yüksek perdeden yapmaktadır. Yenilikçilere karşı mücadele ve onlara itiraz eden gelenekçiler diyebileceğimiz kesim eleştirilir. Fakat kalemi keskin, dili sivri olan Sabri Efendi bu ithamlara da sert cevap verir.

Dine hakaret suç değil, hakaret ettin demek suç!

“Şurası da şaşkınlıkla karşılanır ki, Müslümanım diyen bazı adamlar Müslümanların inancını, tâbi oldukları kanunları küçük görür, hakaret ederek dinden çıktıklarını önemsemez, kabahat saymaz da, kendisine dinden çıktığının söylenmesini suç ve kabahat sayar. Dine saldırıp hakaret edilecek fakat dine saldırdın hakaret ettin denilmeyecek. Ne adil bir mantık! Dine saldırmak, itiraz etmek normal, dine saldırıp hakaret edene itiraz yasak! O derece ki, bu saldırının en düzgün en mantıklı bir lisan ile eleştirilmesi taassup, cehalet, irtica, çirkinlik, tekfir olarak anılmaktadır. Dine saldırı ise irfan, ilerleme, aydınlık gibi parlak ve teşvik edici isimlerle tamamen serbest.”

Sabri Efendi, bir vakitler aydınlar tarafından Batının her yeniliğinin Müslüman topluma dayatılmasını da eleştirir. Aydınlar dinimizi, ya üstü örtülecek bir kabahat gibi hiç ciddiye almaz yahut altında kıvranılacak bir yük gibi aşağılamaktan geri kalmazlardı.

Dine duyulan zaruri ihtiyaç

Dinde yenilikçilerin tezat yaşadığı bir husus daha vardı. Bu tezat, değiştirmek istedikleri dine duydukları zaruri ihtiyaçtı. Özellikle dinin geleneklerine işlediği toplumlar için dinin gerekli olduğunu kabul etmeleri fakat dinin bir “hakikat” olduğu için mi yoksa sadece ahlaklı bir toplum yapısı kurmak için “araç” olarak mı gerekli olduğunu net bir şekilde söylememeleriydi. Burası önemliydi. Din ne için lazımdı? Ve neden dinin önemli ahkâm ve dünya görüşü yenilenmek, yeniden yorumlanmak isteniyordu? Sabri Efendi bu sorunun cevabını da verir:

“Müslümanların haberi olmaksızın dinin yeni yorumcularının İslam’a zarar verme ihtimalleri hakkındaki vesvese ve endişelerimizde iki sebeple haklıyız:

Öncelikle bunlar dinin önceden örnek alınan, kendisine uyulan liderlerini, eserlerini, birikmiş müktesebatını susturarak yerlerine kendileri geçmek istiyor. Dinin önceden örnek alınanlarından maksadım, İslam Uleması adını taşıyanlar olmakla beraber, medreselerin şimdiki yetiştirdiği ulema da değildir. Eğer maksadımı bu şekilde anlatmaya çalışırsam, rekabet hissiyle düşünüp konuşmuş olduğum zan edileceği gibi, günümüz İslam ulemasının da dinin itibarını muhafazaya haklarının olmadığını da söylemek isterim. Fakat dinde yenilikçiler hem geçmişteki İslami ilimleri, hem geçmişteki İslam ulemasını, hem de günümüz ulemasını ayaklar altına alıyorlar.”

Müceddidler kendi saltanatlarını kurmak istemektedir

Sabri Efendi bu iddiasına Musa Carullah Bigiyef’in (1875-1949) geçmiş İslam Uleması hakkında söylediklerinden uzun örnekler verir. Yenilikçilerin esas amaçlarından biri, kadim ulemayı ve onların ilmini itibarsızlaştırarak kendi saltanatlarını kurmak istemeleridir.  “Türkiye İçin Necat ve İtila Yolları” adlı eserin sahibi Hâşim Nâhid, Mûsâ Bigiyef’i alkışlayarak “İslâmiyet’in Luther’i” olarak görür.

Mustafa Sabri Efendi, diğer bir sebep olarak gördüğü hususa işaret eder:

“Dini yeniden yorumlamak isteyen yenilikçilerin şüphemizi çeken diğer önemli bir yönü de, insanların ahlakını korumakta, din kadar etkili hiçbir şeyin bulunamayacağını şiddetle savunmalarına ve hatta hiçbir milletin dinsiz yaşayamayacağını söylemeleridir. Bu söyledikleriyle dini hararetle savunur göründükleri halde, eserlerinin içine sakladıkları yerlerde, kalemlerinden ortaya çıkan ifadelerde, kendilerinin gizliden gizliye dine inanmamakta olmalarıdır.”

‘Din insan zekasının uydurulmuş ürünüdür!’

Sabri Efendi, müceddidlerin aslında dine inanmadıklarını, inanmış gibi göründüklerini, dinin uydurulmuş, insan zekâsının ürünü olduğuna inandıklarını söyler ve Haşim Nahid’in eserinden örnek verir.

“Doğunun zekâ bakımından Batıya üstünlüğünü insanlık tarihi bize gösteriyor. Altı bin senedir insanlığın ruhi maneviyatına yönelen kutsi eller, hep bizim eski dünyamızdan, Asya’dan yükseldi. İbadet ve tapınma ihtiyacı duyan insanlığa Doğunun seçkin dehası, tapılacak kutsal değerler ve inanç sistemleri üretip hediye etmiştir.”

“Doğu ikliminde daima uyanış halinde olan zihinlerin, maddi, olumlu, hayati konularla herhangi bir usule göre gitmemesindendir ki, hayal kuvveti Doğulularda çok keskin ve gösterişlidir. Şiir felsefe, yıldız ilmi, ruh ilmi, sihir ve büyü, ruhçuluk, mucize, keramet Doğuda başlamış ve yükselmiştir.”

Hâlbuki dinin insan zekâsının ürünü olduğunu söyleyen aynı Haşim Nahid’e göre, güzel ahlak ve fazilet gibi karakterler, genellikle maneviyatla ilgili olduğundan, bu hususta hiçbir kuvvet maneviyat kadar tesirli olamayacaktır. Manevi etkiler içinde de dinin etki kuvvetine yetişebilecek başka hiçbir kuvvetin olmadığını ve insanlığın hiçbir zaman dinsiz yaşayamayacağını söyler. Bu ifadeler, dinde tecdidi savunanların aslında ikircikli halini ortaya çıkarmaktadır.

Dine dünya menfaati için inanıyorlar

Mustafa Sabri dinde yenilikçileri önemli bir yerlerinden yakalamıştır. Demek ki bu dinde yenilikçiler, dinin varlığına hakikatte inanmadıkları halde insanlığın ahlakını muhafaza ve dünyevi yaşantısını temin edebilmeleri için, dine ihtiyaç duyulduğunu söylemekteler. Yani insanlığa faydalı bir fert olmak, olabilmek için, dine kesinlikle ihtiyaç duyulduğunu kabul etmişlerdir. Ki bunun anlamı, dine dünya için inanmak demektir. Din diye bir şeyin aslında olmamakla beraber, ahlâkın muhafazasında, başka hiçbir şeyin din kadar sağlam bir etki yapamayacağını kabul etmekteler. Bunlara göre dinin varlığına garip bir sorumlulukla inanılacaktır. Bu inanma biçimi aslında yalandan olsa da, ahlâkı destekleme görevini tam yerine getirebilmesi için, tıpkı gerçek bir inançmış gibi sunulacaktır.

İnsanlığın ihtiyacı olan güzel ahlâkın var olabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi için, olmazsa olmaz olan dindir:

Dinin yerini dolduracak başka bir güç yoktur

“Günümüzde, ahlâki doğruluğu ayakta tutan unsurlar arasında dinin yerini doldurabilecek başka bir güç olmadığı açıkça kabul edilmektedir. Bu durum son derece doğaldır, çünkü insanları kendi çekim alanına alan, onların davranış ve ilişkilerini düzene sokan güç, kutsal bir nitelik kazanmadıkça ve bu kutsallık toplumun geneline yayılmadıkça zayıf kalmaya mahkûmdur. İnsanları etkileyen bir diğer güçlü unsur ‘menfaat duygusu olsa da bu duygu ahlâkı bozmaya, insanı yanlış yola sevk etmeye de oldukça müsaittir. Oysa din, menfaat duygusunu da bünyesinde barındırır. Ancak oradaki çıkar düşüncesi, her türlü kirden arındırılmış ve tertemiz hale getirilmiştir.”

Pekâlâ, madem din bu kadar gerekli ve bu kadar iyi bir şeydir o halde ‘aslı yoktur’ demek nasıl mümkün olabilir? Bu nasıl bir çelişkidir? Her çağda insanlık cemiyetinde bu derece muhtaç olunan bir şeyin ‘yalan’ olduğu düşünülebilir mi? Mustafa Sabri bu soruları ortaya sorar ve cevap arar.

Yalan her daim yalan olarak kalır

Sabri Efendi, bir şeye kalpten inanılmadığı halde gerçekten inanıyormuş gibi davranmanın asla mümkün olmadığını savunur. Çünkü böyle bir iddia; ciddiyet ile şakayı, doğruluk ile yalanı bir tutmak kadar mantıksızdır. Şurası apaçık bir gerçektir ki: Gerçek bir inanca dayanan eylem ve davranışların doğuracağı sonuçlar ile sözde bir inanışın doğuracağı sonuçlar aynı güven derecesinde olamaz. Bir yalana, ne kadar önem verilirse verilsin o yalan olma sınırını asla aşamaz.

“Dinde yenilikçiler, ahlâkı emreden dinin gizliden gizliye temelsiz olduğu kanaatini taşırken, diğer taraftan da dinin emri dışında başka bir güç ve duyguyla ahlâkı hakkıyla güvence altına almanın mümkün olmayacağı düşüncesine sahipler. Bu derin çelişki girdabı içinde bocaladıklarını yüksek zekâlarıyla neden anlayamıyorlar? Çağımızda bir kimsenin ne dindar tanınmakla mevkii yükselir, ne de dinsiz sayılmakla değeri düşer. Aksine, dindarlıkla karıştırılan bağnazlığın değeri iyice düşmüş olduğu gibi, dini önemsememenin, hür fikirli ve hatta aydın sayılma konusunda daha tercih edilir bir yararı bile vardır.”

İnsanda tapınma duygusu

Mustafa Sabri’ye göre, dinin insanları motive etmesi ve coşturma konusunda hiçbir kuvvetin din ile rekabet edememesi, dinin üzerine kurulduğu “tapınma” duygusunun gereklerindendir. İnsanların, diğer sevdiklerine karşı hissettiği saygı ve bağlılık duygularının en üst noktası da mecazen “tapınmak” tabiriyle ifade edilebilir. Dinde ise bu tabirin mecazı değil gerçeği mevcuttur ve geçerlidir.

Sabri Efendi burada dikkat çekici bir soru sorar:

“Pekâlâ, insanın varlığına ve maneviyatına bu derece hâkim olacak bir şeyin, aynı zamanda kendi yaratımı ve icadı olması nasıl mümkün olabilir?”

Müellif bu soruya cevap bulmaya çalışır. Din, kendi başına değişmez bir gerçeklik olmalıdır ki insanlar için kesin bir bağlılık rehberi olabilsin. İnsanlar mı dine uyacak yoksa dini insanlar yapmak suretiyle din mi insanlara uyacaktır? İnsanların kendi yaptığı şeye tapması, eski putperestler hakkında ayıplama ve aptallık sayılan açık bir sapkınlık örneğidir. Dinde yenilikçiler dini, insanların bir yapıtı olarak düşünmekle ya aslı olmayan bir şeye aslı varmış derecesinde inanmak ya da uyanın uyulan, eserin ise eser sahibi konumunda bulunmasına ihtimal vermek gibi iki akli imkânsızlıktan birini de din ile beraber kurmaya çalışmaktadır.

Din, halkın ahlakının muhafızıdır, peki aydınların ahlakı?

Mustafa Sabri Efendi, Islahçıların dine dair bakış açıları hakkında bir ihtimalin daha olduğunu söyler. Din önemli bir işe daha yarayacaktır. O da, halkın ahlâkının muhafazasıdır. İnsan toplumunun asıl varlık dokusunu oluşturan halkın ahlâkı din ile korunacak ve güvence altına alınacaktır. Halk ise dinin hakikat olduğuna yalancıktan değil gerçekten inandırılacaktır. Sabri Efendi dikkat çekici tespitler yapar. Bu yeni müceddidler, halkı kendilerine karşı güvenilir bir durumda tutmak için dine bağlı kalmalarını sağlayacaklardır. Yani onları inandıracaklar fakat kendileri inanmayacaklar. Dini, kendi dinleri olmadığı için her gün yeni bir kalıba sokabileceklerdir.

Peki, halkın ahlâkının muhafazası için din gerekli ise, aydınların ahlâkının muhafazası için lazım olan nedir? Sabri Efendi bu sorulara da cevap vermeye çalışır:

“Şayet ahlâkın dinden daha sarsılmaz bir dayanağı olmadığı iddiasında dürüstlerse, bu mantık uyarınca halkın ahlâkını din ile sağlama almak en tutarlı yoldur. Ancak burada şu soru cevapsız kalıyor: Toplumun aydın kesimi, ahlâkî bir korumaya ihtiyaç duymayacak kadar bu sistemin dışında mı tutuluyor? Eğer din ahlâk için en emin yolsa, aydınların bu yoldan mahrum kalması bir eksiklik değil midir?

Özetle mesele, hangi ihtimal dahilinde dikkate alınırsa alınsın, bir taraftan “insan dinsiz yaşayamaz” diyecek kadar dine taraftarlık gösteren, diğer taraftan kendi aralarında dine inanmayan din yenilikçilerine şeref getirmeyecek bir durumdadır.”

Mustafa Sabri Efendi, dinde modernleşme taraftarlarının hemen her fikrine karşı çıkarak onlara muhalefet etmiş, din ile istenildiği gibi oynamanın doğru olmadığını, ilmi birikimiyle izah etmeye çalışmıştır. İslam’a yapılan saldırılara karşı kendi döneminde en yüksek sesle itiraz eden ve reddiyeler yazan Mustafa Sabri Efendi çok önemli bir çaba ortaya koymuştur.

“Dini Müceddidler” olarak yapmış olduğu eleştirinin muhatabı özelde Haşim Nahid olsa da genel olarak bütün reformist kanadı muhatap almaktadır.

1 Mustafa Sabri, Dini Müceddidler Yahut ‘Türkiye için Necat ve İ’tila Yolları’nda Bir Rehber, Sırat-ı Müstakim, cilt XVI, sayı 410-411, tarih 1 Mayıs 1335 – 1 Mayıs 1919

2 Haşim Nahid, Türkiye İçin Necat ve İtila Yolları, sayfa 7, 87, 212- Sahip ve Naşiri: İkbal Kitaphanesi, Şems Matbaası, 1331 – 1915

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *