Günümüz toplumlarında, çıkar birliktelikleri, etnik-ideolojik birliktelik, hizip birliktelikleri, partizan birliktelikleri, kirli ve karanlık birliktelikler, İslami birlikteliğe hayat hakkı tanımıyor. Bir toplumda siyasetin emperyalist himaye ve meşruiyete ihtiyaç duyuyor olması, o toplumun yanlış yolda olduğunu gösterir.
Atasoy Müftüoğlu
Günümüz İslam dünyası toplumlarında, Türkiye’de de, içerisinde yaşayarak gördüğümüz üzere, varoluşsal İslami bilinç, milliyetçilikler ve mezhepçilikler lehinde, olumsuz yönde bir dönüşüm yaşıyor. İslami bilinci erozyona uğratan bu zihniyet dönüşümü yerlilik-millilik doğrultusunda şekilleniyor. İnsanlığın tahayyül dünyasının modernite/Aydınlanma ideolojisi kavramlarıyla sınırlandırılması, bu tahayyülün mutlaklaştırılması, evrenselleştirilmesi, Batı sömürgeciliği için çok elverişli dönüştürücü araçlar haline getirilmesi, modernite/Aydınlanma adına entelektüel bir haçlı seferi başlatılmasıyla birlikte, İslam dünyası toplumları/kültürleri, bu toplumlarda entelektüel ve akademik hayat, İslami bir dünyayı, dünya görüşünü ve hayat tarzını tahayyül edemeyecekleri, zihinsel bir çerçeveye mahkûm edildiler. Bu tarihten itibaren, İslami tahayyül dünyası büyük ölçüde mumyalandı. Bu nedenledir ki, bugün, bir bilinç devrimi gerçekleştirilerek, popülist politik kültürün, konformist kültürün, hamaset kültürünün büyüsü bozulamıyor, konformizmler ve hamaset radikal sorgulamalara tâbi tutulamıyor. Bütün bunları yapamadığımız için de, modern tarihin, dünyanın, kültürün, siyasetin niteliği ile ilgili eleştirel analizler yapamıyoruz. Yerelliklere, geçmişe ve mistisizme kapanan İslam toplumları, bu yolla, sömürgeciliğe sonuna kadar açık hale getirildikleri için, sömürgeciliğin en etkili araçları olan modernite ve Aydınlanmanın karanlık yüzünü göremiyor.
Günümüzde, küreselleşme, teknoloji, internet, dijitalleşme, yeni sömürgeciliğin çok etkili araçları olarak, toplumları emperyalist çıkarlar doğrultusunda dönüştürüyor. İnsanlığın geleceğinin, otoriter teknoloji ideolojisi yoluyla şekillendirileceği şimdiden görülebiliyor. Bütün toplumlarda, İslam toplumlarında da, insani-ahlaki-vicdani anlam ve değer dünyası çok derin bir tükeniş ve yıkımla karşı karşıya bulunuyor. Bu arada, modernite ve aydınlanmanın entelektüel ufku da bütünüyle kararıyor, çöküyor, çürüyor. Faşizmlerin ve emperyalizmlerin yeniden yükselişi, soykırımların sıradanlaşması, poropoganda ve manipülasyon uygarlığının da, dokunulmaz kılınan, ideolojik-ırkçı karanlığı maskeleyen yüzünü ortaya çıkarıyor.
Amerikan emperyalizminin himayesinde harekete geçen Siyonist yeni sömürgeciliğin, Ortadoğu’yu Siyonist çıkarlar/idealler doğrultusunda şekillendirmeye çalıştığı bir dönemde, İslam dünyası ulus-devletlerinin siyasal hiçliği ve mutlak iradesizliği, İslami direniş hareketlerine, İslami direniş eksenine yönelik yeni haçlı seferleri karşısında, İslami direnişin yanında değil, yeni haçlıların yanında yer almaları, İran’a karşı bir cephe oluşturmaya çalışmaları, İslam’a ihanet anlamı taşır. İslam dünyası ulus-devletlerinin, emperyalist vesayet altında belirledikleri yeni konumları/stratejileri, İslami geleceğin de belirsiz hale gelmesine neden oluyor. İslam toplumlarında, propoganda yoluyla aptallaştırılan kitleler, putlaştırdıkları politik liderlerin, emperyalistler tarafından siyasal bir hiçliğe hapsedildiklerini algılama yeteneğine sahip olmadıkları için, bu durumdan utanç duymaları gerekirken, bu liderleri bütün propoganda alanlarında “padişahım çok yaşa” tarzı sloganlarla tebcil etmeye devam etmeleri, tek adam yanılsamalarının kurumsallaştırıldığını gösteriyor. Bütün toplumlarda, resmi propogandaya maruz bırakılan kitleler ortak gerçekliğe yabancılaşıyor. Bütün toplumlarda, kendi tarzlarıyla, bencillikleriyle, tercihleriyle büyülenenlerin, aşırı narsisizmle malûl figürlerin tiranlığı, iktidar sahiplerinin akl-ı selimi kaybettiklerini gösteriyor. Toplumlarımızda, bugün, popülist milliyetçilikler, korkunç bir ufuksuzluğu, ataerkilliği ve militer zihniyeti sistematik bir biçimde tahkim ediyor. Resmi propoganda her toplumda, içerisinde yaşadığımız toplumda da, gerçek bilgi’ye tahammül edemiyor. Toplumlarımız, kendi özgün/bağımsız/nitelikli hikayeleri olmayan toplumlara dönüşüyor. Kültürsüz, niteliksiz, popülizme mahkûm olan toplumların hayatta kalmalarının mümkün olmadığını bilmek gerekiyor. Her şeyin sayıldığı, satıldığı, satılabildiği, sorumsuzca harcandığı toplumlarımızda, gündelik kâbuslar sıradanlaşıyor. Siyasal paranoya, siyasal saçmalıklar üretiyor. Dijital bağımlılık genç kuşakları gerçek hayata yabancılaştırıyor, genç kuşakları dijital sömürgecilik doğrultusunda dönüştürüyor. Toplumlarımızda, içerisinde yaşadığımız toplumda da, siyasal toplumsal müsamaha/müzakere/müşavere/yaklaşımlarının çöküşü, toplumlarımızın medeniyetsizleşme yönünde çok büyük kayıplar yaşadığını gösteriyor. İhtiras fırtınaları, toplumlarımızda politik maskaralıklara neden oluyor.
Müslümanlar olarak, içerisinde yaşadığımız toplumlarda, oportünist muhafazakarlıklar, oportünist milliyetçilikler/sağcılıklar, sivil toplum kuruluşları, vakıflar, dernekler vb. varlıklarını, İslamsız propoganda İslamcılığı ve ahlaksız ahlakçılıkla sürdürmeye çalışıyor, Amerikan çıkarlarının yanında/hizmetinde konumlanan iktidarların yanında hizalanarak, eşi ve benzeri hiç görülmemiş bir ahlaki/entelektüel tefessüh ve sefalet sergiliyor. Bu toplumlarda, içerisinde yaşadığımız toplumda da, emperyalist dünya ile dostluk ilişkileri, düşünce/kültür/edebiyat/ilahiyat hayatında, kamusal hayatta, akademik hayatta eleştirel bir tartışma konusu olarak, antiemperyalist bir gündem oluşturmuyor. Bu toplumlarda, Müslüman halklar, resmi kutsalların, resmi realizmin sınırları içerisine hapsedildikleri için, kendilerine özgü, bağımsız-eleştirel düşünce dünyaları yok, fiziksel anlamda olmasa bile, zihinsel anlamda bir toplama kampında yaşıyor gibi, yaşamaya devam ediyorlar. Bu toplumlardaki Gazze-Filistin duyarlılığını ve etkinliklerini, resmi yapıların ve resmi realizmin müdahaleleri belirliyor. Bu toplumlarda, İspanyol halkının, İtalyan veya Yunanistan halkının, dünya halklarının Filistin dayanışması bilinci seviyesinde bir bilinç ve sorumluluk ahlakına rastlanmıyor. Azerbaycan gibi Türk dünyası ülkelerinde ise, Filistin duyarlılığı değil, İsrail duyarlılığı öne çıkıyor. Bütün bu kayıtsızlıklar ve ihanetlere rağmen, Filistin direnişi kitleselleşiyor, evrenselleşiyor.
Günümüz toplumlarında çıkar birliktelikleri, etnik-ideolojik birliktelik, hizip birliktelikleri, partizan birliktelikleri, kirli ve karanlık birliktelikler, İslami birlikteliğe hayat hakkı tanımıyor. Siyasal iradesizliğin, siyasal hiçliğin, siyasal teslimiyetçiliğin yapısal nedenlerini bütün boyutlarıyla derinden kavrayamayan, yüzeylere, yüzeysel yaklaşım ve yorumlara mahkûm olan İslam toplumları, hamaset harabelerinde, nostaljik hayallerle oyalanmaya devam ediyor. Yüzeylere tutunan, yüzeylerde yaşayan, ancak, yüzeylerde hayat bulabilen bir zihin dünyası hiç bir zaman yapısal çözümlemeler yapamaz, gerçeklere nüfuz edemez, gerçeklerle yüzleşemez. Yüzeylere tutunan bir zihin dünyası, yerel ya da küresel anlamda manipülatif bir gündeme mahkûm olduğu için, evrensel anlamda içerik üretemiyor, öneride bulunamıyor, çözümlemeler yapamıyor. Bu nedenle, bugün, İslam toplumları evrensel insanlık kültürüne katkı sağlayabilecek aydınlar/düşünürler/filozoflar/sanatçılar vb. yetiştiremiyor. Dünyanın medeniyetsizleştirilmesi bağlamında, küresel barbarlaşma, küresel tekdüzelikler üretiyor, bu iklimde, bütün kültürler yerel folklore indirgeniyor. Popülizmlerin, hamaset ve propoganda kültürlerinin resmi çıkarlara, iktidar çıkarlarına hizmet dışında, topluma/insanlığa, toplumun/insanlığın iyileşmesi yönünde olumlu bir katkıda bulunduğu görülmemiş ve duyulmamıştır. Popülizmler ve propoganda, kitlelerin psikolojik anlamda, duygusal anlamda sistematik olarak istismar edilmelerini kolaylaştırıyor. Popülizmler ve resmi propoganda dili-söylemi, İslam’a, yerli-milli-resmi-mistik sınırların dışında, evrensel bir içerik kazandırılmasını imkânsız hale getiriyor. Hangi toplumda olursa olsun, bir toplumun tek politik liderin ufkuna, kişisel ihtiraslarına kapatılması, ilgili toplumları hayatın her alanında çölleştiriyor. Hamaset kültürü, hiç gelmeyecek olan bir geleceği beklemek anlamına geliyor.
Günümüzde, kontrolsüz bir şekilde hızlanan tarih, dünyada var olma tarzımızı değiştiriyor, dönüştürüyor. Maddi-teknolojik anlamda sahip olunan büyük-sınırsız imkanlar, insani-ahlaki anlamda çok büyük imkânsızlıklara neden olabiliyor. İslami ya da muhafazakâr çevrelerde bile, gösterişçi tüketim, statü belirleyici tüketim, yabancılaştırıcı tüketim hızla yayılıyor. Toplumlarımızda yaşanan güç tekelleşmesi, güç zehirlenmesi post-politik bir durum oluşturuyor. Siyasal ve kültürel popülizmlerin belirleyici olduğu toplumlarda, gerçek toplumun yerini hamaset-kehanet toplumu alıyor. Popülist ve konformist kültürün etkili olduğu toplumlarda, tarihi etkileme/dönüştürme potansiyeli/yeteneği yoktur. Bu nedenledir ki, Türkiye örneğinde bütün boyutlarıyla görülebileceği üzere, eğitim hayatı ve politikaları, kültür hayatı ve politikaları ancak, mizah konusu olabiliyor.
Bugünün dünyasında, insanlar, dijital kültür ortamlarında yaşadıkları için, hiç kimse kamusal meseleleri sahiplenmiyor, kamusal sorumluluklar almıyor. Popülist-konformist toplumsal iklim fırsatçılıklar, eyyamcılıklar ürettiği için, anlamlı, nitelikli hiç bir şey üretemiyor. Muhafazakâr/dindar kalabalıklar, eleştirel akla/düşünceye bütünüyle yabancı oldukları için, resmi propogandanın gönüllü köleleri olarak hayatlarını sürdürüyor. Hiç bir şekilde, “hayır” diyebilme cesaretine/liyakatine sahip olmayan gönüllü köleler, bu liyakatsizlikleri sebebiyle, varoluşsal soruları ve sorunları da gündeme taşıyamıyor, varoluşsal soruların neler olduğunu bilmiyor. Emperyalist dünyanın vesayeti altında siyaset yapan sağcı-muhafazakâr/milliyetçi politik kadrolar, varoluşsal/temel/hayati konularda sınırsız/ölçüsüz/yüz kızartıcı tavizler vermek suretiyle politika yapmaya çalışıyor. Bugün, toplumlarımızda resmi-partizan propoganda gerçeklere meydan okuyor, kitlelere aldatıcı umutlar dağıtıyor. Emperyalist vesayeti normalleştiren/sıradanlaştıran toplumlarda, hiç bir zaman gerçek umutlar üretilemeyeceği idrak edilemiyor. Hangi gerekçeyle olursa olsun, bir toplum, içerisinde yaşadığımız toplumda olduğu gibi, kendisini resmi sloganlara/klişelere hapsettiğinde, o toplum kendisini düşüncesiz sürülere dönüştürür. Bu nedenledir ki, İslam toplumu olarak tanımlanan toplumlarda kamuoyu baskısı diye bir şey yoktur. Propoganda yoluyla nesneleştirilen niceliksel çoğunluklar da, siyasal-kültürel bir özneleşme yaşayamazlar.
7 Ekim direniş ve soykırım döneminde, Siyonist ve Haçlı emperyalizmi karşısında, İslam toplumlarının yaşadığı utanç verici teslimiyetçilikler/sessizlikler/iradesizlikler/kayıtsızlıklar, umursamazlıklardan hareketle, yeni bir direniş çağı, İslami varoluşumuzu, bilincimizi, pratiklerimizi, yaşayış tarzımızı, radikal bir sorumluluk bilinci içerisinde ve eleştirel bir zeminde yeniden düşünmek/sorgulamak zorundayız. Bu tür sorgulamalar yapmadığımız takdirde, İslam’ın evrensel imkanlarını, romantik ütopyalarla sınırlandırmaktan kurtulamayız. Entelektüel anlamda, akademik anlamda, bağımsız-eleştirel sorgulamalar yapamayan bir toplum ve kültür küresel yeni tekno-politik egemenlik sistemi karşısında hiç bir varlık ve hayatiyet ortaya koyamaz. Zamana ve tarihe bütün boyutlarıyla nüfuz edebilmek için, yerli-milli sınırları aşmak, geleceğin gündemi üzerinde yoğunlaşmak gerekir. Entelektüel anlamda, akademik anlamda bağımsız-eleştirel sorgulamalar yapmadığımız için, İslam toplumlarını siyasal anlamda hiçliğe hapseden nedenler üzerinde çalışmıyoruz. İslam dünyası ulus-devletlerinin kolektif teslimiyetçiliği, bu ülkelerin çok derin bir siyasal iradesizlikle malûl olduklarını gösterir.
İslam dünyası toplumlarında hayat ve siyaset daha çok popülizm ve hamaset ticareti yapılarak sürdürülebiliyor. Bu toplumlarda romantik yoğunluklardan, entelektüel yoğunluklara geçilemiyor. Siyasal kadroların varoluşsal kaygıları olmadığı için, bu kadrolar varoluşsal yüzleşmeler/sorgulamalar yapamıyor. İçerisinde yaşadığımız toplumda somut olarak görülebileceği üzere, hamaset ve propoganda kültürü toplumun/halkın düşünme/tefekkür ve eleştiri özgürlüklerini bütünüyle yok ediyor. Bu nedenle, siyasal entrikalar adına sistematik bir şekilde kurgulanan manipülasyonlar kitleleri iktidar çıkarları doğrultusunda yönlendirebiliyor. Toplumlarımızda evrensel bilinç içermeyen sağcı-konformist-mezhepçi oluşumlar, yerli-milli söylem, evrensel İslami bilince yönelik olarak yıkıcı saldırılar düzenleyebiliyor. Ucuz/bayağı popülizmlere, köhne konformizme, kişi kültlerine, nostaljik hayallere mahkûm edilen toplumlar için hiç bir gelecek olmayacağını bilmek gerekir. Hangi toplum olursa olsun, bir toplumun emperyalist vesayete, himaye ve meşruiyete ihtiyaç duyuyor olması, o toplumun varoluşsal ve yapısal bir iradesizlikle, varoluşsal bir krizle karşı karşıya bulunduğunu gösterir. Bir toplumda siyasetin emperyalist himaye ve meşruiyete ihtiyaç duyuyor olması, o toplumun yanlış yolda olduğunu gösterir.
7 Ekim direniş-soykırım dönemi boyunca, radikal anlamda hayatlarımızda hiç bir şey değişmemişse eğer, bilmeliyiz ki, dünyada, toplumda hiç bir şeyi değiştirme irademiz olmayacak. 7 Ekim direniş ve soykırım döneminde Gazze’de yaşananlar, Müslüman halkların gündelik hayatlarında, tüketim alışkanlıklarında radikal bir değişime yol açmadı. Gazze’nin aziz ve masum halkının maruz bırakıldığı soykırım sırasında, İslam dünyası ulus devletleri belirleyici/caydırıcı hiç bir irade ortaya koyamazken, küresel vicdan hareketi, küresel Gazze dayanışması, bütün devlet politikalarından çok daha etkili sonuçlar elde etti. İçerisinde yaşadığımız toplumda, toplumsal akıl, politik popülizm ve hamaset tarafından ele geçirildiği için, özellikle muhafazakâr-dindar kesimler, resmi uyarılar-öneriler olmaksızın hiç bir bağımsız eylem iradesi ortaya koyamıyor. Bugün, Türkiye’de, düşünce/kültür/edebiyat/ilahiyat hayatının, anti emperyalist bir gündeme sahip olmaması korkunçtur, utanç vericidir. Her popülizm, her propogandacılık/partizanlık hakikati işlevsiz ve değersiz kılarken, sahte umutlar üretmeye devam eder. Milliyetçi/mezhepçi/partizan politik ihtiraslar, musibetler, evrensel İslami dayanışmayı imkânsız kılıyor. İslami varoluşun/hayatın, yerli-milli sınırları aşan bir bilinçle başladığını bilmek gerekiyor. Hangi toplum olursa olsun, bir toplum anormalliklere, adaletsizliklere, haksızlıklara, eşitsizliklere alışmaya başladığında, o toplum otoriterleşmeyi içselleştirmiş demektir. Günümüz insanlığı bugün, iki ahlaksız ve vicdansız büyük gücün insafına terkedilmiş durumdadır. Bugün, gangsterliğin, korsanlıkların normalleştiği, büyük insanlık sorunları etrafında ahlaki dayanışmanın, ahlaki sorumluluğun imkânsız hale geldiği bir dünyada yaşıyoruz. İslam dünyası ulus-devletlerinde iktidar sahipleri, iktidarlarını sürdürebilmek için, saltanatlarını sürdürebilmek için, topyekün insanlıktan çıkışın somut hali olan Gazze soykırımının tedarikçisi Trump’a inanılmaz rüşvetler veriyor. Bu durum da İslam’a bağlılıklarını sürdüren Müslümanların, içerisinde yaşadığımız gerçekliği bütün boyutlarıyla görmeleri, bu gerçeklikle ne pahasına olursa olsun yüzleşmeye cesaret etmeleri gerekir. İslam toplumlarında propoganda yoluyla aptallaştırılan kitleler, ülkelerinin, Siyonist-Haçlı emperyalizmleriyle olan çok kirli ve çok karanlık ilişkilerini sorgulama ihtiyacı duymuyor. Hangi toplumda olursa olsun, sorumluluk almaktan, risk almaktan kaçan zihin ve ruh dünyaları, popülist uyuşturuculara, mistik uyuşturuculara sığınıyor. Bu nedenle, bu toplumlarda sistematik bir şekilde hamaset ve kehanet mühendisliği uygulamaları hayata geçiriliyor. Hamaset ve kehanet mühendislikleri hayati sorunları, tarihsel sorunları ustalıkla örtbas ediyor, görünmez kılıyor.
Toplumlarımızda, içerisinde yaşadığımız toplumda da, toplumlarımızın kültürel vicdanı olan entelektüel düşünürler/aydınlar olmadığı için, hiç kimse karşı karşıya bulunduğumuz çok ağır, çok derin varoluşsal sorunlarla ilgili bir hassasiyeti gündeme getirmeye cesaret edemiyor. Günümüzde, Müslüman kitlelerin, İslami ilke ve değerlerden, yerli-milli değerlere doğru savrulmaları, sürüklenmeleri, bu doğrultuda güdümlenmeleri tartışılmıyor. İslam toplumlarında, kendi bencillikleriyle, narsisizm ve ihtiraslarıyla büyülenen iktidar sahibi kadrolar, bu tercihleriyle kendilerini karanlık bir hapishaneye kapattıklarını farketmiyor. İktidarların, iktidarlarını sürdürebilmeleri için, yapısal edilgenlikleri, konformist kültürü ve konformist din algısını, mistik din algısını propoganda yoluyla sistematik bir şekilde tahkim etmeye çalışmaları, ilgili toplumları etkisiz kılmaya yönelik ağır bir suçtur.
Anlamlı hayatlara, bağımsız hayatlara, onurlu hayatlara sahip olmak isteyen insanların, her tür iktidar karşısında eleştirel bir mesafede bulunuyor olmaları gerekir. Propoganda, gerçekleşmesi mümkün olmayan romantik öyküler anlatmaktan ibaret bir etkinliktir. Sistematik bir şekilde propogandaya maruz kalan topluluklar gerçeği kurgudan ayırt edemezler. Bugün, toplumlarımızda, Müslüman kitleler, propoganda ürünü bilgiler karşısında bütünüyle savunmasızdırlar. Yoğun partizan gündeme ve medya manipülasyonlarına maruz kalan kitleler, hakikate yabancılaşıyor. Yerli-milli ilgilere, propoganda alanlarına kapanmak düşünmeyi bırakmak anlamı taşır. Düşünmek, evrensel bir sorumluluğun, merak ve dikkatin adıdır. Direniş, bir bilinç yolculuğunun, hakikate adanmış varoluşların yolculuğudur. İslam dünyası toplumlarında, varoluşsal-evrensel, kuşatıcı-kapsayıcı İslami bilince-hassasiyete sahip olmadıkları, dayatılmış bir kaderle bütünleştikleri için, yerli-milli-mistik halklar, hareketler, cemaatler, partiler vb. emperyalist çıkarlara hizmet ettikleri halde, politik kadroların sistematik ihanetlerini sorgulama gereği duymuyor, bu topluluklar bir putperest sadakati içerisinde bu ihanetleri “hikmet-i hükümet” retoriğiyle normalleştirmeye, meşrulaştırmaya çalışıyor.
Bugünün dünyası, İslam’ı varoluşsal-nihai bir tercih olarak seçerek, hayatları pahasına, hapishaneler, işkenceler, sürgünler, tehcirler pahasına, özgürlük ve direniş mücadelesi veren bir avuç muvahhid ile, hayatlarını çıkar-iktidar-saltanat-zenginlik-tahakküme adayan sıradan çoğunluklar, halklar, iktidarlardan oluşuyor. Hayatlarını çıkar-iktidar-saltanat-zenginlik ve tahakküme adayan topluluklar beş yüz yıldan bu yana devam edegelen sömürgeci dayatmaları, aşağılanmaları, yenilgileri, sömürgeci meşruiyetleri unutmaya ve içselleştirmeye devam ediyor. İslam dünyasında sömürgecilerden, emperyalistlerden meşruiyet sağlayan tek adam rejimleri, İslam’ı kültürel/folklorik bir olguya indirgeyerek, çıkar-iktidar ve saltanatlarını sürdürüyor. Aziz ve mükerrem İslam, yerli-milli, kabileci-mezhepçi rekabetleri, karşıtlıkları ortadan kaldırmak üzere tarihe girmişken, bugün, İslam tam tersi bir konuma, yerli-milli sınırlar, yerli-milli kutsallar içerisine hapsedilmiş bulunuyor. Günümüzde, Suudi Arabistan örneğinde görülebileceği üzere, devlet, etnik geçmişi toplumun gündemine kazandırmak için yoğun çalışmalar yapıyor. Her ülkede yerli-milli retorik kendi milletinden olmayan unsurları dışlama-aşağılama temelinde şekilleniyor. Bütün dünyayı kuşatan iletişim sistemleri yerli-milli sınırları, değerleri, kutsalları aşan seküler bir kültür oluştururken, küresel kültürün, bir kültür emperyalizmi, seküler bir Hıristiyan emperyalizmi şeklinde ilerlediğini görmek gerekiyor.
Dijital sömürgeciliğin, iletişim ve etkileşimin yerli-milli sınırları, kültürleri, değerleri etkisiz hale getirdiği bir dönemde yaşıyoruz. Böyle bir dönemde bir toplumun propoganda bilgileriyle, kutuplaşmayı derinleştirecek kurumsal yalanlarla, propoganda safsatalarıyla/yalanlarıyla kuşatılması, ilgili toplumun akıl sağlığını yitirmesine neden olur. Bugün, toplumlarımızda, popülizm/hamaset/sağcı-milliyetçi propoganda kitle ikna silahları olarak kullanılıyor. Kehanetin geleceği üzerinde konuşan dini hayat, hakikatin geleceğini asla merak etmiyor. Sağcı-milliyetçi-muhafazakâr propoganda sistemi, bugün, otoriter/faşizan bir kamusal alan oluşturuyor. Aynı şekilde medya’da da çok tehlikeli bir kutuplaşma ve otoriterleşme yaşanıyor. Evrensel anlamda, özgün ve bağımsız İslami bir kültür üretemeyen sistemler-rejimler, ancak, içi boş, yerli-milli sloganlar üretiyor. Sömürgeci-seküler küresel kültür, bütün aidiyet sistemlerine, değer-anlam sistemlerine yabancı, küresel aynılıklar, yüzeysellikler üreten hafızasız genç kuşaklar yetiştiriyor. Yerli-milli iktidar rejimleri, teknolojik tekbiçimlilik çağında, genç kuşaklara etno-tarih bilinci kazandırmaya çalışıyor. Günümüzde, dijital dünya, gerçek dünyayı dönüştürüyor. Dijital dünyanın zincirlerine-prangalarına maruz kalan günümüz insanı, hangi konuda ve hangi seviyede olursa olsun, derin tefekküre yabancılaşıyor. Dijital sömürgeciliğe ve teknolojik uyuşturuculara maruz kalan bireyler ya da topluluklar, kendi hayatları ve zihin dünyaları üzerindeki kontrollerini kaybediyor. İnsanların-toplumların zihin ve ruh dünyalarını manipüle eden köleleştirici teknolojiler, insanların zihinsel-ruhsal bağımsızlıklarını yok ediyor. Bugün, içerisinde yaşadığımız toplumda dindar çevreler, hakikat peşinde değil, sağcı muhafazakarlığın ürettiği propoganda tsunamisi tarafından bir o yana, bir bu yana savruluyor.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *