Ödünç Kavramlarla Düşünmek

Ödünç Kavramlarla Düşünmek

Müslümanlar olarak uzun bir zamandan bu yana, kendimizle yüzleşmeyi sürekli erteleyen, ertelemeyi de bir tür sabır ve tevekkül nezaketiyle meşrulaştıran bir dil içerisinde yaşıyoruz. Bu dil, bizi hiçbir zaman incitmiyor. Hiçbir zaman incitmediği için de hiçbir zaman dönüştürmüyor.

Yasin Yarar

Oysa bugün, hiçbirimizin hoşuna gitmeyecek, hiçbirimizi teselli etmeyecek, radikal ve acımasız bir özeleştiriye ihtiyacımız var. Kendisini yaralamayı göze alamayan bir bilinç, hiçbir yarayı iyileştiremez. Övgüyle, hamasetle, menkıbeyle ayakta tutulan bir varoluş, ayakta durduğunu zanneden bir varoluştur. Ayakta durmayı nihai ilke olarak kabul eden bir ayakta durma hali bir varoluş değildir. Özeleştiri, bir nedamet gösterisi de değildir. İçerisinde bulunduğumuz yapısal, varoluşsal, kronik durumun bütün boyutlarıyla, hiçbir mazerete sığınmaksızın çözümlenmesi çabasıdır. Bu çabayı gösteremediğimiz için, yüzyıllardır aynı cümleleri, giderek daha yüksek bir sesle tekrar ediyoruz.

Sözünü ettiğimiz özeleştiri, bizi kaçınılmaz olarak çok daha büyük bir hesaplaşmaya, seküler emperyalizmle entelektüel bir hesaplaşmaya götürecektir. Seküler emperyalizmin sadece askerî işgallerle, ekonomik tahakkümle, sınırlar çizerek, sınırları kutsallaştırarak, halkları birbirine yabancılaştırarak varlığını sürdüren bir güç olduğunu zannediyorsak büyük bir yanılgı içerisindeyiz. Seküler emperyalizmin asıl gücü, dünyayı algılama, adlandırma, anlamlandırma ve yorumlama tekelini elinde tutmasında, kendi tarihsel tecrübesini bütün insanlığın kaderi hâline getirmiş olmasında, kendi yorumunu evrensel, bizim yorumumuzu yerel/folklorik kılmasındadır. Bu tekelle hesaplaşamadığımız için, emperyalizmi dışarıda arıyoruz. Kendi zihnimizde kurumsallaşmış olan emperyalizmi hiçbir şekilde konuşmuyoruz. Sömürgecilik, ancak sömürgeleştirilenlerin zihinlerine yerleştiğinde tamamlanmış sayılır. Bugün, tamamlanmış bir sömürgeciliğin içerisinde, sömürgeleştirildiğimizi fark edemeyecek kadar konforlu bir dil kullanıyoruz.

Bu noktada, bizi en çok oyalayan yanılgıyla yüzleşmek gerekiyor. Yani emperyalist epistemolojinin ürettiği kavramlarla, emperyalizme karşı bir mücadele verilebileceği yanılgısıyla yüzleşmemiz gerekiyor. İnsan hakları, demokrasi, özgürlük, kalkınma, uygarlık gibi kavramlar, masum, nötr, herkese açık kavramlar değildir. Bu kavramların her biri, belirli bir tarihin, belirli bir dünya görüşünün, belirli bir iktidar biçiminin içerisinde, belirli çıkarlara hizmet etmek üzere üretilmiş, sınırları önceden çizilmiş kavramlardır. Kimin insan sayılacağına, kimin hangi hakka ne kadar sahip olacağına, hangi direnişin meşru, hangi direnişin “terör” olduğuna bu kavramların sahipleri karar veriyor. Filistin’de, Keşmir’de, Doğu Türkistan’da, Afganistan’da, Sudan’da yaşananların, insan hakları dilinin bütün kurumlarıyla birlikte seyredilebiliyor olması, tam da tasarlandıkları gibi işlediklerini gösteriyor. Ödünç alınan kavramlarla yürütülen bir mücadele, en iyi ihtimalle, kavramların sahiplerinden merhamet dilenen bir mücadeleye dönüşür. Bu nedenle, önümüzdeki asıl mesele, siyasal bir mesele olmaktan önce epistemolojik bir meseledir. Özgün, üretken ve özgür bir bilgi sistemi ve bu bilgi sistemine uygun bir dil kurmak zorundayız. Kendi kavramlarımızı üretemediğimiz sürece, başkalarının kavramlarıyla kendi mahkûmiyetimizi daha edebî bir üslupla anlatmış olmanın ötesine geçemeyeceğiz.

Böyle bir bilgi sistemi, hiçbir şekilde bireysel dehalarla, tek tek isimlerle, tek tek kitaplarla kurulamaz. Ortak bir entelektüel çabaya, ortak akla, ortak sorumluluğa ve üretkenlik alanlarının çoğaltılmasına ihtiyacımız var. Bugün İslam toplumlarında düşünen insanlar birbirlerinden habersiz düşünüyor, birbirlerini okumadan yazıyor, birbirlerine ulaşamadan yaşlanıyorlar. Her ülkede, her şehirde, her çevrede ayrı ayrı başlayan, ayrı ayrı biten, hiçbir yerde birikime dönüşmeyen çabalar, olsa olsa bir yorgunluğun tarihini oluşturuyor. Aklımızı, bilincimizi ve kalbimizi ancak birbirimize açarak açabiliriz. Umut kapıları da yalnızca burada, küresel ölçekte ortak bir bilinç, ortak bir eylem, ortak bir muhalefet, ortak bir sorumluluk ve ortak bir dayanışma ortaya konulabildiğinde açılabilir. Dayanışma, bir yapıdır. Duygusal dayanışmayı siyasal ve entelektüel dayanışmaya dönüştüremediğimiz için her felakette yeniden ağlıyor, her felaketten sonra yeniden dağılıyoruz.

Bu dağılmanın kurumsal biçimi ulus-devlettir. İçerisinde yaşadığımız ulus-devletlerin, bağımsızlığını tamamlayamamış yapılar olduğunun bilincinde olmak zorundayız. Bayrakları, marşları, sınırları, resmî tarihleri, kutlamaları olan fakat kendi parasını, kendi teknolojisini, kendi güvenliğini, kendi bilgisini ve kendi geleceğini kendi iradesiyle belirleyemeyen yapılar, bağımsız yapılar değildir. Bu yapılar, sömürgeci çıkarlar doğrultusunda çizilmiş sınırları kutsallaştırarak sömürgecilik tarafından tanımlanmış bir bağımsızlığı, gerçek bağımsızlık gibi kutluyor. Kendisini İslam’a nispet eden ulus-devletler, İslam’ı da kendi çıkarları doğrultusunda yorumlayarak araçsallaştırıyor, İslami bütünlüğü temsil edebilecek ortak bir dilin, ortak bir iradenin, ortak bir otoritenin oluşmasını en çok bu yapılar engelliyor. Ümmet kavramını en yüksek sesle telaffuz edenlerin, ümmeti fiilen imkânsız kılan sınırların en hassas bekçileri olması, üzerinde konuşmaya cesaret edemediğimiz bir çelişkidir.

Bugün, bu yapısal edilgenliğin üzerine, daha önce hiçbir dönemde karşılaşmadığımız bir tahakküm biçimi ekleniyor. Teknolojik yenilikleri, eleştirel bir dikkatle takip etmek zorundayız. Yapay zekâ, tarafsız bir araç değildir. Hangi verilerle, kimin dünyasında, kimin çıkarları doğrultusunda eğitildiyse o dünyanın önyargılarını, o dünyanın hiyerarşilerini, o dünyanın ırkçılığını yeniden üretir ve bunu bir teknik zorunluluk görüntüsü altında, itiraz edilemez kılarak yapar. Sömürgeciliğin en yeni biçimi, artık bir arayüzle geliyor. Kitleler, düşünmenin yerini alan bir kolaylığa alıştırıldıkları için, eleştirel bir varoluş bilincinden yoksun bırakılıyor. Genç kuşaklar, anlam alanlarından hızla uzaklaşarak dijital bir köleliğe sürükleniyor. Kendi zamanı hakkında düşünme yeteneğini kaybeden bir toplum, kendi zamanının nesnesi hâline gelir. Teknolojiyi konuşmadan ahlakı konuşmak, bugün, hiçbir şey konuşmamak anlamına geliyor.

Bütün bunların karşısında ileri sürebileceğimiz yegâne ilke, ahlaki birlik ilkesidir. Bugün toplumlarımızda birlik denildiğinde, çıkarların birliği anlaşılıyor. Oysa çıkarların birliği, ötekine karşı mutlak bir sorumsuzluğu ilke edinir. Ahlaki birlik ise ötekine karşı sorumluluğu esas alır. Çıkar birlikleri, çıkarlar değiştiğinde dağılır, ahlaki birlikler, bedel ödemeyi gerektirdiğinde derinleşir. Bir zulüm karşısında ancak menfaatlerimiz zarar görmediği ölçüde konuşabiliyorsak orada bir birlik yoktur. Olsa olsa bir ortaklıktan söz ediyoruz demektir. Ortaklıklar tarih inşa etmez. Tarihe dönüp tarihin öznesi olmak ancak birlikler kurmakla mümkündür.

Müslümanlar olarak, tarihi yeniden düşünmek, yeniden yorumlamak gibi eleştirel bir sorumluluğumuz var. Toplumlarımızın neden ahlaki ve entelektüel başarılara sahip olmadıkları meselesini, hayati bir mesele olarak, acilen gündemlerine almaları gerekiyor. Bu soru, sorumluluk bilincinin sorusudur. İslam tarihini ve medeniyetini, ölçüsüz ve abartılı bir propaganda kültürü içerisinde anlamlandırmaya çalıştığımız için, o tarihten hiçbir şey öğrenemiyoruz. Yalnızca zaferleri hatırlayan bir hafıza, bir avuntudur. Geçmişini eleştirebilen toplumlar geleceklerini kurabilirler. Geçmişini yalnızca övebilen toplumlar geçmişlerinde yaşarlar.

Aynı dikkati bugünkü dilimize de yöneltmek zorundayız. Gerçek anlamda eleştirel-muhalif bir mücadele yürütmemiz için magazinden ve reel-politikten olabildiğince uzak durmamız gerekiyor. Yeni düşünceler üretemediğimiz için, eski düşüncelerdeki isimlere mahkûm durumdayız. Bir yüzyıl önce yazılmış metinleri şerh etmek, bir arşiv memurluğudur. Oysa tarihe dönmek entelektüel bilinci yüksek kadrolarla mümkündür. Yüzyıllardır uygulanmayan, uygulanamayan, nasıl uygulanacağı bilinmeyen İslami değerlerden, kavram ve kurumlardan söz etmeye devam etmemeliyiz. Hiçbir yerde karşılığı olmayan kavramları tekrar etmek, o kavramları yaşatmıyor, onları birer nostalji nesnesine dönüştürüyor. Bir kavram ancak bir hayatı düzenlediğinde, bir sorunu çözdüğünde, bir bedel gerektirdiğinde yaşıyordur/diridir.

Nihayet, direniş fikrini ve hareketlerini toplumsallaştırmamız gerekiyor. Gerçek varoluş ancak direniş ve devrim düşüncesiyle, devrim ahlakı ve devrim sorumluluğuyla gerçekleştirilebilir. Burada sözünü ettiğimiz direniş, bir öfke biçimi, bir slogan biçimi, bir kimlik gösterisi değildir. Direniş, hakikatin, adaletin ve insan onurunun her koşulda savunulmasını gerektiren ahlaki bir tercihtir. Direniş, birkaç coğrafyanın, birkaç örgütün, birkaç kahramanın omuzlarına bırakıldığında, geri kalanlar için bir seyir konusuna dönüşür. Nihai tercihlerini evrensel İslami varoluş doğrultusunda yapan Müslümanların, bugün her şeyden önce küresel bir direniş, devrim ve özgürlük mücadelesinin imkânları üzerinde yoğunlaşmaları, çalışmaları gerekiyor. Evrensel bir İslam toplumu imkânını değerlendirebilecek birikime, vizyona, misyona ve iradeye sahip olmak zorundayız. Bu imkân, üzerinde çalışılan, kadroları yetiştirilen, kurumları kurulan somut bir proje olarak gündemimize girmedikçe her nesil onu yeniden hatırlayacak, hiçbir nesil onu gerçekleştiremeyecektir.

Bütün bu sorumluluklar, iyimserliklerle örtülerinin altından çıkıp uyanıklıkla yerine getirilebilir. Sorumsuz iyimserlikler, bizi bir yüzyıl daha bekletmeye yeter. Bekleme hapishanelerinden uzaklaşarak, düşünerek, üreterek, birbirimize açılarak, bedel ödemeyi göze alarak varlığımızı koruyabiliriz. Kendi dilini kuramayan bir toplum, kendi geleceğini de kuramaz.

Not: Bu makale, “Entelektüel Bilinç İşçiliği Okuma Grubu”nun,  2026 yılı Ağustos ayında gerçekleştirdiği 2026 istişare toplantısının sonuç bildirgesi baz alınarak oluşturulmuştur.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *