Bahçeli, İran’daki olayları ‘kumpas’ ve ‘tertip’ olarak nitelendirdi

Bahçeli, İran’daki olayları ‘kumpas’ ve ‘tertip’ olarak nitelendirdi

MHP lideri Devlet Bahçeli, TBMM’deki grup toplantısında, İran’daki olayları değerlendirdi. Madalyonun diğer yüzünde “İran’a yönelik organize ve çok aktörlü istihbarat ve emperyalist provokasyonlar, kumpas ve tertip” olduğunu belirten Bahçeli, İran’ın istikrarının “Türkiye için hayat memat konusu” olduğunu söyledi, “İran’ın huzursuzluğu Türkiye’yi tehdit etmektedir.” dedi.

13 Ocak Salı günü TBMM’deki grup toplantısında İran, Suriye, Venezuela ve Grönland’da yaşanan gelişmelere ilişkin açıklamalarda bulundu. ABD için ‘hasta adam’ ifadesini kullanan Bahçeli, ABD ve İsrail’in, İran’a karşı “saldırı pozisyonuna geçmesini”, “konvansiyonel savaşa bir adım daha yaklaşmak” olarak nitelendirdi. Bahçeli, bölgedeki “etnik ve mezhebi fay hatlarının kırılarak husumet mevzilerinin çok daha güncellenip güçlenmesinin herkesin aleyhine” olacağını söyledi, “Bu nedenle gün bir ve beraber olma günüdür” dedi.

Trump meselesi

Bahçeli konuşmasında Trump’a ilişkin şunları söyledi:

Yaklaşık beş milyar insan huzursuzluk sarmalında, çatışma ve savaşların odağındadır.

ABD Başkanı Trump’ın geçtiğimiz günlerde basına verdiği demeçte söylediği sözler çivisi çıkan, kaosun pençesine düşen dünyanın hali pür melalinden başka bir şey değildir.

Bir gazetecinin, “küresel yetkilerinizin herhangi bir kısıtlaması var mı?” sorusuna Trump’ın verdiği cevap aynısıyla şudur: “Kendi ahlakım, kendi aklım. Ben durdurabilecek tek şey bu. Uluslararası hukuka ihtiyacım yok.”

Öncelikle bir sorunun cevabı üzerine düşünmemiz lazımdır:

Devlet mi hukukun ürünü, yoksa hukuk mu devletin sonucudur?

Siyaset ve hukuk felsefecileri bu soruya çok kafa yormuşlardır.

Hukuku yapanlarla siyaseti yapanlar, hukuku yapanlarla hayatın rotasını çizenler aynıdır.

Bizim tarih, kültür ve fikir koordinatlarıyla söyleyecek olursak; hukuk, devlet olma halinin mahsulü; devlet de hukukun ve adalet ruhunun mütemmim cüzüdür.

Hukuku yapan devlet, eğer hukuka uymaz, hukuku çiğnerse çeteden, organize suç örgütlerinden hiçbir farkı kalmayacaktır.

Buradan hareketle diyebiliriz ki,

Mevcut ve mahut haliyle uluslararası hukukun aldığı ölümcül darbeler küresel mahiyette çeteleşmeyi, devlet altı yapıları, gücü yeten yetene mantığını yaygınlaştıracak, ezcümle korkunç bir durumu yeni ve yıkıcı bir normal olarak tescilleyecektir.

ABD Başkanı’nın savunduğu küresel çeteleşmedir, vandallığın taltifidir, şiddete ve silaha dayanan siyasetin kıtaları, coğrafyaları gayri ahlaki, gayri hukuki ve zorbaca abluka altına almasıdır.

Küresel kurum ve kuruluşlardan kademeli olarak çekilen ABD’nin dünyayı ateşe sürüklediği, insanlığın sonunu hazırladığı, kıyamet senaryolarına ilkel bir inanç ve politik dağılma eşliğinde refakat ettiği artık inkarı çok zor bir gerçek olarak karşımızdadır.

Bugünkü dünya tablosunda demokrasi ne arada, ne arafta, ne de raftadır; maalesef hepten kayıp, hepten yok hükmündedir.

Bugünkü dünya tablosunda özgürlükler, insan hakları, insani miras ve değerler hazinesi emperyalizmin hücumuna uğramış, vahşi batı eliyle tahrip ve yağma dönemi başlamıştır.

Dizginlenmeyen hırslar, fren tutmayan ihtiraslar insan aklının önüne geçmiştir.

Dip akıntı halinde asırlardan beri devam eden bölüşüm, paylaşım ve hakimiyet kavgaları geldiğimiz bu aşamada ulu orta yapılır olmuştur.

Petrol, doğal gaz, değerli maden ve mineraller çatışmaların, savaşların ve aşırı gerilimlerin hem vasıtası hem de motivasyonu haline gelmiştir.

Buna su kaynaklarına erişim yollarındaki tıkanıklıklar da ilave edildiği takdirde dünyada aklıselim tamamen kaybolacaktır.

Uyarıyorum, herkesi sağduyuya davet ediyorum; yaşadığımız çok vektörlü, çok matrisli, çok parametreli cepheleşmelerin aynısına birinci ve ikinci dünya savaşları öncesinde de tesadüf edilmiştir.

Ve bu savaşların olağanüstü tesirleri günümüze kadar devam etmiş, halen de etmektedir.

Akıl ve vicdan köprüsü yıkılan Trump’ın zincirleme çılgınlıkları, günbegün yayılan fütursuzluk ve pervasızlıkları dünyayı karanlık bir uçurumun kenarına kadar sürüklemiş durumdadır.

İnsanlığın topyekûn yeni bir savaşa girmesi, dahası bunun nükleer silahlarla tahkiminin yapılması, ayrıca yönlendirilmiş enerji silahlarınınmikrodalga veya lazer ışınları kullanılarak hedeflerini etkisizleştiren silahların da kullanılması halinde olabilecekleri düşünmek bile korkunçtur.

Venezuela komplosu yalnızca bir testtir ve böylelikle tepkiler ölçülmüş, yakın geleceğin stratejik analizleri yapılmıştır.

Şimdi sırayı bir NATO üyesi olan Danimarka’ya bağlı Grönland almıştır.

Trump’ın, “bu sorunu ister nazikçe, ister sertçe çözeceğiz”, açıklaması yangına körükle giden bir sorumsuz ve şuursuzun dayatmasından başka bir şey değildir.

Bir NATO üyesi ülkenin hakimiyetindeki topraklara bir başka NATO üyesi ülkenin çökme ve işgal planı nasıl tarif ve tevil edilecektir?

Bu şartlar altında NATO’nun değer ve hükmünden, ahlaki ve hukuki bağlayıcılığından samimiyetle bahsetmek akla ve mantığa sığacak mıdır?

Tek taraflı ve bağnaz şekilde; istedim, öyle düşündüm, alacağım, yapacağım, vuracağım, yargılayacağım demek hür dünyaya rest çekmek, haydi yüreğiniz yetiyorsa gelin de savaşalım demek anlamına gelmeyecek midir?

Allah için söyleyiniz, ABD’nin fiilen üstlendiği küresel jandarmalık pozisyonunda beşeriyet aç hürler, tok esirler mevkiinde görülmeyecek midir?

Gerçi 1946 yılında dönemin ABD Başkanı Truman’ın, yine dönemin Danimarka Dışişleri Bakanı’na yaptığı ahlaksız teklif emperyalizmin dönen çarkında işin özünde pek bir değişiklik olmadığına da işaret etmektedir.

O zaman Truman 100 milyon dolar altın karşılığında Grönland’ı satın almak istemiş, teklif Danimarka yönetimi tarafından reddedilmiştir.

Bunun yanı sıra Küba’ya sözde özgürlük getirmenin, Kolombiya’yı cezalandırmanın, Panama ve Kanada üzerinde hak iddiasının, İran’ı vurmanın aleni hesap ve hedefiyle meşgul olan ABD’nin küresel yok oluştan önce kendi sonunu hazırladığı da ortadadır.

Küresel konvansiyonel savaş tehdidi ciddi düzeydedir.

Türkiye olarak her ihtimali sıfır hatayla ele almak, yüksek bir öngörüyle değerlendirmek, nitekim buna muvafık siyasi, askeri ve ekonomik tahkimatı sabır ve sebat içinde yapmak artık vatan, millet ve bekanın şerefidir.

19’uncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’na hasta adam yaftası vurmuşlardı.

Bugünün dünyasında gerçek hasta adam Amerika Birleşik Devletleri’dir.

İçeriden çürümüş, büyük oranda insan kalitesini yitirmiş, anlam ve varlık nedenini kaybetmiş toplum yapısına sahip olan ABD’nin kristal vazo gibi 50 parçaya ayrılacağı günler emin olunuz uzak değildir.

Bu ülkenin Siyonist haydutluğa verdiği ve kumanda odası evenjelizmin felaket senaryolarıyla teçhiz edilmiş desteğini diri tutabilmek için Latin Amerika ve Ortadoğu’nun enerji kaynaklarını sömürme planı elbette son çırpınışlardır.

Dünya ABD ve İsrail’den müteşekkil değildir.

Birleşmiş Milletlere üye diğer 191 ülke meydanın boş olmadığını göstermelidir.

Siyonizm’in atına binen nevzuhur kovboylar mutlaka bu attan düşerek ineceklerdir.

Milletleri kendi coğrafyalarında, kendi beşeri ve ekonomik kaynaklarından vazgeçmeye zorlama siyasetinin yeni ismi Donroe doktrinidir.

Tek kutuplu dünya tamamen istisna bir dönemin ürünüdür.

Yeni kutupların doğduğu günümüzde kaybedeceğimiz zaman yoktur.

Başkalarının senaryolarında oyalanacak vaktimiz yoktur.

Dünyanın mazlum ülkeleri ve yardım eli bekleyen insanlık umut aramaktadır.

Asırlar öncesinde olduğu gibi devletimizin küresel güç olması yine hedefimizdir.

Böylesi bir uyanış ve silkiniş, hürriyete, paylaşmaya, hakkaniyete hasret insanlık için Türkiye’mizi bir kutup başı yapacaktır.

Bunu yapmanın yolunu bir konuşmamda da belirtmiştim.

Selçuklu devletinin bayrağında iki yöne bakan çift başlı kartaldan Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’e miras kalan stratejik vizyon hepimize rehber olmalıdır.

Bu, bir pençesi batıyı, bir pençesi doğuyu kavramış ve üç kıtada muazzam bir coğrafyayı koruyucu kanatları altına almış kartaldır.

Söz konusu mukadderatla perçinli mirastan doğan ay yıldız jeopolitiğinin önü sonuna kadar açıktır.

Dünyanın Türkçe okunacağı böylesi bir hakimiyet ise asla saldırgan, sömürücü, baskıcı olmayacaktır.

Adil, hoşgörülü, paylaşımcı olacak; saygı duyulacak, dostluğu da her zaman ve zeminde aranacaktır.

Bunu görmek isteyenlerin Anadolu coğrafyasındaki bin yıllık tarihimize bakmaları yeterlidir.

Ancak bu yüksek ülküler özel hasletler gerektirir ve buna ulaşmanın yolu,

Dünyadaki gelişmeleri doğru okuyabilen bir görüş derinliğinden,

İnsanlığın yaşadığı ahlak ve değer buhranını analiz eden manevi olgunluktan,

Mazlum toplumlara ait emek, değer ve kaynakların nasıl sömürüldüğünü gören sorgulayıcı bakıştan,

Beşeriyeti bir rakip gibi değil, Allah’ın emaneti bir kutlu paylaşma vasıtası olarak yorumlayan adalet duygusundan,

Ve bunları akıl, sabır, vizyon, bilgi, dikkat ve sevgi ile oluşacak bir terkibin aramızda filizlenmesinden geçecektir.

***

Bahçeli konuşmasının devamında ABD ve Trump konusunun ardından İran üzerine şunları söyledi:

İran’da para birimi riyalin rekor düzeyde değer kaybetmesinin ardından başkent Tahran’daki Tarihi Kapalı Çarşı esnafının 28 Aralık 2025 tarihinde başlattığı protestolar 16’ncı gününde kitleselleşerek ülke geneline yayılmıştır.

Bu anlattığım madalyonun bir yüzüdür.

Diğer yüzü ise İran’a yönelik organize ve çok aktörlü istihbarat ve emperyalist provokasyonlar, kumpas ve tertiplerdir.

Mühim olan, dikkatle tefrik ve tefsir edilmesi gereken de bu yüzdür.

İran’daki şiddet olaylarında çok sayıda kişi hayatını kaybetmiştir.

Hem olan hem de olması gereken siyasi gerçekliğe bakarak diyebilirim ki, İran’ın huzursuzluğu, İran’ın bölünmüşlüğü, İran’ın sancı içinde kıvranması Türkiye’yi ve bölge ülkelerini her açıdan tehdit etmektedir.

Komşu ülke İran’ın siyasi ve toprak bütünlüğü, iç barış, istikrar ve huzur iklimi Türkiye için hayat memat konusudur.

Hangi mihrakların devrede olduğunu, hangi planların uygulamaya geçildiğini, nasıl bir İran’ın hedeflendiği parkta oynayan çocuklara sorsak onlar bile itiraf ve ifade edeceklerdir.

Buzdağının yalnızca görünen kısmına değil, su altında kalan bölümüne bakmak lazımdır.

İran’a neşter vuran, İran’ı felç etmek için örtülü operasyon yapan; siyasi, askeri ve ekonomik tehditlerle köşeye sıkıştırmaya çalışan mihrakların hüviyetleri belli, habis ve hayasız hedefleri bilinmektedir.

Tehdit son derece tanıdık ve yakındır.

Gezi Parkı olaylarıyla İran’daki malum olaylar arasındaki benzerlikler üzerine dikkatle düşünmenizi özellikle temenni ediyorum.

ABD ve İsrail’in, İran’a karşı saldırı pozisyonuna geçmesi, doğrudan müdahale amacıyla ülkenin daha da karışmasını gözlemeleri, daha doğrusu karıştırılmasını temin etmeleri az evvel bahsettiğim küresel konvansiyonel savaşa bir adım daha yaklaşmaktır.

İran’daki olaylara siyasi, ahlaki, inanç, kültür ve komşuluk bağları gereğince mutlaka karşı durulmalı, karşı çıkılmalıdır.

Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın Siyonist ve emperyalist kuşatma ve kurcalamayla alt üst edilmesi, etnik ve mezhebi fay hatlarının kırılarak husumet mevzilerinin çok daha güncellenip güçlenmesi hepimizin aleyhine olacaktır.

Bu nedenle gün bir ve beraber olma günüdür.

İran Türklüğünün olaylara soğuk ve mesafeli tavrı da ayrıca değerli ve tebrike layıktır.

İran halkı emperyalizmin köstebek lider projesine ve siparişine müsaade etmeyecektir.

İran’daki traktörler de herhangi bir dış bağlantılı dayatmanın ve dalaverenin bozuk tarlasını sürmeye, böylesi bir şer oyuna alet olmaya, sonucu çok tehlikeli olan istikrarsızlığa çanak tutmaya yanaşmayacak, hiçbir yanlışa ortak olmayacak, hiçbir mütecaviz girişime kalkışmayacak, emperyalizmin taşeronu olmaya heves etmeyecek, gündeme bile almayacaktır.

***

Bahçeli konuşmasının son bölümünde ise Suriye ve SDG konusunda şunları söyledi:

Bakınız, Suriye’nin orasına burasına yuvalanan Siyonist alçaklık suyu bulandırmak, iç bütünlüğü yıkmak, iç bölünmeleri kışkırtmak için her yola tevessül ve teşebbüs halindedir.

Halep’in Eşrefiye ile Şeyh Maksut mahallerini içine alan çatışmalar her açıdan düşündürücüdür.

SDG/YPG yanlış üstüne yanlış yapmıştır.

Halep oradaysa arşının Şam’da olduğu netleşmiştir.

Trump ise ayaküstü bunları satmıştır.

Şu gerçeği tekrar vurgulamakta yarar olacaktır:

PKK’nın örgütsel varlığı feshedilmiş, silahlar bırakılmıştır.

Bu terör örgütünün uzantısı olan SDG/YPG’nin de akıbeti aynı olmalıdır.

Bizim için yegane geçerli olan İmralı’nın 27 Şubat çağrısı barışa ve kucaklaşmaya davettir, üstelik bölücü terör örgütünün bütün yapılarını bağlamaktadır.

SDG/YPG bundan bağımsız değildir, olması da mümkün değildir.

Görünen gerçek aynısıyla şöyledir:

Özellikle Mazlum Abdi isimli terörist Siyonizm’in yandaşıdır, İsrail’in kuklasıdır, PKK’nın kurucu önderliğine saygısız ve sadakatsizdir.

Hiç kimse, bilhassa DEM Parti Halep’te Kürt kardeşlerimize saldırıldığını, kanlarının döküldüğünü söyleyemez, söylese bile bunun inandırıcılığından bahsedilemez.

Kürt kardeşlerimizin kanı bizim kanımızdır, acısı bizim acımızdır.

Halep’te sivilleri canlı kalkan yapan, masumların arkasına saklanan, onları ölüme sürükleyen SDG/YPG’dir.

Çok şükür Suriye ordusu sivilleri sabırla ve tam tekmil halinde tahliye etmeyi başarmış, onların kılına bile dokunmamıştır.

DEM Parti yetkililerinin “Türkiye’yi uyarıyoruz” diyerek başlayan söz ve açıklamaları, SDG/YPG’yi aklama ve arkalama niyetleri hakikaten çok üzücü ve sorunlu bir dildir.

Terörsüz Türkiye’nin adım adım gerçekleştidiği bir süreçte her türlü fedakarlık yapılıyorken birden bire Halep gerekçesiyle sokaklara dökülmek, sivri dile saplanıp kalmak, Diyarbakır’dan İstanbul’a kadar meseleyi bağlamından koparıp istismar etmek hiç kimseye bir şey kazandırmayacaktır.

Bilinmelidir ki, Türk’ün kanı Kürt’e, Kürt’ün kanı da Türk’e haramdır.

Çünkü biz kardeşiz, biz kader ve keder ortağıyız.

SDG/YPG’nin Ankara’ya davet edilip müzakere edilmesini istemek ya aceleye getirilmiş bir açıklama veya meseleyi kavrayamayan ve gerçekleri göz ardı eden bir akıl tutulmasıdır.

İsrail’in güdümündeki terör örgütüyle pazarlık nasıl olacaktır?

Türkiye Cumhuriyeti böylesi bir zillete nasıl onay verecektir?

Muhatap bellidir, PKK’nın kurucu önderinden başkası asla değildir.

DEM Parti’nin Türkiye partisi olma yönündeki demokratik ve dengeli mücadelesini görmekle beraber, eski hastalıkların tekrar ve zaman zaman bir kez daha nüksetmesinin sorumluluk ahlakıyla çatışacağını düşünüyorum.

Hatırlatmam maruz görülsün, fakat bu parti Türkiye’nin partisidir ve bu haliyle Türkiye’ye parmak sallaması asla ve kata meşru, masum ve makul görülemeyecektir.

Halep’te sükûnetin tesisi sevindirici bir gelişmedir.

Suriye’nin siyasi ve toprak bütünlüğü muhakkak korunmalıdır.

SDG/YPG’nin muhatabı Suriye Cumhuriyeti devletidir, nihayet 10 Mart Mutabakatının zamanı dolsa da karşılıklı uzlaşma, yapıcı görüşme ve müzakerelerle İmralı’nın da çağrısı olan entegrasyon süreci tamamlanmalıdır.

Tarih ve coğrafyayı birbirine bağlayarak barış kuşağının sıcaklığı milletimizin ve bölge halklarının bahtını ve yolunu açacaktır.

İnancımız, irademiz, ümidimiz ve hedefimiz de bu şekildedir.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *