“Ramazan şiiri yazarken sadece huzur ve sükûneti anlatmak eksik kalırdı. Ramazan aynı zamanda bir arınma çağrısıdır. Arınmanın olduğu yerde kir de görünür hâle gelir. Din üzerinden çıkar devşirenler, yoksulluğu istismar edenler, ahlâkı sadece bir vitrin süsü gibi kullananlar…” diyor şair İbrahim Eryiğit…
Ayşe Özdin tarafından, şair İbrahim Eryiğit ile yapılan söyleşiyi sunuyoruz:
“Ramazan Mânileri ve Rubâîleri” kitabınızda hem geleneksel formu hem çağdaş meseleleri bir arada görüyoruz. Bu kitabı yazmaya sizi iten temel saik neydi?
İbrahim Eryiğit: Ramazan benim için yalnızca bir ibadet ayı değil, insanın kendini yeniden tarttığı bir terazidir. Her yıl geldiğinde insanın iç dünyasında bir muhasebe başlar. Bu muhasebeyi sadece bireysel bir iç çekiş olarak değil, toplumsal bir yüzleşme olarak da görmek gerektiğini düşünüyorum. Bu kitabı yazarken Ramazan’ı takvim yapraklarından kurtarıp insanın kalbine indirmek istedim. Çünkü oruç, yalnızca mideyle tutulmaz; gözle, dille, kalple, hatta vicdanla tutulur. Günümüz dünyasında ise açlık sadece biyolojik değil; merhamet açlığı, adalet açlığı, hakikat açlığı yaşıyoruz.
Geleneksel formları seçmemin nedeni, Ramazan’ın kökleriyle konuşmak istememdir. Fakat o köklerin bugünün çatlak zeminine temas etmesini arzuladım. Bu kitap, bir bakıma geleneğin diliyle bugünün yaralarına dokunma çabasıdır.
Mâni formunu özellikle tercih etmeniz dikkat çekici. Mâni sizin şiir dünyanızda nasıl bir işleve sahip?
Mâni, halkın en yalın ama en derin söz formudur. Dört dizeye bir ömür sığdırabilirsiniz. Ben mânide bir tür ahlâkî yoğunluk görüyorum. Kısa olduğu için savrulmaz; doğrudan özüne iner. Ramazan da böyledir; fazlalıkları törpüler, insanı özüyle baş başa bırakır. Açlık, insanın gereksiz yüklerini fark etmesini sağlar. Mâni de gereksiz kelimeleri atar. Bu paralellik benim için çok kıymetliydi. Ayrıca mâninin halkla kurduğu bağ önemlidir. Ramazan da kolektif bir bilinçtir; tek başına yaşanmaz. Bu yüzden mâniler hem bireysel bir iç ses hem de toplumsal bir yankı gibi işlev gördü benim için.
Rubâîlerde ise daha sert bir toplumsal eleştiri tonu hissediliyor. Özellikle din istismarı ve ahlâkî çürüme üzerine dizeleriniz oldukça net. Bu bilinçli bir tercih mi?
Evet, bilinçli bir tercihti. Çünkü Ramazan şiiri yazarken sadece huzur ve sükûneti anlatmak eksik kalırdı. Ramazan aynı zamanda bir arınma çağrısıdır. Arınmanın olduğu yerde kir de görünür hâle gelir. Din üzerinden çıkar devşirenler, yoksulluğu istismar edenler, ahlâkı sadece bir vitrin süsü gibi kullananlar… Bunlar çağımızın gerçekleri. Şiir bu gerçeklerden kaçmamalı. Benim için şiir, sadece estetik bir uğraş değil; vicdanın dilidir. Eğer bir toplumda adalet yaralanmışsa, merhamet susmuşsa, şiir de susmamalıdır. Rubâî formu, yoğun ve vurucu yapısıyla bu eleştiriyi taşıyabilecek bir güç sundu bana.
Kitapta infak kavramı çok merkezi bir yerde duruyor. İnfakı bir sosyal yardım değil, bir varoluş ilkesi gibi ele alıyorsunuz. Neden?
Çünkü infak, insanın varlıkla kurduğu ilişkinin sınavıdır. Sahip olmak insanın fıtratında var; fakat paylaşmak insanı insan yapan erdemdir. İnfak yalnızca para ve mal vermek değildir; zaman vermektir, emek vermektir, dikkat vermektir, gönül vermektir. İnsan verdiği kadar hafifler, verdiği kadar arınır. Bu yüzden infakı bir ekonomik davranış değil, ahlâkî bir eylem olarak görüyorum. Ramazan’da aç kalmak, yoksulu anlamanın bir provasıdır. Eğer bu prova gerçek hayatta bir paylaşım bilincine dönüşmezse eksik kalır. Şiirlerimde infakın bu ontolojik boyutunu vurgulamak istedim. Bu yüzden, bir rubâîmde, “İnfak okunun gittiği yerler kadarız” derken, insanın değerinin verdiğiyle ölçüleceğini vurguluyorum.
Son yılların travmaları -pandemi, savaşlar, göç, Filistin meselesi- şiirlerinize doğrudan yansımış. Ramazan şiiri yazarken bu güncel acıları dahil etmek sizi zorladı mı?
Bu acıları dışarıda bırakmak daha zor olurdu. Pandemi döneminde camilerin boş kaldığı, iftar sofralarının yalnızlaştığı bir Ramazan yaşadık. O dönem yazılan mâniler, bir bakıma tarihe düşülmüş notlardır. Şiir sadece duygunun değil, zamanın da kaydıdır. Savaşlar, göçler, özellikle Filistin meselesi ise vicdanın susamayacağı konulardır. Ramazan merhamet ayıdır; merhametin olmadığı yerde oruç sadece bir açlık pratiğine dönüşür. Bu yüzden şiirlerimde bu yaralara temas etmeyi bir sorumluluk olarak gördüm.
Kitabın tamamına baktığımızda, Ramazan bir ay olmaktan çıkıp bir ahlâk öğretisine dönüşüyor. Sizin için Ramazan’ın özü nedir?
Ramazan benim için bir iç inşa sürecidir. İnsan yıl boyunca dağılıyor; hırsla, telaşla, dünya meşgalesiyle parçalanıyor. Ramazan ise insanı yeniden toparlıyor. Açlıkla nefsi terbiye ediyor, ibadetle kalbi diriltiyor, tefekkürle aklı berraklaştırıyor. Oruç bir aynadır. İnsan o aynada kendini görür: zaaflarını, kibirlerini, eksiklerini… Eğer bu yüzleşme gerçekleşirse Ramazan amacına ulaşır. Bu yüzden benim için Ramazan, bir ay değil; bir ahlâk disiplini, bir ruh terbiyesidir.
Son olarak, bu kitabı eline alan okurdan ne bekliyorsunuz?
Okurun şiirleri sadece estetik bir metin olarak değil, bir iç çağrı olarak okumasını isterim.
Bir mâniden sonra kendi nefsini sorgulamasını…
Bir rubâîden sonra dünyaya bakışını gözden geçirmesini…
Bir bayram şiirinden sonra bir küslüğü bitirmesini…
Eğer bu kitap bir kalpte merhameti çoğaltırsa, bir elde infakı artırırsa, bir gönülde kibri azaltırsa, o zaman şiir görevini yapmış demektir. Şiir dünyayı değiştirmeyebilir; ama insanı değiştirebilir. İnsan değişirse dünya da değişir.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *