Hicret ve Yansımaları

Hicret ve Yansımaları

‘Hicret’ kelime olarak da kavram olarak da İslam müktesebatının başat konularındandır. Tarihi bir vakıa olarak da yeni bir döneme dair verdiği işaret ve ilkelerle, bir tercih konusu olarak  da ‘dava’ ile olan ayrılmaz ilgisiyle her daim gündemde olması ve kalması gereken bir olgudur.

Mustafa Bozacı

İbret alınacak, dersler ve vazife çıkarılacak, tekerrürü (genelde tarihin tekerrürü çok büyük oranda yenilgiler, yanılgılar konusu olduğundan istenmez, ama durum burada farklılaşır) mevcut ahval ve şeriatın o dönemki asliyetine ve safiyetine döndürülmesi anlamında öykünülerek temenni edilen bir durumdur.

Yansımaları ve yanılsamaları ile bu okuma ve çıkarımların ise doğru yapılabildiğini maalesef söyleyemiyoruz. Buna en azından mevcut ahval ve şeraitimiz el vermiyor, görünen köy kılavuz istemiyor. Kalan ise kuru bir öykünme, anakronik bir okuma, farklı güzellemelerle oralardan rol kapma, hisse peşinde koşma ve fakat gerekli ve yetkin cehd-ü çabanın ise henüz çok uzağımızda olduğu, kırklarla fırın ekmek değilse de sağlıklı gıdalar(!) yemekle belki sürecinin başlayabileceği bir noktadayız. Çok çalışmamız lazım çok!

Şöyle bir düşünürsek, asli gündemlerimizden olması gereken bu konu maalesef farklı ve dolaylı vesilelerle gündemimize girmekte, bir savunma psikolojisi içinde güzellemeler yapılmakta, işte miladi yılbaşına karşı, ‘İstanbul’un fethi’ söylemi, alternatif kutlama ve anma etkinlikleri şeklinde hicretin öncesi ve süreçteki fedakarlıklar, adanmışlıklar, bedel ödeme, Allah için her şeyden vaz geçebilme nitelikleri ötelenerek, hicreti de bir mite dönüştürme, etrafına bazı olağanüstülükleri öne çıkarıp ekleyerek, onlara takılı kalarak asıl mesajı gölgeleme söz konusu olabilmektedir.

Hicret nedir, niye olmuştur, olmasa olmaz mıydı, yerine başka bir çözüm, çıkış, çare üretilemez miydi, Habeşistan’da kalınamaz mıydı, biraz tavizle, pazarlıkla o kadar bedel ödemeye gerek kalmadan Mekke’de bir reorganizasyon, yapılanma yapılamaz mıydı, hicreti bulunabilecek benzerliklere rağmen ‘kaçış’tan ayıran nedir, bu elçiye/elçilere özgü bir durum mudur, hicretten bugüne taşınabilecek örneklik, bağlayıcı ders var mıdır, varsa nedir, dine dair konumlandırmada, sınıflandırmada yeri ve önemi nedir, bir tarihte, tarihin bir kesitinde olmuş, tarihlenmiş bir mesele midir, yoksa öncesi, süreci ve sonrası ile bir tutum, duruş ve tavır meselesi midir… vb suallerle konu açılımlandırılabilir. Bu suallere verilecek doğru cevaplar hem konuyu anlamamıza hem de bizlere Mekkemsi zaman ve zeminlerde alacağımız kararlar, takınıp sergileyeceğimiz davranışlar açısından da kaynaklık edecektir.

Elbette biz bu yazımız dolayısıyla bu sorulara tek tek bir cevap bulup onu paylaşmak amacında değiliz. Beraber veya tasnif edilerek bir küme halinde ya da ayrı ayrı yazı konusu olabilecek bu suallere genel geçer bir cevap arayışı ile bir anlayış ve bakış oluşturabilmek, başka suallere kapı aralayabilmek, ‘hap’ şeklinde hazır ve paket cevaplardan ziyade bir normatif, objektif bilgi edinimi ile kavram çerçevesinde üretilmiş bir ritüel algısından öte ve önce bir norm ve kriter olabilecek bir bilinç oluşturabilmektir. Ki bu bilgi ve bilinç bize sair meselelerde de ışık tutacak, yol gösterecek ve sağa sola sapmalardan bizi uzak tutabilecektir.

Kelime olarak ‘hicret’, terk etmek, ayrılmak ve göç etmek anlamlarındadır. Dini anlamda, terim/ıstılah olarak da Müslüman olanların, dinleri ile ilgili olarak gördükleri her türlü baskı ve engelleme neticesinde, mesele ‘can emniyetine’ tasalluta da uzandığında, dinlerini emniyet içinde yaşayabilecekleri, sadece vicdani bir mesele olmaktan çıkarıp her boyutuyla yaşayabilecekleri, gereklerini Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde yapabilecekleri, örgütlenme, yapılanma ve düzenlemeleri (yasama, yargı ve yürütmeyi) gerçekleştirebilecekleri bir mekana, yere temkin etmeleri olgusunun adıdır. Bunun efradını cami, ağyarını mani, muhkem ve son sahih örneği 622 yılında elçimiz Hz. Muhammed (as)’in Mekke’den Medine’ye yaptıkları o kutlu yürüyüştür. Malumunuz ki süreçte plan ve program peyder pey sürdürülmüş, fizibilitesi yapılmış, stratejisi oluşturulmuş olarak hicret eden son kişi (sonrasında iman ve karar gereği hicret devam ettirilmiştir) refiki Ebu Bekr ile beraber Hz. Muhammed (as)’dir.

Elbette o malum hicret günübirlik bir yolculuk değil; öncesi, süreci ve sonrasıyla bir bütün halinde anlaşılıp düşünülmesi ve dahi adlandırılması gereken, öncesinde farklı bileşenlere ve gelişmelere müracaat edilmiş, arka planı olan, alt yapısı için uğraş verilmiş ve tarihi kesit olarak o tarihte neticelendirilmiş, adı konmuş, son noktanın, son adımın adıdır. Hicret adı o noktada konmuş bitmiş gibi gelebilir, ancak asıl manada bir başlangıç, yeni bir sayfa ve aşama, farklı süreçlere kapı aralayan yeni bir adımdır da diyebiliriz bu manada.

Bu tercih sürecinde, kararlılık neticesindedir ki o ahkam ve şeriatın ihyası, inşası ve ikame edilmesi, dinin yalnız Allah’a has kılınması, açılan alanlarda, verilen izinler ve verili konular çerçevesindeki bir selahiyet algısının iktifa etmemesi sebebiyle fiili hicretin ilk aşamalarından olan Habeşistan açılımı, kalıcı ve nihai bir çözüm olarak asla ve kat’a düşünülmemiş, onunla yetinilmemiş, Medine’yi kuracak duygu ve düşünce daima diri tutulmuş ve onu kuracak irade için sürekli bir cehd-ü gayret gösterilmiştir. Malumunuz bu noktada Akabe bey’atları, heyetlerle görüşmeler, Medine’ye öncü muallimler gönderilmiş ve süreç inkıtaya uğratılmadan sürdürülmüştür.

Tüm bunlar yaşanırken Mekke’de zaman durmuş, ilişkiler askıya alınmış, bir ateşkes veya mola verilmiş değildir. Bu süreçte Mekke ortamında da hicret kavramımızın, daha başka bir ifade ile fiili hicretin öncesinde müşrik tasallut psikolojik süreçlerle başlayıp ambargolarla, fiili müdahalelerle, cana ve mala tecavüzlerle, hard/zorlama/şer müdahaleler fayda vermediğinde soft/tavizkar/ılımlı/pazarlık tarzlarına evrilse de Müslüman bilinç her hal ve şartta ilkeli, tavizsiz duruşunu sürdürmüş –burada da tersinden istisnai durumlar kaideyi bozmamaktadır- Müzzemmil suresi 10. ayette buyrulup emredildiği şekliyle o taifenin söylediklerine, yapıp ettiklerine sabrederek onlardan (her durumda algısal ve yapısal olarak) güzellikle ayrılması/hicreti istenmektedir, elçinin ve pek tabii ki mü’minlerin. Uzak durmak, uzak kalmak; tağuti kişi, kurum ve kuruntularından… Akabinde Müddessir suresi 5. ayetteki beyan ve emir mucibince ‘rucz’dan; pislik, günah, tağuti algılar, batıl yönelimler, nefsin ve hevanın dürtüleri ve özetle küfr/nankörlük ve şirkten hicret etmeye çalışmakta, bu kir yüklerinden teberri etmektedirler, hicretin başka bir aşaması olarak.

Bugün bizler, tüm coğrafyalarımızda henüz daha işin, olgunun bu ilk aşamalarında bilgi, bilinç, idrak nakısalığı içinde mecalsiz ve de bizi her durumda müteyakkız kılacak, çekip çevirecek, bu yolda öncülük edecek ricalsiz bir halde iki arada bir derede, sakal bıyık ikileminde, dünya ve ahiret arasında hakiki ilgiyi kurup değerlendirmeyi, tercihi yapamamış halde oyalanıp duruyoruz. Geriye de hicret edebiyatı akabinde hayal kırıklıkları ve de hicran kalıyor!

Bu sürecin temel taşlarından biri de Akabe bey’atlarıdır dedik ya bir yönüyle, işte bu manada bir bey’at, akid ve ahde vefa sıkıntımız var desek yeridir! İman ve teslimiyet sorunu hakeza!

Mesele bugün ellerimizde bir öykünme, daha ileri boyutta bir anakronizm, yıldan yıla tekrarlanan bir anma günü, bir ritüel, olmuş bitmiş tarihi bir vakıa, bir iftihar vesilesi olarak kalmış, duruyor.

Doğru bir okuma ve doğru tahlillerle, doğru sonuçları çıkarmamız gereken, oralardan alınacak işaretlerle günü kurmaya (kurtarmaya değil!), şimdilerde düştüğümüz edilgenliklerden, tarih dışılıktan, özne olduğumuz anlardan nesne durumuna düşmemize sebep olan yanılsamalardan, üretilmiş algılardan kurtulmamıza dair ilk ve doğru adımı atmış olabiliriz.

Hicret vakıası bunlardan sadece birisi… Belki de İslam davasının, sürecin başı (tavizsiz bir tevhid ilkesi ikamesi, şirkten ve tağuti düzenlerden teberri), devamı (Mekki ortamlarda mücadele fıkhı, orada kurulacak, kurucu metin ve kurucu örnekliklerden hareketle -Hayri Kırbaşoğlu’ndan iktibas- teorik ve pratik alt ve üst yapı, bilgi bilinç edinimleri) ve akabinde, o ihlas ve samimiyete dayalı sadakat ve fedakarlık şuuru, Allah ve dini için her şeyden ve ait olunan mekanlardan feragat edebilme teslimiyeti açısından en temel ve önemlilerindendir diyebiliriz.

Bu nihai örneklikte, öncesine yaptığımız projeksiyonda görüyoruz ki tüm elçilerin hayatında ve tevhid davasının ifa ve ikame süreçlerinde bu hicret olgusuyla karşılaşıyoruz. İşte bu nihai örneklik, genellikle ‘kıssa’ denilerek geçilen, o arka planda ama aslında her zaman göz önünde bulundurulan veriler ile beslenmiş, desteklenmiş, eğitilmiş ve bir nevi hazırlanmıştır. Nuh, İbrahim, Musa, İsa (aleyhimüsselam) nebi ve elçilerimizin mücadeleleri oldukça ibretamiz bilgilerle doludur. Adını anmadıklarımız dahil hemen hepsinin hayatında, belki aralarında nüans farkları bulunan –ki bunlar da topyekün olarak Hz. Muhammed (as)’da vücut bulmuştur- şekliyle hicret olgusuyla karşılaşıyoruz.

Misalen Hud (as)’ın yaşadıkları, meselenin arkasında, önünde ve sonunda asla unutulmaması, ihmal edilmemesi gereken ilahi iradenin bulunduğunu bizlere talim ettirmektedir. Keza Salih (as)’ın son tahlilde toplumun mütref, azgın çetesinin saldırısına (ki atalar kültü olarak, toplu saldırıda işi kim vurduya götürmek, savunmasız bırakmak amacıyla) muhatap kalması, aynıyla Hz. Muhammed (as)’ın da (aynı gerekçeler ve tertiple) başına getirilmek üzere tertiplenmişti, Hicret öncesi son baskınla… Lakin işte o aşkın ilahi irade dinine yardım edene yardımını esirgemiyor, uğrunda cehd edenlere yollarını açıyor ve kolaylıyor, ahdine sadık kalanlar için vaadini yerine getiriyor;

Nasrun minallahi ve fethun karîb (Saff 13)!
İza cae nasrullahi velfeth (Nasr 1)!

Yine Hz. Nuh hicret yolculuğuna başlarken O ilahi iradeye teslimiyetini dile getiriyor ve ‘Rabbena enzilna münzelen mübareken..’ (Mü’minun 29) diye niyazda bulunuyorken, Hz. Muhammed (as) da hicretine dair ‘Rabbi edhilni müdhale sıdkın…’ (İsra 80) diye dua ve yakarışta bulunuyordu…

Hemen her meselemizde olduğu gibi asılların yerini yansımalar alınca yanılsamalar da arttı! Sonuçta işin faslı da kalmadı; geriye kabuk kaldı! Alışkanlıklar, âdetler, ritüeller yol olunca yolsuzluklar çoğaldı, yol bilinir oldu!

Hicret olgusu da bu başkalaşımdan nasibini alanlardan… Ondan bize kalan bir kuru heyecan; anma, kutlama, alternatif bir yıldönümü algısı… Ne arka planına bakıp tedebbür ve tezekkür, ne âna dair bir tefakkuh ve teemmül, ne geleceğe dair yol haritası ve örneklik anlamında bir tefekkür ve taakkul söz konusu değil! Öyle olmayınca da işte böyle oluyor! Bu ataletin, meskenetin sonundan bir medet ummak muhal! Başka sonuç beklemek, Rabbimizin takdiri dışında hayal!

Meselenin takvim algısı ile birlikte düşünülmesi de onca açmaza ve açığımıza rağmen –doğru tarafları, haklı yönleri de yok değil!; tarih bilinci, zamanı ve mekanı düzenleme gibi- hayali cihana değecek hoş bir avuntu sadece, boş bir heves, bir vicdan rahatlatma ameliyesi! Değerler, öncelikler sıralamasına -kavanoza yerleştirilecek büyük taşların önceliği gibi- devede kulak mesabesinde!

Bu arada elçimizin ‘ İnnemel e’malü binniyat…’ (Müslim, İmare 155) şeklindeki hadisi de hicret konusunda Kur’ani içerikte bir beyanla meseleyi aydınlatmaktadır. Hadisin ikinci kısmındaki vurgu da birinci bölüme hamledilerek düşünülürse bize bırakılan ibaha alanını da daraltmamış oluruz, ama mesele sadece dünyevi olarak, Allah’tan bigane olarak düşünülürse -sekülerizm manasında, tek dünyalı olarak- elde kuru bir göç ve mekan değişimi kalmaktadır.

Yine elçimizin ‘Fetihten sonra hicret yoktur…’ (Buhari, Cihad 1) hadisi ise bizce gereğince tahlile ve anlaşılmaya muhtaçtır. Elbette bir beldenin İslamlaşması –asli hüviyetine döndürülmesi- önemlidir ve fakat bu mevzii bir durum olarak düşünülmemeli, bir ümmet ve millet çatısı altında hukuk tesisi, emretmenin/hükmetmenin, egemenliğin Allah’a has kılınması anlamında sözün vurgusu ve kastı iyi anlaşılmalıdır. Süreçte yaşandığı gibi irtidat halleri ve/veya içerik ve ilkelerin değişime uğradığı, tağyir ve tahfif edildiği zamanlarda ve mekanlarda olgu aslına rücu edecektir. Keza; Nisa suresi 97. ayetteki beyanla ‘mustaz’aflık’ mazeretinin de belli şartları haiz olduğunu ve yukarıdaki Buhari hadisi bağlamında düşünüldüğünde hicretin ve İslamî aidiyet ve tüm kurum ve kurallarıyla îfasına kavuşmak anlamında önemli bir vurgudur. Lakin günümüz şartlarında ve böylesi ’başsız’, ümmet formundan uzak durumlarda meselenin, ayetteki mustaz’aflık durumu faklı açılımları ihsas ettirdiği de unutulmamalıdır.

Günümüz şartlarının ‘göç, düzensiz göç, mülteci, sığınmacı..’ gibi kavramların bizim konumuzla, hicrete ıstılahî yaklaşımımızla yakından uzaktan ilgisi yoktur! Bu ve benzeri kavramlar yerine, konjonktüre göre farklı siyasi içerikler kazanmakta, farklı durumları ifade için işe koşulmaktadırlar. Bu arada sırf sözlük çağrışımları sebebiyle ve kitleyi konsolide ve manipüle etmek manasında su-i istimal edildiği de bilinmelidir. Aynı paralelde ‘ensar ve muhacir’ kavramlarımızın da beraberinde tüketim nesnesine dönüştürüldüğü, ‘kendisiyle yanlış kastedilen doğru söz’ mesabesinde yanlış kullanıldığı da unutulmamalıdır.

‘Muhacirlik’ baştan sona bir fedakarlık, teslimiyet, layıkıyla bir temsiliyet, ihlas ve samimiyet, her şeyden Allah rızası için vaz geçebilme şuuru iken, ‘ensar’ ise her şeyi paylaşabilmenin, davayı idrak etmenin, dava için cansiperane kucak açmanın, rahat ve konfordan feragat etmenin –zira tüm düşmanlık okları size yöneltilecektir- adıdır ve bu kavramı anlamanın en iyi yolu Hz. Muhammed (as)’ın fetihten sonra doğduğu topraklarda kalmayıp ensarla birlikte niye Medine’ye döndüğüdür? Bunu toprağa tapanlar, Allah’ın rızası çerçevesinde düzenlenmeyen yerleri vatan diye kutsayanlar, millet denilince ‘ırk-ulus’ anlayanlar, anlayabilirler mi? Asla!

Hasılı hicret kavramı ne hedefsiz, amaçsız, gelişi güzel bir kaçış, mekan değişimidir -ve bunu, misalen ilk Müslümanların niye Habeşistan’ı yurt edinmediklerinden çıkarabiliriz- ne de siyasi bir iltica, melce arayışıdır. Başlı başına, hedefli, planlı, bir amaç uğruna, ilahi bir emir doğrultusunda hareket etmek, eyleme geçmek, bir yeni sürece adım atmaktır. Batıla ve tüm renk ve fraksiyonlarına karşı kalıcı bir cephe açmak, İslami mücadele ve mücahedede başka ve yeni (başka ve yeni derken, yanlış anlaşılmasın; dert dava, ilke ve içerik aynı, süreçte devamlılık olarak) bir aşamaya geçmektir.

Yitiklerimizin farkına varmalıyız yoksa yitip gidiyoruz! Bu farkındalık bir tarafa; biz daha hangi aşamadayız, bunun da farkında mıyız, ne haldeyiz, hangi doğru(ltu)larda hareket ediyoruz, hareket ediyor muyuz belli değil!

‘İç güveysinden hallice’ bile değiliz! ‘Daha kırk fırın ekmek yemeliyiz’ diyeceğim ama demiyorum! Zira ekmek kafalı olup çıkıyoruz! Midelerimizin dolu olduğu da aşikar, sıkıntı zihinleri doğru beslemekte, doğruyla beslenmekte, idrak yollarında!

Müzzemmil ve Müddessir surelerindeki hicretin ilk ve önemli adımlarıyla muttasıf bir şekilde her hal ve durumda, asıl ve tek gayemiz Allah’ın rızasına kavuşmak olarak hicretin her boyutuna hazır ve nâzır, davanın yine her hal ve şartta, her an ve mekanda muhacir ve ensarı olmaya namzet, bu uğurda tüm varidatı ile cehd-ü sa’y etme bilincimizi daima diri tutarak fethin her aşaması için müteyakkız olarak ve dahi kalarak bir İslami hareket hattı şiarımız olsun…

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *