Tevbe Dağımın Eteklerinde Ehli Kubur / Konak Kalır Konuk Gider Ehli Kusur

Tevbe Dağımın Eteklerinde Ehli Kubur / Konak Kalır Konuk Gider Ehli Kusur

Önceden insanlar neden aşağıdan hep uzak kalmışlar? Neden hep dağların eteklerine konuşlanmışlar? Dahası ne olmuş da zaman içinde aşağılara inmişler? Onları buralardan koparan şey neydi?

Kendimizi Aramaklar Yolculuğu-42
Yazı-Fotoğraf ve Şiir: M. Akif Coşkun

“Bu insanlar zamanında buraya nasıl ve ne amaçla gelip konuşlanmışlar aceba?”

Bir arazi arabasıyla dahi zor ulaşılabilen, bir zamanlar Tevbe dağının sırtına tutunmuş ve fakat zamanın gücüne yenik düşüp tutunamayarak aşağı sürüklenmişlerin ardında bıraktığı viraneleri seyrederken kendime bunu sormadan edemedim. Sonbaharı kışa bağlayan ama oldukça güneşli bir günde bu yüksek vadide güneş görmeyen taraflarımızın soğuğa ve sert rüzgara isyan ederken, aşağının konforuna alışmış zihnim nasıl da sorular sorduruyor bana. Sorularımdaki aşağının kirli havası buradaki sert ama temiz havanın kesifliğine mukavemet edemiyor. Bu soru üzerinde o gün hiç düşünmemiştim. Şimdi düşünüyorum da, yolculuk boyunca sorduğum tek soru bu değildi. Birçok soru biriktirmiştim kendime. Her uğradığım yerden bir soru koparmıştım heybeme. Her yolculuk bu anlamda soruların izini sürdüğümüz kutsal bir seferdir. Sorular önceden belirlenmiş değildir fakat. Sorularımız olduğu için çıkmayız yolculuğa. Sorunlarımız olduğu için ve sorularımız olması için çıkarız. Sorunumuz sorumuzun olmadığıdır. Heybende sorularının tükenmiş olması yeni bir yolculuğa davettir. Sorularımızın bittiğini ve yeni bir yolculuğun eşiğinde olduğumuzu anlarız belki ama ne tür soruların peşinde olduğumuzu ancak yolcukta anlarız. Her gördüğümüz şeyde yeni bir soru gelir aklımıza, işte tam da o anda ürkütmeden usulca dalından koparır, zarar vermeden heybemize yerleştirir ve devam ederiz yolumuza. Soruyu sorarız ama bu sorular üzerinde düşünecek vaktimiz yoktur. İnsan hareket halindeyken soru biriktirir. Yorulup dinlenmeye çekildiğindeyse biriktirdiği sorular üzerinde düşünmeye başlar. Kısa da olsa uzun da olsa bir yolculuğun, hatta diyebilirim ki kendi mahallenizde yaptığınız yarım saatlik bir yürüyüşün dahi bu anlamda bir bereketi var. Dışarıda bizi bekleyen, sadece bize ayrılmış sorular var. O soruların peşine düşmedikçe de bir sorunumuzun olduğunu asla anlayamayız. O soruyla karşı karşıya geldiğimiz anda bütün düğümler çözülüyormuş gibi yeni bir basamağın eşiğinde buluruz kendimizi. Yukarıda kendime sorduğum bu soru çok basit bir soru gibi gelebilir elbette. Ancak bu soruyu nerde sorduğun ve hangi şartlarda sorduğunun büyük önemi var. O nedenle aynı düzlemde olabilmemiz için birbirimizi en azından anlıyor olabilmemiz için yolculuk denen şeyi tatmış olmamız şarttır.

Aşağının bir insanı olarak bu soru üzerinde yineliyorum kendimi. Önceden insanlar neden aşağıdan hep uzak kalmışlar? Neden hep dağların eteklerine konuşlanmışlar? Dahası ne olmuş da zaman içinde aşağılara inmişler? Onları buralardan koparan şey neydi? Tarihsel verilere dayanarak bunlara mantıklı cevaplar bulabiliriz elbette. Ancak ben bu yolculuğumda içimdeki hal ile sorduğum soruların bu verilere dayanarak büyüsünü bozmak istemiyorum. Onları tekniğin nesnesi haline getirerek donuklaştırmak istemiyorum. Aşağılardan oldukça uzak bu yerlerde artık eteklerine tutunacak durumlardan yoksun bir yolcu olarak elime konan bu sorunun büyüsünü bozmak istemiyorum. Her olguyu görsel bir nesneye dönüştürmek, tekniğin bir nesnesine dönüştürmek demektir. Hayatımızı kutsallarımızdan sıyırırsak teknik denen şeyin kurbanı oluruz. Aşağılardan bir türlü kopamayışımızın sebebi budur. Bırakın yolculuğa çıkmayı, mahallemizde ufak bir yürüyüş dahi yapmıyoruz artık.

Aşağının bir kimsesi olarak bu soruyu soruyorum ben. Oysa benim yukarı olarak gördüğüm yer, onlar için aşağıydı. Onlar kendilerini eteklerine tutundukları dağa göre mevkilendirerek makul bir aşağıda konuşlandırmışlardı. Öyle bir makuliyet ki, an aşağılıkların kirli havası bugün dahi nüfuz edemiyor buralara. Aşağıların griliğinden eser yok. Tevbe dağımın en berrak halini burada tüm ihtişamıyla görebiliyorum. Buralara her geldiğimde keşke diyorum benim de konuşlanabilecek bir gücüm olsaydı. Ömrümün kalan kısmını burada geçirebilseydim. Ufak bir kulübem olsaydı mesela. Ahşaptan yahut şu vadinin etrafındaki taşlardan örülmüş bir kulübe. Aşağının her türlü aşağılıklarından uzak bir halde, tamamen olmasa da her fırsat bulduğumda kapaklanacağım bir sığınak. Bugünlerde dillerde sakız edilen Heidegger’in mahut kulübesi ile ilgili söyledikleri geliyor aklıma. “Benim için bu kulübe, düşünmenin yuvası gibidir. Burada düşünce daha basit, daha sarih ve zorunlu hale gelir.” Bu tespit elbette Heideger’e özgü değildir. Ondan yüzyıllar öncesinde yaşamış bu toprakların ulemasının, düşünürlerinin daha derin tespitlerine de şahit oluruz şayet bakışlarımızı kara ormanlardan kendi topraklarımızın ak vadilerine tepelerine ve dağlarına çevirebilirsek. Şu tevbe dağımın eteklerindeki ehli kuburdan kaçımızın haberi var mesela. Yolculuğumuzun başında, henüz eteklerin en altında bir mezarla karşılaşıyoruz. Aslında burası bir kulübedir. Kendi aşağılarından biraz daha yukarı çıkıp kalabalıklardan uzaklaşıp düşünmenin derinliklerine yolculuk yapmak için ufak bir fehmekan. Daha sonra bu fehmekan sahibi vefat ettiğinde oraya defnedilip mekanı bir hatıra olarak bırakmışlar bizlere. Biraz daha yukarı seyrü sefer ettiğimizde bir başka fehmekan ile karşılaşıyoruz. Manzara daha da bir güzelleşiyor. Yok diyor mihmandarımız, yukarıda dahası var. Daha da yukarılara yol alıyoruz. Yukarı çıktıkça hayretimiz artıyor ve en başta sorduğum soruyu evirip çevirip yineliyorum. Benim de insanlarım varmış, zaman zaman gelip buraları fehmekan eylemiş daha sonra mezar eylemiş. Tevbe dağımın etrafı türbelenmiş. Buraya kendini fehmetmişlerin ne tür fehim ve vehim içinde olduklarının bir önemi yoktur. İnsan neticede fehim ile vehim arasında dolanıp durur. Derin düşüncelere dalmak mutlak anlamda doğru düşünüyor olmak demek değildir. Derin düşünüp o derinliklerde kaybolanlar yok mudur? Bunların ötesinde bu tür fehmekanlar bize bir şeyler öğütler. Benim için aslolan budur. Yoksa Heidegger de sütten çıkmış ak kaşık değildir.

Gözümüz ve gönlümüz Tevbe dağımıza sabitlenerek devam ediyoruz yolumuza. Aşağılara indikçe görüntüler çoğalıyor. Görüntülerin kirliliğine maruz kaldığımı hissediyorum yeniden. O yüzden en aşağıda hayatımızı sürdürürken gözüm hep Tevbe dağını arıyor. Onu uzaktan ve en aşağıdan görüyor olmak benim dirayetimi artırıyor. Sürekli olarak imgelerin, görüntülerin, suretlerin saldırısı altındayım. Onlarla arama mesafe koymadıkça donuklaşırım. Dilim dumura uğrar. Dilimin çözülmesi, zihnimin açılması tüm bunlara mesafe koymakla mümkündür. Gecenin tüm bunları yutmasıyla içimde hislenen korku, endişe ve düşünce hali bu saydıklarıma karşı kör olmam dolayısıyladır. Gecenin insanoğluna kendini bulma fırsatı vermesi bu sebepledir.

Oysa imge-nesne-obje önüme atılmış bir şeydir. Ve gördüğüm yerde sabitlenmiştir. Canlı değildir. Tüm bu önüme atılanlar arasında yol alarak yorulurum. Tüm bunlar bizi yorar, takatimizi keser. Yorulup kendi istirahatgahımıza çekildiğimizde o gün maruz kaldığımız imgeler bizi türlü düşüncelere sevk eder. Karşılaştıklarımıza üzülmüş yahut sevinmiş oluruz. Aslında gün boyu yaptığımız şey imgeleri okumaktan başka bir şey değildir. Ne kadar derin okuyabilirsek mürekkebimiz o kadar kesifleşir. Karşılaştıklarımıza yorulmakla dile can gelir. Dile can geldikçe sese de can gelir, kaleme de. Yorulma hissini kaybeden insan çatlar. İnsanlıktan çıkar. İmgeler evet, bizi belki dumura uğratır ama en nihayetinde yorulmamız için bize verilmiş bir nimettir. Yorulduğumuzda ise tüm bunları fehmedecek bir mekanımızın olması en başta bize verilen nimetlerin sahibine şükrümüzü artıracağı gibi bu nimetlerden de çapımızca bereketini çıkarmamıza olanak sağlar. Evet dağların eteklerine tutunan bir fehmekânımız olmayabilir belki ama en azından sığındığımız mekanımızın bir köşesini ufak bir fehmekâna çevirebiliriz.

Şimdi geldiğim yere, aşağıya, en aşağıya inerken kendime teselli diye buyurduğum yorgun zihnime bunları fısıldıyorum. Yine aklım yukarıda. Bizim de bir mezarımız olur elbet. Ama fehmekânımıza olmayacağı aşikar.

Olsun, Heidegger de kulübesine gömülmemişti.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *