Müslümanlar kuklalara alkış tutmayı bırakarak, Makyavelist bir strateji yerine minhac-ı Rasûl temelli bir dünya siyaseti geliştirmeleri gerekmektedir. Çocuklarımızın zihinsel inşa sürecinde, inşallah artık mümin ferasetiyle donanmış örneklikler sergileyelim ve Ömer Muhtar’ın deyimi ile, ‘onlara sütle birlikte Kur’an’dan öğütler de verelim ki, boyları büyürken kalpleri ve bakış açıları da büyüsün’.
Ey iman edenler! Eğer Allah’tan sakınırsanız O, size iyi ile kötüyü (hakkı bâtıldan) ayırdedecek
bir anlayış verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah çok büyük lütuf sahibidir.
– Enfâl Sûresi 29. Ayet
Ali Durmuş
Rabbimiz, Kitab-ı Kerim’inde mü’minlerin olaylara sathi bir nazarla değil; derinlemesine, hakikatin özüne nüfuz eden bir bakışla, yani basiretle bakmalarını salık verir. Allah Rasulü (s.a.v.) de; “Müminin ferasetinden sakınınız. Çünkü o Allah’ın nuru ile bakar”(1) buyurarak, iman ehlinin sıradan bir bakış açısına sahip olamayacağını, olayların arkasındaki perdeyi aralayabilecek bir donanıma sahip olması gerektiğini ihtar etmiştir. Ancak ne yazık ki, bugün İslam coğrafyasına baktığımızda, bu kavramların kâğıt üzerinde kalan birer “slogan”dan öteye geçemediğini, mü’minlerin basiret ve ferasetten yoksun bir şekilde, küresel müstekbirlerin önüne attığı her zokayı yutan konumda oluşunu acı bir tebessümle izlemekteyiz.
Basiret; lügatte görme, idrak etme ve hakikati kavrama yetisi demektir. Istılahta ise; kalbin, olayların iç yüzünü ve hakikatini vahyin penceresinden görebilmesi, eşyanın hakikatine vâkıf olmasıdır. Feraset; keskin anlayış, bir şeyin alametlerinden yola çıkarak sonucunu sezme kabiliyetidir. Zihnin bir sıçrayışla bilinenden bilinmeyene ulaşmasıdır. Hikmet ise; her şeyi yerli yerine koymak, söz ve davranışta isabet etmek, kâinatın ve olayların sırrına ve gayesine uygun hareket etmektir.
Peki, biz bu kavramların neresindeyiz?
Hafızalarımızı çok değil, on beş yıl geriye götürelim. Zihninizi ABD’de Barack Hüseyin Obama’nın başkan seçildiği o günlere götürün. Sırf adında ‘Hüseyin’ var diye, (gördüğü her siyahiyi Müslüman sanarak) Beyaz Saray’a bir ‘mehdi’ gelmişçesine zil takıp oynayan, camilerde şükür secdelerine kapanan ‘safderun’ Müslümanları hatırlamıyor olamazsınız. O dönem bu derginin sütunlarında; ‘ABD siyaseti şahıslarla değişmez, bu adam emperyalizmin yeni yüzüdür, Irak ve Afganistan’da değişen bir şey olmayacak’ nidaları yükselirken bizi karamsarlık ve Allah’ın yardımını hafife almakla suçlayanlar; Obama’nın drone saldırılarıyla Pakistan ve Yemen’de binlerce masumu katletmesi karşısında hayal kırıklığıyla nedamet getirdiler. Ama ne fayda!
2010’lu yılların başında, ‘Arap Baharı” adı altında pazarlanan ve küresel istihbarat örgütlerinin mutfaklarında pişirilip önümüze koydukları süreci hatırlayın. Tunus’tan Mısır’a, Libya’dan Suriye’ye yayılan o kaotik süreci ‘İslam Devrimi’ zanneden, meydanlardaki kalabalıkları görünce ‘küresel intifada’ hayalleri kuran çevreler o günlerde; ‘Bu yaşananlar bir İslam devrimi değil, Batı’nın kontrollü bir demokratikleşme ve rejimleri restore etme projesidir. Dikkat edin, gelen gideni aratmasın hatırlatması yapanları ‘devrim düşmanı’ ilan ediyor ve dünyadaki değişimi görememekle suçluyordu. Küresel aktörlerin kontrollü demokratikleşme/liberalleşme sürecini savunanlar, bugün o ülkelerin harabeye dönmüş sokaklarında, emperyalizmin/kapitalizmin postalları altında ezilen halkların vebalini taşımaktadırlar.
Benzer bir feraset fukaralığını Bangladeş örneğinde de yaşadık. Kapitalist sistemin en sinsi araçlarından biri olan “mikro kredi” belasının mucidi, faiz sisteminin tabana yayılmasının mimarı Muhammed Yunus gibi bir adamı; Batı medyasının müfsid zekası ile alladılar, pulladılar ve sırf Nobel aldı diye ‘İslam Devrimi Lideri’ gibi gençlere pazarladılar. Bu zokayı yutan gençler sokaklara dökülürken; ‘Dur bakalım, hemen eleştirme, Allah ne hayırlar verecek, aceleci yorumlar yapmayalım’ yorumları yine bize isabet etti. Kelimeleri yerlerinden oynatarak yaptıkları tahrif-i manevi sayesinde; ‘teslimiyet’i ‘pasiflik’, ‘izzetli duruş’u ‘radikalizm’ olarak kodladılar. Sonuç? Küresel tefecilerin ‘iyi adam’ maskesiyle sahneye sürdüğü bir figüran üzerinden, İslamî uyanışın enerjisi yine sistemin çarkları arasında eritildi.
Ve Suriye… Yıllardır kabuk tutamayan madun yaramız… 2012’den bu yana, olaylara mezhepçi değil, ümmet perspektifinden bakan (Allah ondan razı olsun) Atasoy Müftüoğlu gibi kıymetli mütefekkirleri ‘İrancı’ olmakla suçlayan, onlara demediğini bırakmayan güruh; bugün Esad rejimi devrildi diye (haklı olarak) sevinirken, yine aynı basiretsizliğin kurbanı oluyor. İran’a duydukları hasımlığın, İslam’a olan hısımlığının önüne geçirmiş ehli sünnetçiler, sırf İran kaybediyor diye sahnenin arkasındaki Siyonist aklı, ABD ve İsrail’in bölgedeki yeni dizaynını göremediler, göremiyorlar…
İçimizden birileri dahi, Ahmed el-Şara (eski adıyla Colani) gibi, geçmişi karanlık, neye ve kime hizmet ettiği şaibeli bir kuklaya bakıp ‘İslam Devrimi’ hülyaları gördüler. Düne kadar İslami cihatçı yaftasını vurdukları bir sakallıyı, aziz İslam’ın Bilad-ı Şam temsilcisi zannetmenin vebalini sorduğumuzda; ‘Gelişmeler çok güzel, her yerde ABD parmağı/gücü aramanın anlamı yok, ABD Allah’tan büyük değildir!’ diyerek ‘Neo-Polyannacı’ bir tavır sergilediler. Evet, ABD Allah’tan büyük değildir; ama Allah (c.c.), aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdıracağını(2) beyan etmiştir. Sünnetullah’ı yok sayarak, reel-politiğin gerçeklerini görmezden gelerek yapılan analizler, hamasetten öteye geçemez. Karşımızdakilerin, Ebu Cehil’in kaba cehaletinin değil; akademilerin, düşünce kuruluşlarının ve lobilerin ürettiği, zehri altın kupa içinde sunan rafine bir inkâr ve sofistike bir küfür stratejisinin ürünü olduğu gerçeğini Müminler halen hafife alıyorlar…
Gazze meselesinde de durum farklı mı? Aylardır süren soykırım karşısında; Katar, Mısır ve Türkiye’nin rolünü eleştirdiğimizde; ‘Bunlar garantör değil, medyatör (arabulucu) rolündeler. İsrail’in güvenliğini ve Hamas’ın silah bırakmasını garanti ederek ABD’den imtiyaz devşirme peşindeler’ dediğimizde olanca kıyamet koptu. ‘O kadar da değil, öyle bir şey olsa Hamas buna asla razı olmazdı, devlet aklı farklı çalışır’ gibi diyerek şuursuz bir iç teselli yaşayanlar, kafirlerin ‘barış masası’ isimli ‘küresel mekr’leri ile Hamas’ın ve katledilmeye devam eden Gazze halkının yalnızlığını izlerken yüzleri kızarıyor mu acaba? Toplumun gazını almaya yönelik diplomatik manevraları ‘büyük devlet aklı’ diye pazarlayan ve Müslümanlara ‘sabır’ ve ‘şükür’ telkin ederken, küresel sermayeye ‘garantörlük’ yapan o devletlü zihniyet, kendi bekasını ümmetin maslahatından üstün tutmaya (01 Aralık 2025 itibarıyla) 787 gündür devam etmektedir. Siyonist aklın Gazze üzerinde kurduğu mekr, sadece askeri bir operasyon değil; aynı zamanda İslam ümmetinin damarlarındaki direniş ruhunu, ‘diplomasi’ masalarında uyuşturarak yok etme planıdır.”
Ve son perde: Zohran Mamdani…. New York Belediye Başkanlığına aday olan bu şahsiyet üzerinden yine aynı tiyatro oynanıyor. Annesi Hindu, kendisi LGBT destekçisi, akidesi ne idüğü belirsiz bir profil. Yine teni esmer ve babası Müslüman(3) diye; Obama seçimindeki o kâzib ve cahil sevinç dalgası yine nüksetti. Kendisini kendi ağzıyla ‘demokratik sosyalist’ bir kimlikle tanımlayan, çok dinli bir ailede büyüyen, annesi Hindu olan ve daha 2015-2019 yılları arasında ‘Young Cardamom’ mahlası ile ünlenerek saçma sapan hip-hop müzikler üreten(4) bir şarlatanın seçim zaferinden ümit bekleyen kimileri, yine hayal kırıklığına uğrayacaktır bizden söylemesi… ‘Müslüman aday New York’u aldı!’ manşetleri atan medya, kâfirlik yaparak hakikati örtmeye devam ediyor. İslam’la taban tabana zıt değerlerle aşk(!) yaşayan birini ‘New York’un ilk Müslüman belediye başkanı’ olarak kitleleri efsunluyor. Seçildiğinin ertesi gün bile bir Müslümanın, ‘Yok yok öyle deme, Newyork’ta bir değişim var, bunlar az şeyler değil. Trump’ın adamı kaybetti bak’ diyebilmesi bizleri afallatıyor, suratımıza koyu bir şaplak olarak geçiriliyor.
Hülâsa; sadece gömlek değiştirerek karşımıza çıktıkları için aynı delikten üstelik aynı küresel yılanlar tarafından defalarca ısırılan bizler, Allah Rasulü (s.a.v.)’in “Mü’min, bir delikten iki defa ısırılmaz”(5) hadisini Arapçasından ve Türkçesinden ezbere okumaya ve hâlâ ‘Mü’minin ferasetinden korkun!’ diye sloganlar atmaya devam ediyoruz.
Bilinmelidir ki basiret, feraset ve hikmet gökten zembille inen veya sadece takva ile elde edilen mistik haller değildir. Dünyayı, küresel güç dengelerini, iktisadi ve siyasi manipülasyonları okuyamayan bir zihnin; Kur’an’ın bahsettiği ‘furkan’ (hak ile batılı ayırma) özelliğine sahip olması imkânsızdır. Bu melekeleri kazanmak; okumakla, dil öğrenmekle, uluslararası basını ve raporları (sadece yerli havuz medyasını değil) takip etmekle, tarih bilinciyle ve en önemlisi Sünnetullah’ı (Allah’ın yasalarını) ve düşmanın stratejilerini iyice bellemekle mümkündür. Mekke’den Medine’ye hicret edebilmek için, devletleşebilmek için türlü stratejiler geliştirmek zorunda kalan bir Rasul’ün yaşadığı dönemdeki ümmetin feraseti, elbette ki korkulacak bir ferasetti. Onlar bedava peynirin ancak fare kapanında olacağını bilerek amel ettiler ve öylece de vefat ettiler. Bu erdemler, o gün de bu gün de şüphesiz azmedilmeye değer işlerdendir.
Müslümanlar kuklalara alkış tutmayı bırakarak, Makyavelist bir strateji yerine minhac-ı Rasûl temelli bir dünya siyaseti geliştirmeleri gerekmektedir. Çocuklarımızın zihinsel inşa sürecinde, inşallah artık mümin ferasetiyle donanmış örneklikler sergileyelim ve Ömer Muhtar’ın deyimi ile, ‘onlara sütle birlikte Kur’an’dan öğütler de verelim ki, boyları büyürken kalpleri ve bakış açıları da büyüsün’. Ehli beytlerine dönüp geldikleri her akşam, zihinlerine bilerek/bilmeyerek sokulmuş modern, seküler, liberal, hümanist, deist, kapitalist, hedonist, egoist, anti-familist, feminist ve Kemalist cerahatları ve irinleri akıtmak için yollar arayalım ki geriye ‘mümin feraseti’ oluşacak berraklıkta bir zihin kalsın. Gelecek kaygısı ve iaşe telaşından uzak bir ömür yaşamaları için çaba sarfedelim ki ‘Bilginin İslamileştirilmesi’ yolunda Faruki’nin hayallerine ulaşabilelim.
Allah bizleri olayların zahirine aldananlardan değil, hakikatin kendisine nüfuz eden, feraset sahibi, uyanık ve basiretli kullarından eylesin. Hikmet nazarı ile dünyaya ve çevremize bakabilmeyi nasip etsin. Amin, veselamun alel Murselin ve alâ külli Mü’minin…
1. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 15
2. Yunus, 100
3. Babası Prof. Dr. Mahmood Mamdani, Hindistan (Gucarat) kökenli bir ailenin çocuğu olarak, Doğu Afrika’da (Uganda) doğmuştur. Ailesi ve kendisi, Şii İslam’ın bir kolu olan Hoca (Khoja) İsmaili kökenli olup, daha sonra İsnaaşeriyye (12 İmamcı) Şiiliğine geçmiş bir topluluğa mensuptur. Bu topluluk, tarihsel olarak Hindistan’dan Doğu Afrika’ya göç etmiş tüccar Müslümanlardır. Mahmood Mamdani, dünyaca ünlü bir akademisyendir (Columbia Üniversitesi profesörü) ve İslam üzerine çok ciddi çalışmaları vardır. En ünlü kitabı “Good Muslim, Bad Muslim” (İyi Müslüman, Kötü Müslüman) başlığını taşır.
4. https://www.youtube.com/@youngcardamomhab9925
5. Buhârî, Edeb, 83













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *